Anadolu
Türkleri, Kırgız Türkleri ve Rus Folklorunda Hızır
Canıl Mırza BAPAEVA
Efsane,
belirli bir şahıs, yer ve olay hakkında olağanüstü bir durumu anlatan
nesir, anonim halk edebiyatı türüdür. Efsane, bir objenin oluşumunu,
ortaya çıkış sebebini açıklamak ve eğitici bir duyguyu empoze etmek
maksadıyla anlatılır, başka bir ifadeyle, efsanenin anlatılması mutlaka
bir neticenin ortaya çıkmasını hedef alır. Anlatılan olay, hem anlatıcı
hem dinleyici tarafından gerçek olarak kabul edilir.‘Efsane’ terimi Türkçeye Farsçadan girmiştir. Bu terimin mukabili Kırgızcada ‘ulamış’, Rusçada ise ‘predanie, legenda, skaz’ kelimeleridir.
Efsane türü, konu bakımından zengin bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla, araştırmacılar tarafından mevcut malzemeye göre çeşitli efsane tasnifleri yapılagelmiştir, yapılmaktadır. Biz burada sayıca çok tasniflere yer vermeksizin, bu çalışma için ele aldığımız kaynakların incelemesi sonucunda, Hızır ile ilgili efsanelerin, genelde ‘Dinlik Efsaneler’ sınıfında yer aldığını belirtmekle iktifa edeceğiz.
Hızır’ın Menşei
Hz. Muhammed’in eğitmeni, Cebrail Aleyhisselâm’dır. Hz. Musa’nın eğitmeni ise Hızır’dır. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de El-Kehf sûresinde (60– 82)Hz. Musa ile Hızır hakkında bir kıssada beyan edilmektedir.
Hızır, Lokman ve Zülkarneyn, mübarek insanlardır. Kur’ân ‘da adları geçer; ama İslam uleması, bunların nebi mi, veli mi oldukları sorusuna kesin cevap veremezler. Bu yüzden Kur’ân ‘da gecen 28 peygamber içinde 25’i kesin surette peygamber olup, bu üçüyle ilgili tereddüt söz konusudur.
Hızır hakkında Yunus Emre’nin bu şiiri vardır:
‘Yunus Emrem, bu dünyada
İki kişi kalır dirler
Meğer Hızır-İlyas ola
Âb-ı hayat içmiş gibi.’
Dörtlük gösteriyor ki, Hızır,
El-Kehf suresinde anlatıldığı gibi kıyamete kadar yaşayacak iki insandan biridir.
Hızır’ın âb-ı hayat suyunu içerek ölümsüzlüğe erişmesiyle ilgili Anadolu da anlatılan bir efsane aşağıda sunulmaktadır:
Hızır, İlyas ve İskender
Hızır karada, İlyas ise denizde muhafızdır. Bunlar beraber geziyorlarmış. İskender bunlara demiş ki: ‘Gidelim, beraber âb-ı hayat suyunu bulalım’.
Bunların üçü düşmüşler yola. Taş varmış; batmayan bu taşın üzerinde denize girmişler. Denizin üzerinde bir müddet gitmişler. Yol ikiye ayrılmış. Karanlık, zulmet… İskender: ‘Ben bu yoldan gideyim’, demiş.
İlyas’la Hızır, İskender’den ayrılmışlar. Epey gittikten sonra, abdest alıp namaz kılmışlar. Ellerinde bir fanus varmış. Fanusun içinde de hareketsiz duran bir balık varmış. Bu balığı yiyecek olmuşlar. Ellerindeki fanus kırılınca, balık dirilip geri denize girmiş. Fanusun içindeki suyu Hızır’la İlyas içmişler. Bu içtikleri, âb-ı hayat suyuymuş.
İskender ise, yolda yürürken gaipten bir ses duymuş: ‘Ne o İskender? Sen dünyayı fethettin, daha doymadın mı? Sağlıkla eve kavuşmayasın! . ‘Eyvah, - demiş -, ben bilsem bu dünyada ölüm vardı, bu kadar zahmeti çeker miydim?’. Geri dönüp Hızır ve İlyas’la buluşmuş. Hızır’la İlyas ‘Âb-ı hayat suyunu bulduk’ demişler. ‘Bana nasip olmadı’.
Bir müddet sonra İskender ölmüş. Hızır’la İlyas ise ölümsüzlüğe erişirler.
İskender’in memleketi Konya imiş. Ölmeden evvel ekserlerine demiş ki: ‘Siz benim cenazemi Konya’ya böyle götürürseniz anam kızar. Ne kadar hoca varsa gelsin, cenazemin etrafında tekbir getirsin. Ne kadar asker varsa, benim cenazemi takip etsin. Benim elimi de tabuttan dışarı salın; böyle gidip gelsin, sallansın. Anam beni bu vaziyette görürse ağlar. O zaman bize bir şey demez’.
Anası haber almış ki, İskender ölmüş. İki ordu askerle, bir dağın başına çıkar, bekler. Bakar ki, İskender’in ordusu geliyor. Vaziyeti görür ve tebessüm eder. Askerler anasına ‘Kumandanım, niye gülüyorsun’ diye sorarlar. ‘Siz görüyor musunuz, benim oğlum ne demek istiyor?’. ‘Ne diyor?’. ‘İskender diyor ki: Ana! Dünyada eğer ölüm parayla olsaydı, bak ne kadar hazinem vardı, hepsini verir ölmezdim. Eğer hocalar, âlimler, şeyhler bu işi önleselerdi; bak ne kadar şeyhim, hocam vardı, yine ölmezdim. Elini de tabuttan çıkarmış: ‘Bu dünya böyle gider, böyle geçer, diye sallıyor’.
Türkler’de Hızır
Türklerde İslam öncesindeki Hızır anlayışı gök veya aksakallı kocalardır. Bu kocalar, İslam sonrasındaki Hızır inanışı ile örtüşür. Eski Türk Kocaları Hızır adı ile İslam cilasıyla varlıklarını sürdürürler. Altay kültür çevresinde kayın ağacından inen Aksakallı Koca, Hızır’ın benzer görevlerini yapar. Aksakallı Koca zor durumda olanların yardımına koşar. Türklerde Hızır Ak-Boz atlı olarak görülür. (Ögel, 1995, 89–90, 92)
Hızır inanışı Manas destanında çiftçilerin koruyucusu Baba Dihkan’dır. Kendini herkese iyilik etmeyi seçen bir ihtiyarım diye tanıtır. Manas’a Ak Kula (efsanevî kanatlı atı) tavsiye eder ve sonra kaybolur (İnan, 1992, 24–25), Dede Korkut hikâyelerinde (Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı), Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş-ı Veli gibi pek çok erenin her zaman yanında olmuştur (Gölpınarlı, 1990, 22–23, 75).
Hacı Bektaş için anlatılan menkıbeler Hızır hakkında anlatılanlara çok benzer. (Gölpınarlı, 1990, 23–24).
Hızır hakkında ayrıntılı olarak çalışmış olan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, tespitleri çerçevesinde Hızır’ın halk inanışlarındaki fonksiyonlarını bu şekilde sıralamıştır:
a) Zor durumda ve felaketlerde yardımcı olması,
b) İyileri mükâfatlandırması, kötüleri cezalandırması,
c) Bereket ve bolluğa kavuşturması,
ç) Savaşlara katılması (Ocak, 1990, 104–114).
Türkiye’de 6 Mayıs’ta kutlanan Hıdrellez günü, aslında Hızır-İlyas günüdür. İkisinin bu gün buluştuklarına inanılır. Aslında Hızır, denizlerde bunalıp çaresiz kalmışlara, İlyas ise karadaki çaresizlere imdat ederlermiş. Uygulamada iş, tersine dönmüş durumdadır.
Kırgızistan’da Kızır genel olarak orta yaş ve genç nesil arasında pek bilinmemektedir. Hızır ile ilgili herhangi bir kutlama da söz konusu değildir. Bunun bir sebebi Sovyetler döneminde milli ve dini bayramların yasağı olduğu kanaatindeyim.
Ruslar’da Nikola (Hızır) ve İlyas
Eski Slav inanç sisteminde yıldırımın yıkıcı gücü ve yeryüzündeki bitkileri besleyen yağmurun yaratıcı gücü Perun’a atfedilir. Hıristiyanlığın kabulüyle bazı eski inanç unsurları, Eski ve Yeni Ahit’te geçen din büyüklerine transfer edilerek, yeni çerçevede varlıklarını sürdürürler.
Slavlar, İlyas’ı nebi olarak sayarlar ve İlyaprorok ‘İlyas Peygamber’ olarak adlandırırlar. İlyas’a, gökyüzünde kanatlı atlara koşulan arabayla gezen ve alevli oklarıyla bulutları dağıtan, eski gök gürlemesi ve yıldırım tanrısı Perun’un özellikleri yüklenmiştir. İlyas, doğanın yıkıcı ve yaratıcı güçlerinin sahibidir. Yağmur ve yıldırım onun hâkimiyeti altındadır; o, yeryüzüne bolluk ve bereket gönderir.
İlyas Günü 2 Ağustos’ta kutlanır ve o gün nebilerinin gazabına uğramamak için çiftçiler tarlada çalışmazlar. Çünkü İlyas kızarsa, yıldırım çakarak tarladaki ekini yakabilir inancı vardır.
Svyatoy Nikola olarak adlandırılan Hızır; keramet sahibi, mübarek bir varlıktır. Yoksulların koruyucusu, zor durumda olanların yardımcısıdır. Ortodoks kilisesi takvimine göre senede iki kere Nikola Günü kutlanmaktadır: Baharda 22 (9) Mayıs ve kışın 19 (6) Aralık.
Bahar Nikola Gününde atlar ilk defa yaylaya sürülür. Nikola, atların koruyucusudur; o gün su kutsama ayini yapılır ve Nikola’nın atları kurt ve ayılardan koruması ve sürünün çoğalması için dua edilir.
Nikola; denizci, balıkçı ve çiftçilerin koruyucusudur. Rusya’da keramet sahibi Nikola Günleri halkın geniş katılımıyla çeşitli oyunlar ve zengin ziyafetlerle kutlanır.
Aralık’ta kutlanan Nikola Günü ise kış dünürlüğünün başlangıcıdır: Gençlerin aralarını yapmak isteyen aracılar, dünürler, evlenmek isteyenler o gün hayırlı bir evlilik için dua ayinleri yaparlar.
Paylaşma, Bereket ve Ödüllendirme
Hızır; genellikle perişan bir kılıkta, aksakallı olarak insanlara görünür. Ev sahibi sınanır. Ev sahibinin tutumuna göre Hızır, onları ödüllendirebilir veya cezalandırabilir. Eğer tanımadıkları bir tanrı misafiri ağırlamaz, ona iyi davranmazlarsa o zaman başlarına bir felaket gelebilir. Hızır, insanın en zor anına yardımına gelir. Hızır bazen dilekte bulunulmasını ister. İnsanların içine değişik kılıkta girer. Hızır’ın çoğunlukta erkek olması yanında kimi zaman kadın şeklinde de gözükür.
Şadı Hacı
Bu efsane; Talas vadisinde yaşamış olan Şadı Hacının, Hızır’ın duasıyla zengin olması hakkındadır.
Bu vakanın 19.yy. ikinci yarısında vuku bulduğu tahmin edilir. O dönemde Talas’ta Şadı isminde fakir bir delikanlı bir beyin evinde uşaklık yapar, ev işlerini yapar, koyun sürülerini güder. Dürüstlüğü, sorumluluğu, insanlığından dolayı beyi onu kendi oğlu gibi görür.
Sahibi, uşağını ‘Yalnızlık çekmesin’ diye aynı köyden kendisi gibi fakir bir kızla evlendirir. İkisi beyin evindeki işlerini yaparak, onun verdiği yemekleri yiyerek, giyimleri giyerek, küçük bir keçe çadırda hayatlarını sürdürürler.
Günlerden bir gün Şadı koyunları otlatmaya gider. Eşi ise evde kalır. Evinde otururken kapıyı çalarak, içeriye asalı bir aksakallı ihtiyar girer ve:
- Sevgili gelinim, kaftanımın eteği yırtıldı; yamayabilir misin?
- der.
Gelin hızlıca yerinden kalkar ve hızlıca eteği diker.
- Ekmek ikram edeyim desem evde ekmek yok, bağışlayın - diye mahcup vaziyette gelin başını öne eğer. O zaman ihtiyar:
- Evladım! Huda’nın mükâfatlandıracağı insanlarmışsınız. Dilediğiniz dileklere, arzu ettiğiniz maksatlara ulaşın. Ben çok memnun ve minnettarım - diye dua eder. Gelin dışarıyapeşinden çıkınca kaybolur. Gelin hayret ve korku içinde kalır. Akşam Şadı işten dönünce ihtiyar hakkında haberi alır. ‘Kimdir bu ihtiyar?’ diye tedirgin olur, köydeki ihtiyarlara sorarlar. Köy aksakallarından biri:
- Oo, Şadı! Korkma. Bu, inşallah, işlerinin iyiye
gitmesi demektir. O, sıradan bir ihtiyar değildir.
O, Hızır. Sana yardım etmek için geldi.
Adak kes, insanlara ikram et ve dualarını al!
– der.
Böylece, o sene zenginin hayvanlarının hepsi
yavrulayıp, malları artar. Beyi Şadı’ya ‘İyi bir
kısrağın kulununu sana vereceğim’ diye ayırır.
Kısrak güzel bir kulun yavrulayınca onu
Şadı’ya takdim eder. O, asil cins kulundu ve
köylünün biriyle onu üç baş hayvana değiştokuş
yaparlar. Böylece, zamanla Şadı’nın
malları çoğalır ve sürü sürü at, sığır, koyunları
olur. Zengin olan Şadı bir köy büyüklüğünde
arsa alır, oraya bağ diker ve ömrünün
sonuna kadar bereket ve refah içinde yaşar.
Efsanede Hızır’ın kerameti; fakir bir ailenin büyüklere karşı saygısını, yardımseverliği ve misafirperverliğini ödüllendirerek, bolluk ve berekete kavuşturmasında görülmektedir. Hızır, fakir gelinin yardımseverliğini sınamaktadır. Tanımadığı ihtiyarın kaftanını alçak gönüllükle yamayan bu ocak sahibesinin saygılı davranışı ileride refaha kavuşmasıyla mükâfatlandırılacaktır. Efsanede ‘adak kesme’ motifi vardır. Kurban adayarak Yaradan’ı memnun etmek, bütün iyilik ve kötülüklerin O’ndan geldiğinin bilincinde olduğunu göstermek, hayata iyiliğe yol açmak, kötülüğü engellemek amacıyla kurbanın eti etraftakilere ikram edilir ve onların hayırlı duası alınır. Efsanede ‘güzel kısrak’, ‘asil cins atın kulununu üç baş mala değiştirmek’ ifadelerinden Kırgız toplumunda atın önemi görülmektedir.
Hızır ile Köylüler
Karşıda bir köy varmış. Bu köy, kötü giyimli adamla ilgilenmişler. Yedirmiş, içirmişler. Sırtını değiştirmişler. Sabah giderken: ‘Buranın adı nedir’, demiş. ‘Kıran’. ‘Eksiklik görmesin içinde duran’, demiş. Kayboluvermiş. Nere gitti bu bizim misafir? Sahil köyler yiyecek bulamazken, kıtlık olduğu zaman bile o köy buğday öğütmeye gelirdi su değirmenine.
Bu efsanelerde saygılı, yardımsever, misafirperver olma mesajı verilir. Hızır’a dair bu efsaneler, ‘Tanrı misafiri’ kavramını iyi açıklamaktadırlar. Yardım isteğinde bulunup gelenin yaşlı, yoksul, bakımsız vs. olmasına bakmaksızın ‘Tanrı misafiri’ olarak algılamak gerektiği vurgulanmaktadır. Ekmeğini paylaşanın bereketinin artacağı sonucu çıkarılır.
İki Kardeş ve Hızır
‘İki kardeş varmış. Biri evli biri bekârmış. Ekin kaldırıp üleşmişler. Evli olan: ‘Benim kardeşim bekâr, evlenecek’, dermiş. Alır, hissesinden kardeşininkine katarmış. Kardeşi de gelir: ‘Benim kardeşim evli, onun çoluk çocuğu var. Onunki çok olsun’, dermiş. Alır, onunkine katarmış hissesinden. Mahsul çekerken tüketememişler.
Hızır Aleyhisselam geliyor: ‘Bereketinizi mi alayım, muhabbetinizi mi alayım’, diyor. Onlar diyorlar ki: ‘Düzenimiz dursun, sen bizim bereketimizi al. Düzen yerinde dursun, bizim bereketimiz gitmez’.
Bu efsanede iki kardeşin sevgisi, saygısı, birbirlerine olan bağlılıkları ele alınmaktadır. Onlar Hızır tarafından cömertlik ve arkadaşlık imtihanında geçirilmektedirler. İnsanların birbirlerine olan bağı, yardımlaşması ve dayanışması, bolluk ve bereketi de beraberinde getireceği anlatılmaktadır. ‘Hızır bereketi’ ifadesi halk arasında yaygındır. Bu bereketin ancak iyi niyetle ve karşıdaki insanı kendin kadar düşünebilmekle mümkün olacağı vurgulanmaktadır.
Hızır’ın iyi insanlara gece veya gündüz anîden görünüp ne dilediklerini sorduğu, bu fırsatı iyi değerlendirmek gerektiği inancı vardır.
Hızır’dan Dilekte Bulunma
Köyde elektrik yokken, ben bir odada, hanım ve çocuklar başka odada yatıyoruz. Bir kişi bana gece, ‘Şerafettin kalk, Şerafettin kalk, namazını kıl’. Rüya mıdır, gerçek midir? Rüya değil tabii. Sesini hiçbir insana benzetemiyorum. Tanıdık biri değil.
Bu adam kimdir diye kalktım. Adam yatağımın başucunda dikeliyor. Gördüm adamı. Bembeyaz nur gibi yüzü, göğsüne kadar sakalı var. Ne korktum, ne ürktüm. Durmadan ‘Namaz kıl’ diye uyandırdı.
Elektrik olsa ben adamı daha iyi göreceğim. Aklıma kötü bir şey gelmiyor. Kalktım pencereyi açtım. Dönüp baktığımda adam yoktu. Rüya değil, gerçekti.
O, Allah tarafından gönderilmiş. Büyükler dediler ki, o ‘Ne istiyorsun?’ diye sorarmış. ‘Dünyalık mı, ahretlik mi istiyorsun?’ diye sorarmış. Allah’ın çok temiz kalpli insanlarına görünürmüş. Biz fırsatı kaçırmışız. Bu bir rüya değil, gerçekti.
Bu efsanede Hızır’ın görülüp tekrar kaybolduğu inanışı ele alınmıştır. Dilekte bulunma fırsatı herkes tarafından değerlendirilemez. Nitekim bu metinde dilek dileme şansını kaçıran şahsın ne kadar hayıflandığı hissedilmektedir. Hızır’ın “Durmadan ‘Namaz kıl’ diye uyandırdı” şeklindeki ‘ısrarı’ ilgi çekicidir. Muhtemelen, anlatıcı ibadetlere önem veren biridir, Hızır’ı gördüğü vakit sabah namazı sularıdır ve belki her gün namaz için uyandığı alışılmış saatini kaçırmaktadır ki Hızır tarafından bu şekilde uyandırılmıştır. Dilek dilemenin yanı sıra, ibadetleri aksatmama mesajı için de etkileyici bir anlatımdır.
Cezalandırma
Eğer Hızır bir insanla temasa geçtiyse, ona bir yardımda bulunduysa; bu olayın Hızır ile o kişi arasında olması gerektiği, aksi halde bu mübarek varlığın o kişiyi cezalandıracağına inanılır.
Misafirperverlik İmtihanı:
Hızır; genellikle, yaşlı ve fakir bir kılıkta, insanlara konuk olmak ister. Konukseverlik sınamasında herkes başarılı olamaz. Tanrı misafirinin ağırlanmaması cezalandırmaya sebep olur.
Denizcik
Bir adam köye gelmiş. Kimin kapısına varmışsa ‘Benim yerim yok’, öteki ‘Benim yeter ekmeğim yok’, demiş. Kimse bu adamı kabul etmemiş. Adam ‘Yerin dibine batsın köyünüz’, demiş. Köy yerin dibine batmış. Köy olduğu gibi çökmüş, orası göl olmuş.
Hâlâ köyün kenarında halkalar var. Eski adı Armutluk imiş. Sonra batınca Denizcik konmuş adı.
Hızır, sıradan bir insan kılığında dolaşır. Fakir, aç, bakımsız bir şekilde dolaşırken insanların yabancıya karşı tavırlarını sınar. Başkalarının yoksulluklarına duyarsız olanlar, kendilerinden başkasını düşünemeyenler cezalandırılır, bir musibete uğrarlar. Bu efsanede bir insanın yoksul durumuna aldırmamanın, yardım etmeye tenezzül etmemenin bir şekilde cezalandırıldığı mesajı verilmektedir.
Bu efsanede ‘şekil değiştirme’ motifi vardır. Hızır’ın kargışıyla köy, göl olmaktadır. Efsane, bir yandan yardımsever olma gönderisinde bulunmakla eğitici işlevini yerine getirirken, diğer yandan Denizcik köyünün nasıl oluştuğunu izah etmekle açıklayıcı fonksiyonunu da gerçekleştirmektedir.
Hızır’ın Anılmasının Cezalandırılması:
Hızır efsanelerinin en önemli özelliği, Hızır’la karşılaşıldığı zaman bunu kimseye anlatmama gereğidir. Eğer söz edilirse, Hızır’la karşılaştığında kahramanının başına gelen sihirli olay çözülür ve her şey eski haline veya daha beter bir hale gelir: İşleri ters gider, bereketi azalır, hayvanları ölür vs.
Hızır
Âlimlerden işittiğimize göre Hızır, insan sıfatına girip ev ev gezermiş.
Bir gün dul bir kadının evine gitmiş, ondan sadaka istemiş. Dul kadın çok fakirmiş. Bir ineği varmış; bu inekle çocuğunun rızkını temin ediyormuş. Kadın ona sadaka vermiş. Hızır da ona: ‘Kızım, daima evin bereketli olsun’, diye dua edip oradan ayrılmış.
Kadın eve döndüğünde bakmış ki, küpteki yağ taşıyor. Birkaç yıl, çocuklarını büyütünceye kadar, ineğin yağıyla çocuklarının rızkını, sıkıntıya düşmeden temin etmiş.
Büyük oğlu on beş-on altı yaşlarına geldiğinde, anasını sıkıştırmaya başlamış. ‘Ana, bu yağı nereden temin ediyorsun?’. ‘Oğlum, ne yaparsın sen? Sen böyle şeylere karışma’. Kadın her ne kadar yalvarsa da çocuğun elinden kurtulamamış. ‘Oğlum, niye beni söyletiyorsun? Bir dilenci geldi. Ona sadaka verdim. O ihtiyar da bana dua etti. İyilerden olduğu için olsa gerek, Cenâb-ı Allah da onun duasını kabul etti. Ben eve döndüğümde baktım ki, çinide yağ taşıyor. O gün bugündür, bu bereketli yağı satıp geçiniyoruz. Mademki zorladın, işte, ben de anlattım’, demiş.
Kadın daha sonra eve gidip çinideki yağa bakmış ki, yağ yine eski halindeymiş.
Efsanenin konusu, Hızır’ın fakir, fakat eli açık bir kadını bolluk ve bereketle ödüllendirmesi ve yıllar sonra söylememesi gerektiği halde ismini andığı için cezalandırmasıdır. ‘Çinide hiç eksilmeyen yağ’ şeklinde sihirli yiyecek motifi vardır. Yardımseverliğin yanı sıra, sır olarak tutulan sözün her hâlükârda kimseye, yakın biri olsa dahi, açıklanmaması gerektiği, bunun hiç beklenmedik sonuçlara yol açabileceği mesajı verilmektedir.
Pisili Koca Pehlivan
Koca Pehlivan ile bir arkadaşı, bir yere güreşe gitmişler. Yolda giderken bir Davas’da bir ağa Koca Pehlivan’ı çağırıyor. Ağa bir hafta Koca Pehlivan’a bakmış. Pekmezle bir hafta beslemiş. Orda bir büyük pehlivan varmış. Güreş günü geliyor. Bu pehlivanı yeniyor. Bu baş pehlivan.
Şimdi yola düşüyorlar. Yolda bir çadırda çıplak çocuklar görüyorlar. Koca Pehlivan çocuklara acıyor. Güreşte kazandığı basmayı veriyor. Sonra yollarına devam ediyorlar.
Koca Pehlivan ile öbürü yola çıkıyorlar. Yolda acıkmışlar. Koca Pehlivan demiş ki gönlünden, bir ekmek olsa da yiyiversek. Yanında biraderi var. Yolda giderken taşın üstünde ısıcak ekmek buluyorlar. Katlama börek veya yufka. Ben bir nasip buldum. Bakmışlar iki yufka imiş. Hızır koymuş oraya. Geleyiler Muğla’ya. Yemek koyuyorlar, yemiyor Koca Pehlivan.
Nerde yediniz, demişler. Yanındaki arkadaşı olan pehlivan söyleyivermiş. Bu pehlivan ilerleyememiş. Koca Pehlivan ilerlemiş. Anılmayacakmış. Anılırsa bereketi, yardımı gider. Koca Pehlivan12 nereye gitse kimse yargını yere getiremiyor.
Bu efsanede pehlivanın bu kadar güçlü olmasının sebebi açıklanmaktadır. Onun gücü, Hızır’ın yardımına bağlanır. Pehlivanın merhameti, yani güreşerek kazandığını fakir bir çocukla paylaşması, Hızır tarafından ödüllendirilmiştir. Güreşçinin gücüne güç katan sihirli yiyecek, taş üzerinde bulunan yufkadır. Sırrı söylememe, söyleyenin cezalandırılması motifi vardır. İki pehlivan da aynı sihirli yufkadan yemiştir, ancak birisi bunu başkalara söylediği için ‘olumlu, yaratıcı’ sihir onun üzerinde artık etkili değildir. İnsanlara ‘dilini sıkı tutma’ eğitici mesajı vermektedir.
İlyas Tarafından Cezalandırma, Nikola Tarafından Yardım
Rus folklorunda İlyas; doğa güçlerinin sahibi, sert ve cezalandırıcı bir azizdir. Nikola; yoksulların koruyucusu, zor durumda kalanların imdadına yetişen, bağışlayıcı bir azizdir. Ortodoks Kilisesi tarafından belirlenen, bu iki azizin anıldığı, onlar için dua ayinleri yapıldığı, onların adına mum yakıldığı mübarek günler vardır: İlyas Günü ve Nikola Günü. Aşağıda vereceğimiz efsanede İlyas Gününü kutlamayı ihmal eden çiftçinin İlyas tarafından nasıl cezalandırıldığı ve Nikola tarafından kendisine nasıl yardım edildiğini beyan edilmektedir.
İlyas Peygamber ve Nikola
Uzun zaman önce bir çiftçi yaşarmış. Nikola Gününü her zaman kutlar, İlyas Gününde ise hep çalışırmış. Nikola için dua ayini yapar, mum yakarmış, İlyas’ı ise hep unuturmuş.
Günlerden bir gün İlyas ile Nikola bu adamın tarlasından geçiyorlarmış. Bakıyorlar ki, tarlada ekin yemyeşil, gözlere bayram! ‘Çok iyi hasat toplayacak bu adam. Kendisi de imanlı, iyi kalpli, Tanrı’yı ve azizleri hatırından çıkarmaz. Eline nimet geçecek…’, demiş Nikola.
‘Ben onun tarlasını yıldırımla yaktığım, doluyla ekinini dövdüğüm zaman eline ne kadar nimet geçeceğine bakacağız! Ancak o zaman o, İlyas Gününü anacak’, diye karşılık vermiş İlyas.
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
Elhan Zal KARAHANLI
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV


