Akıllı
Hacı ISMAYILOV
Çeviren: Eyyüp Şahin
Hacı Ismayılov, 1913 yılında Aşgabat’a bağlı Bağır köyünde doğar. 1925’te Sovyet okulunda eğitime başlar. 1926-1929 yılları arasında
Moskova yakınlarındaki bir okula devam eder. 1930’da ülkesine dönen Ismayılov, yer işleri su bölümünde çalışır. Edebî hayatına şiirle
başlayan şair, uzun bir süre tercümanlık yapar. Tolstoy, Çehov, Gogol ve Victor Hugo’dan çeviriler yapar. Ismayılov, şiir ve tercümeden
sonra hikâye yazmaya yönelir. II. Dünya Savaşı’nda tecrübe kazanmak için cepheye gider, 1943’te cepheden döner. 1948’de ise vefat eder.
Eserlerinden bazıları şunlardır. Hikâyeler: Öküz Gödek İki Atanın Oğlı, Mugallımın Gızı, Besdeşler
Şiirler: Gözin Aç, Stepan Razin
Müjdeci
geldiğinde Gurbangulı Ağa tek pencereli, küçücük evin içerisinde sırtını duvara
yaslayıp çayına bakıp oturuyordu. Büyük ve kumlu sokağın kenarındaki boş
patikadan bisikletli birinin geldiğini pencereden görebiliyordu. Sonraki
zamanlarda şehir tarafından gelen bir bisikletli görünce onu müjdeci saymak,
âdet olmuştu; çünkü her defasında köyün ucundan bir bisikletli girdiğinde,
çocuklar onun yanından kahkaha atar
ak dönüyorlardı. Kim geliyor, nereden
geliyor? Onu, bu kahkahadan anlamak zordu. Bu defa da gerçekten öyle oldu.
Çocuklar bisikletliyi köyün kenarında karşılayıp oradan kahkaha atarak döndüler.
- Müjde
- Müjde
Bu ses, onlarca küçük ağızdan çıkıyordu. Çocukların yüzü Gurbangulı Ağa’nın evine çevrildiğinde onun yüreği irkildi. O, ansızın coşan mutluluğunu gizleyip, dudaklarını güçlükle sakladı: “Keyvani, hadi çocuklardan bir haber al,” dedi. Keyik Anne yerinden kalkmadan kapı birden açıldı ve çocuklar içeri girdiler, ön taraf onların sesleriyle doldu.
Keyik anne, iyi inanç için daha önceden sakladığı torbanın ağzını açıp çocukların üzerine kuru üzüm, şeker, birlik ve üçlük para saçtı. Asıl şenlik burada başladı. Torbadan çıkan şekerlerin kâğıdı açıldığı halde üçlükten ayrılmıyordu. Şekerler, çocukların tepesine dökülüyor ve şakırdayıp yere düşüyordu; ama o anda çocuklar havada uçup giden kâğıda doğru saldırıyordu.
Keyik Anne, buraya at! Gerçek müjdeci, çocuklar çıkıp gittikten sonra eve geldi. O, kapıdan girip “Gurbangulı Ağa, müjde! Begenç geldi!” diye haber verdi.
Gurbangulı Ağa birden bire yerinden kalktı ve iki eliyle tokalaştı, sonra sevinçten ağzı açık kalmıştı.
“Bravo bravo, maşallah!” diyerek tekrarlıyordu.
- Kızlar, haydi çay koyun.
- Keyvani pencerenin önüne halı ser. Aferin, aferin! Han oğul sana kim derler?
- Bana Çarı derler. Begenç ile aynı yerde çalışıyoruz.
- İyi aferin, İyi aferin! On ikisi de bütün mü?
- Evet, evet, aferin. Noksan yoktur. He aferin.
O önceki gibi zayıf mı yoksa dayanıklı mı?
- İyi dayanıklıdır.
- Hı aferin.
Daha sonra, Gurbangulı Ağa, Çarı’nın sırtındaki tozları silkeledi. Onun, açık bir durumu sorası geldi; ama yüreği el vermeyip, merhameti de elden bırakmadı: Ey, aferin düzelmiş desene. Hadi, başka daha ne değişikliği var?
- Başka kusuru yok, altın madalya da almıştır. Gurbangulı Ağa’nın, bilecek olduğu şey de buydu. Begenç, bunu yazdığı mektuplarda da bildirmişti; ama ona da Gurbangulı Ağa yürekten inanamıyordu. Buna, onun kendince kanıtı da vardı. Begenç zeki bir delikanlıydı; ama bünyesi zayıftı. Her seferinde Gurbangulı Ağa, Begenç’i sormaya gittiğinde Begenç tek başına dolaşıyor, elini yüzünü ıslatıyor, daima ayaklarını leğene koyarak oturuyordu.
- Baba yine gel, sanırım üşütmüşüm.
- Şüphen olmasın oğlum, iyice üşütmüşsün. Soğuk suyla yüzünü yıkayayım mı? Yok dikkatliyimdir; ancak yalın ayak dolaştım herhalde. Kavgaya alışmak gibi bir şey. Begenç’in ilacı da hazırdı. Tuzlu ve sıcak suya ayaklarını koyacak, akşam yatacağı zaman da yumruk kadar acı bir soğan yiyip battaniyeyi üzerine çekecekti. Yarın da önceki gibi sağlıklı olacaktı; ama evin içerisine rüzgâr girse hastalanırdı.
Begenç, asıl çocukluktan dert yanacak olmuştu. Bunun için de Gurbangulı Ağa, oğlunun adını Begenç koyduğuna üzülmüştü. Sebebiyse bir zamanlar, Gurbangulı Ağa henüz çocukken babası ona şöyle öğüt vermiştir: “İşte oğlum çocukluktur; kavga etmeden, sövmeden olmaz; ancak bak kimin adı Altı, Yedi, Çerkez veya Yeti ise onlardan uzak dur. Onlar nazik yetişmemişlerdir. Ama kimin adı Begenç ve Guvanç ise korkmadan aralarına git onlardan sana zarar gelmez,” diyordu.
Şimdi gör ki nasıl oldu. Gurbangulı Ağa da oğlunun adını Begenç koymuştu ve oğlunun zayıflığını da onun adında görüyordu. Begenç, askere alındıktan sonra epeyce bir süre ordunun mevcut atlı alayında hizmet etti. Biraz önce, kalemini koyup gelen akıllıya akıllı, zeki ve çevik ordunun düzgün ve sağlam yapısını oluşturmak kolay olmadı. Özellikle, çıplak atın üzerinde eğitim aldıklarında o, çok zorluk çekiyordu. Süvari komutanı her defasında “Daha öne çık!” diye bağırdıktan sonra atlar titremeye başlıyorlardı.
Diğer delikanlılar, sanki ayaklarının altı üzengiliymiş gibi ayaklarını, kaldırıp indirerek gidiyorlardı; ama Begenç, atın keskin sırtının üzerine paldır küldür düşüyordu. Her defasında yakından geçerken onlar “Dizine dayan!” diye ona akıl verirdiler. Begenç, o sözü işittiğinde:
- Budur… Budur…
Atın titremesi, onun konuşmasına izin vermiyordu.
“Bacaklarımın dermanı kalmadı,” diye sözünü tamamlayınca at onu sirkin diğer ucundan çıkardı. Gurbangulı Ağa bunları Begenç’in mektubundan, çoğunlukla kendi tahminleriyle de bilebilirdi. Bunun içinde oğlunun dayandığını ve altın madalyayı, böyle sabırsızlıkla almayı beklediğini öğreniyordu.
Gurbangulı Ağa ertesi gün erkenden kolhozun arabasıyla şehre geldi. Sonbahar ayları. Ağaçların kırmızımsı ve kara yaprakları tembellikle uçuşup yere düşüyordular. Soğuk rüzgâr zaman zaman yüzüne hoşça üflüyordu. Gurbangulı Ağa, avluya girdiğinde dayanıklı bir delikanlının ayaklarını farklı yerlere koymuş ve el süpürgesiyle belinden yukarısını süpür- düğünü gördü. Gurbangulı Ağa:
“Hey, oğul hava serindir.” dedi. Doğruca akıl verecekti; ancak o sırada Begenç güçlü kollarıyla onu kucakladı.
- Ayıbı yok, babacığım “Korkağı kovsan, kahraman olur,” dedikleri gibi ben de serinlikten korka korka, korkmadan çıkarım zannettim,” dedi ve güldü.
- Begenç, evde taranıp giyindikten sonra Gurbangulı Ağa, oğlunu sevgiyle seyredip ona sevinçle gülümsedi.
- Oğlum, şu zamana kadar senin adını Begenç koyduğuma üzülmüştüm; ama gördün mü oğlum, söz isimde değilmiş. Biz yaşlandık. Sıra sizde. Siz de oğul yetiştirirsiniz, kız yetiştirirsiniz. Evet, ben biliyorum, sizin çocuklarınız da akıllı olurlar. Öyle olsunlar, o iyi bir şey. Ben de akıllıları çok seviyorum Amma velâkin, oğlum bak oğulların adam olsun istiyorsan bir iki yıl askerlik yapsınlar.
....
ak dönüyorlardı. Kim geliyor, nereden
geliyor? Onu, bu kahkahadan anlamak zordu. Bu defa da gerçekten öyle oldu.
Çocuklar bisikletliyi köyün kenarında karşılayıp oradan kahkaha atarak döndüler.- Müjde
- Müjde
Bu ses, onlarca küçük ağızdan çıkıyordu. Çocukların yüzü Gurbangulı Ağa’nın evine çevrildiğinde onun yüreği irkildi. O, ansızın coşan mutluluğunu gizleyip, dudaklarını güçlükle sakladı: “Keyvani, hadi çocuklardan bir haber al,” dedi. Keyik Anne yerinden kalkmadan kapı birden açıldı ve çocuklar içeri girdiler, ön taraf onların sesleriyle doldu.
Keyik anne, iyi inanç için daha önceden sakladığı torbanın ağzını açıp çocukların üzerine kuru üzüm, şeker, birlik ve üçlük para saçtı. Asıl şenlik burada başladı. Torbadan çıkan şekerlerin kâğıdı açıldığı halde üçlükten ayrılmıyordu. Şekerler, çocukların tepesine dökülüyor ve şakırdayıp yere düşüyordu; ama o anda çocuklar havada uçup giden kâğıda doğru saldırıyordu.
Keyik Anne, buraya at! Gerçek müjdeci, çocuklar çıkıp gittikten sonra eve geldi. O, kapıdan girip “Gurbangulı Ağa, müjde! Begenç geldi!” diye haber verdi.
Gurbangulı Ağa birden bire yerinden kalktı ve iki eliyle tokalaştı, sonra sevinçten ağzı açık kalmıştı.
“Bravo bravo, maşallah!” diyerek tekrarlıyordu.
- Kızlar, haydi çay koyun.
- Keyvani pencerenin önüne halı ser. Aferin, aferin! Han oğul sana kim derler?
- Bana Çarı derler. Begenç ile aynı yerde çalışıyoruz.
- İyi aferin, İyi aferin! On ikisi de bütün mü?
- Evet, evet, aferin. Noksan yoktur. He aferin.
O önceki gibi zayıf mı yoksa dayanıklı mı?
- İyi dayanıklıdır.
- Hı aferin.
Daha sonra, Gurbangulı Ağa, Çarı’nın sırtındaki tozları silkeledi. Onun, açık bir durumu sorası geldi; ama yüreği el vermeyip, merhameti de elden bırakmadı: Ey, aferin düzelmiş desene. Hadi, başka daha ne değişikliği var?
- Başka kusuru yok, altın madalya da almıştır. Gurbangulı Ağa’nın, bilecek olduğu şey de buydu. Begenç, bunu yazdığı mektuplarda da bildirmişti; ama ona da Gurbangulı Ağa yürekten inanamıyordu. Buna, onun kendince kanıtı da vardı. Begenç zeki bir delikanlıydı; ama bünyesi zayıftı. Her seferinde Gurbangulı Ağa, Begenç’i sormaya gittiğinde Begenç tek başına dolaşıyor, elini yüzünü ıslatıyor, daima ayaklarını leğene koyarak oturuyordu.
- Baba yine gel, sanırım üşütmüşüm.
- Şüphen olmasın oğlum, iyice üşütmüşsün. Soğuk suyla yüzünü yıkayayım mı? Yok dikkatliyimdir; ancak yalın ayak dolaştım herhalde. Kavgaya alışmak gibi bir şey. Begenç’in ilacı da hazırdı. Tuzlu ve sıcak suya ayaklarını koyacak, akşam yatacağı zaman da yumruk kadar acı bir soğan yiyip battaniyeyi üzerine çekecekti. Yarın da önceki gibi sağlıklı olacaktı; ama evin içerisine rüzgâr girse hastalanırdı.
Begenç, asıl çocukluktan dert yanacak olmuştu. Bunun için de Gurbangulı Ağa, oğlunun adını Begenç koyduğuna üzülmüştü. Sebebiyse bir zamanlar, Gurbangulı Ağa henüz çocukken babası ona şöyle öğüt vermiştir: “İşte oğlum çocukluktur; kavga etmeden, sövmeden olmaz; ancak bak kimin adı Altı, Yedi, Çerkez veya Yeti ise onlardan uzak dur. Onlar nazik yetişmemişlerdir. Ama kimin adı Begenç ve Guvanç ise korkmadan aralarına git onlardan sana zarar gelmez,” diyordu.
Şimdi gör ki nasıl oldu. Gurbangulı Ağa da oğlunun adını Begenç koymuştu ve oğlunun zayıflığını da onun adında görüyordu. Begenç, askere alındıktan sonra epeyce bir süre ordunun mevcut atlı alayında hizmet etti. Biraz önce, kalemini koyup gelen akıllıya akıllı, zeki ve çevik ordunun düzgün ve sağlam yapısını oluşturmak kolay olmadı. Özellikle, çıplak atın üzerinde eğitim aldıklarında o, çok zorluk çekiyordu. Süvari komutanı her defasında “Daha öne çık!” diye bağırdıktan sonra atlar titremeye başlıyorlardı.
Diğer delikanlılar, sanki ayaklarının altı üzengiliymiş gibi ayaklarını, kaldırıp indirerek gidiyorlardı; ama Begenç, atın keskin sırtının üzerine paldır küldür düşüyordu. Her defasında yakından geçerken onlar “Dizine dayan!” diye ona akıl verirdiler. Begenç, o sözü işittiğinde:
- Budur… Budur…
Atın titremesi, onun konuşmasına izin vermiyordu.
“Bacaklarımın dermanı kalmadı,” diye sözünü tamamlayınca at onu sirkin diğer ucundan çıkardı. Gurbangulı Ağa bunları Begenç’in mektubundan, çoğunlukla kendi tahminleriyle de bilebilirdi. Bunun içinde oğlunun dayandığını ve altın madalyayı, böyle sabırsızlıkla almayı beklediğini öğreniyordu.
Gurbangulı Ağa ertesi gün erkenden kolhozun arabasıyla şehre geldi. Sonbahar ayları. Ağaçların kırmızımsı ve kara yaprakları tembellikle uçuşup yere düşüyordular. Soğuk rüzgâr zaman zaman yüzüne hoşça üflüyordu. Gurbangulı Ağa, avluya girdiğinde dayanıklı bir delikanlının ayaklarını farklı yerlere koymuş ve el süpürgesiyle belinden yukarısını süpür- düğünü gördü. Gurbangulı Ağa:
“Hey, oğul hava serindir.” dedi. Doğruca akıl verecekti; ancak o sırada Begenç güçlü kollarıyla onu kucakladı.
- Ayıbı yok, babacığım “Korkağı kovsan, kahraman olur,” dedikleri gibi ben de serinlikten korka korka, korkmadan çıkarım zannettim,” dedi ve güldü.
- Begenç, evde taranıp giyindikten sonra Gurbangulı Ağa, oğlunu sevgiyle seyredip ona sevinçle gülümsedi.
- Oğlum, şu zamana kadar senin adını Begenç koyduğuma üzülmüştüm; ama gördün mü oğlum, söz isimde değilmiş. Biz yaşlandık. Sıra sizde. Siz de oğul yetiştirirsiniz, kız yetiştirirsiniz. Evet, ben biliyorum, sizin çocuklarınız da akıllı olurlar. Öyle olsunlar, o iyi bir şey. Ben de akıllıları çok seviyorum Amma velâkin, oğlum bak oğulların adam olsun istiyorsan bir iki yıl askerlik yapsınlar.
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV

