Bir
Umre’den Unutulmaz Anılar
Mehmet ÖZCAN
Tam kırk yedi can dostuyla başladı mübarek
yolculuk…
18 Nisan 2010 sabahı Ankara’dan binmiştik otobüsümüze… İlk hedef Mısır-Kahire’ydi. Asıl amacımız, kutsallığı Yüce Rabb’in ilâhî kaynağı olan kâinat anayasası Kur’ân’da da işaret buyrulan Hicaz bölgesine ulaşmaktı.
Bir ömür boyu unutamayacağımız ve âdeta bir rüya gibi ömrümüzün kısa bir kesitinde iz bıraktığını dönüşümüzde hissettiğimiz tatlı ve güzel yolculuk, İstanbul’dan Mısır Hava Yolları uçağına binmek üzere böyle başladı.
Ne var ki daha yolculuğun başladığı andan kısa bir süre sonra eşlerimiz, dostlarımız ve çocuklarımızla birlikte 47 yoldaş, çıkılan yolculuğun kutsal atmosferine, mübarek beldelere bir an önce kavuşmanın iştiyakına çok erken râm olmuştuk. Ankara-İstanbul yolculuğumuz; şiirlerle, dinî sohbetler, ilâhiler ve Kur’ân tilavetiyle âdeta uçak sür’atini aratmayacak bir zamanda gitmişiz gibi kısa kısa ve rahat geçti.
İstanbul’dan bindiğimiz Mısır Hava Yolları uçağıyla Kahire’ye uçuyoruz. Hayallerimize noktalanan yerler aklımıza takılıyor, Firavunlar diyarının unutulmazlarından piramitler, şöhreti İslâm dünyasına yayılmış El-Ezher Üniversitesi, Papirüs, Nil, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın eserlerinden pek çok câmi, medrese, Saray-ı İskenderiye Kütüphanesi özellikle Hz. Musa (a.s.)’nın Kur’ân’da geçen âyetlerle anlatılan olayların cereyan ettiği topraklardaki mübarek hatıralarını geziyoruz.
Kahire’den bize mihmandarlık eden Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Akkuş ile Mısır rehberimiz hanımefendi Nadya (aynı zamanda güzel Türkçe konuşarak) gezimizin Mısır bölümünde fevkalâde hizmet gösterdiler.
Bu arada Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın muhteşem hizmetleriyle gururlandığımızı da belirtmeliyiz. Her ne kadar, bu paşa Osmanlı Devleti’ne kafa tutarak ve belki bu tâbiri tarihçilerimize bırakmak uygun; ama bir bakıma isyancı gibi gözükse de Mısır demek “Mehmet Ali Paşa demek” gerçeğini kabullenmiş Araplar’dan bile bu tabiri duyunca, böyle düşünmemek doğru olur, diyor insan…
Mısır’ın
tarihi ve turistik yerlerini süremizin elverdiği kadar zaman içinde
gezip görmeye çalıştık; ancak, Mısır seyahatimiz asıl gezinin bir
garnitürüydü. Asıl amacımız, kalbimizin, gönlümüzün derinliklerinde
alevlenen kutsal mekânlara ulaşmaktı. Onun için asıl heyecan ve iştiyak,
bundan sonra başlayacaktı. Nitekim Kahire’den mübarek beldeye,
Efendimiz’in şehrine, Medine’ye müteveccihen havalandığımızda, hiçbir
tarife sığmayan duygular benliğimizi sarmaya başladı. Pek uzun olmayan
bir hava yolculuğundan sonra, bu mübarek beldeye, sahâbe-i kirâm
yurduna, Mescid-i Nebî’yi, o ulu peygamberi bağrına basan, gül tenli,
gül kokulu Efendimiz’in diyarına kavuştuk. Uçağımızın merdivenlerinde
serin ve bardaktan boşanırcasına bol yağan bir rahmetle karşılaştık.
Alan, mis gibi yağmur ve de Efendimiz’in ruhaniyetiyle mecz olmuş bir
toprak kokusu benliğimizi sarmakta gecikmedi.
Otelimize götürülüyorduk. Kırk yedi can dostu arkadaşımızın hiçbiri otele gittiğimizin farkında değildi. Zira, herkes öyle kendinden geçmişti ki sanki Efendimiz karşımıza çıkacakmış da bizleri karşılayacakmış gibi, dillerde salâtü’s-selâm, dualar, tekbirler hep O’na Resûl’ü-zîşân’a karşı heyecanla, aşk ve şevkle tekrarlanıyordu. Heyecanların doruk noktasında işte Kubbe-i Hadra, Ravza-i Resûl ve de Mescîd-i Nebî’nin muhteşem görüntüsü… Minderler, çiçek gibi açılmış şemsiyeler, peygamber aşkına râm olan dünya coğrafyasının muhtelif yerlerinden gelen, sel gibi Resûlullah’ın Ravzası’nı çevreleyen sayısız mü’mînler… Duygulanıyoruz, ürperiyoruz; gözlerimiz yaşlı, hislerimiz heyecanlı, ilâhî dâvetin önemli bir noktasındayız.
Otelimiz, Cennet-ül Bâki’ye bakıyor. Ravza karşımızda iştiyakımızı dolu dolu gidereceğimiz, yüreğimizi sevgisiyle tazeleyip mübarek havasını ciğerlerimize doya doya çekeceğimiz beldedeyiz.
Ensâr ile Muhâcirin sarmaş dolaş olduğu, Allah’ın elçisiyle aynı toprağın altında kucaklaştığı bu mekândaki misafirliğimiz kısa sürecek. Hepsi beş gün… Bu duygularla altın değerindeki günlerimizi çok iyi değerlendirmek gerektiğine inanıyoruz. Arkadaşlarımız, hanımlarımız ve çocuklarımızla hepimiz bu bilince sahibiz. Onun için, yemek saatlerinde bile birbirimizi toplu olarak göremiyoruz. Kimi Revz’da Resûl’ü-zîşan’ın mânevî huzurunda âdeta nöbet tutarcasına ibadetle, salât’ü-selâm kıyamında, kimi Cennet-ül Bâki’de sahabe-i güzînin mezarı başında kimi Mescîd-i Nebi’nin muhtelif kesimlerinde tilâvet-i Kur’ân ile alınlar secdede…
Resûlullah’ın huzurundasınız, mübârek varlığıyla can cana, sanki yüz yüze karşı karşıyasınız. Hulefa-i Râşid’inin, Peygamberin can dostu, mağaradaki arkadaşı ve İslâm fıkhının mümtâz sîması Hz. Âişe annemizin babası Ebubekir-i Sıddık’ın makberindesiniz. Hemen yanında yatan, adaletin timsali ve cihan tarihinin mümtaz sîması Hazreti Ömerü’l-Fâruk Efendimiz’in karşısındasınız. Bu ne müthiş saadet…
Medine’de beş gün; ama dolu dolu beş gün, doyumsuz sayılı beş gün… İslâm tarihinde büyük olayların vuku bulduğu yerleri, Hazreti Peygamber’in ayak bastığı; hatta Cibrîl-i Emîn ile buluştuğu yerleri görmek anlatılması belki muhal; ama hissetmek imkân dâhilinde olmalı. Galiba şu anda yaşadığımız duygular da böyle olmalı.
Uhud Şehitliği, Kıbleteyn Mescidi, Yedi Mescitler, Kuba Mescidi, Medine Tren İstasyonu, hurma bahçeleri gibi yerleri mânevî bir haz dünyasında, rüya gibi kısa müşahededen sonra, bir daha bir daha gezip görsek hayıflanmalarıyla sonuçlandırdık.
Hedef Mekke!
Efendimizin misafirliğinden Yüce Rabb’in misafirliğine yöneliş… Asıl hedef, en ulvî hedef Kâbe.
Yeryüzündeki tüm müslümanların ufuk hedefi Mekke’dir. Kâfilemizdeki arkadaşlarımızın hemen tamamına yakını İslâm bilim ve kültürüne âşina kişiler. Bu nedenle hepimiz biliyoruz ki Hazreti Peygamberimizin buyruğu vardı: “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescîd- Haram hariç, başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz ise, diğer mescitlerde kılınan yüz bin namazdan daha faziletlidir” (İbn-i Mace, Cilt 4, sayfa 221).
Otobüsümüz Mekke’ye yaklaştıkça, heyecanımız zirveye çıkıyor. Resulullah’ın işaretiyle yeryüzünün ilk mabedinde secdeye kapanarak yüz bin defa faziletli ibadeti yaşamanın mutluluğunu yaşamak istiyoruz. Arkadaşlarımızdan Mustafa Kılıç’ın birbirinden güzel ilâhileri, besteleri, Hâfız Ahmet Fidan ve Abdurrahman Kâhyaoğlu’nun Kur’ân tilâvetleri, Ömer Lütfi Zararsız Hocamızın, okunan âyetleri açıklayıcı izahları, toplumun salâvat-ı şerife ve telbiye okuyuşları eşliğinde Mübarek Belde’ye giriyoruz. En dikkatli olduğumuz anlardayız. Birbirimizi yol boyunca olduğu gibi, şimdi de ve hele bu kutsal beldede incitmemeye özen gösteriyoruz. Yunus’umuzu anıyoruz. Onun dediği aklımıza geliyor:
“ Aksakallı bir koca / Bilmez ki hâli nice / Emek vermesin hacca / Bir gönül yıkar ise”
Nihayet Harem-i Şerîf’in muhteşem görüntüsü işte karşımızda… Tekbirlerimizi ayyuka çıkarıyor, dillerimizde tesbih olan telbiye eksilmiyor: “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk, Lebbeyke lâ şerikeleke lebbeyk, inne’-hamde venni’-ğmete leke ve’l-mülk, lâ şerikelek.”
İhramlı olarak girdiğimiz bu mübarek şehirde en önemli görev, mânevî zevklerin doruk noktasını teşkil eden tavaf ibadeti başlıyor. Kâbe’nin etrafındaki birlik ruhunu pekiştiren tavaf… Pervanelerin kendi etrafında dönüşleri gibi, kâinat nizâmındaki seyyarelerin güneşin etrafında, elektronların çekirdek etrafında dönüşlerine benzeyen bir merkez etrafındaki, merkeze bağlı bir cezbeye tutuluşun dönüşü. Yüce Mevlâ’mız Kur’ân’da İsrâ Suresi’nin 44. Âyet-i celilesinde: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız!” buyuruyorlar.
İşte bu duygularla kendimizden geçerek, aşk ve şevkle, zevkle Kâbe-i Muazzama’dan doyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu doyumsuz ibadeti, Safa ile Merve arasında sa’y ile devam ettirerek, Hazreti İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşuşturarak gidip gelen Hâcer Validemiz’in hâtırasını bütün benliğimizle yaşamaya çalışıyoruz.
Umre için gelmiş olmamıza rağmen dinî zorunluluk olmasa bile, her biri Kelamullah’da işaret buyurulmuş tüm kutsal mekânları, Arafat’ı, Müzdelife’yi, Mina’yı, Cennetü’l-Mualla’yı, Hira Mağarası’nı, Efendimiz’in kâinatı şereflendirerek dünyaya geldiği evinin bulunduğu mekânını ayrı ayrı ziyaretlerimize katıyoruz. Peygamberimizin ayak bastığı mübarek topraklarda yürüyoruz, gidip geliyoruz. Yüce Mevlâ’nın evine doluyoruz. Semâlara yükselen ırkı, rengi, coğrafyası değişik milyonların duasına, dualarımız karışıyor, İslâm birliğinin simgelendiği kutsal mekânda birleşiyoruz. Tevhîd akidesinin bayraklaştığına bir kez daha şâhid oluyoruz.
Kâbe-i Muazzama’da, tavafın nirengi noktası olan mübarek kara taşın Hacer-ül Esved’in karşısında mânevî resimlerimizi emanet ederek, yevm-i mahşerde buluşmayı dileyerek Kâbe’den, kutsal Hicâz yöresinden sağlıklı ve sınırsız bir huzurla ülkemize dönüyoruz.
Bu arada bizi özellikle Mekke’de bulunduğumuz tüm süre boyunca her çeşit hizmetiyle memnun eden Safir Tur’un temsilcisi Mehmet Sonuç Bey’e memnuniyetimizi ve şükranlarımızı iletiyoruz.
Bu mübarek beldelere gidememiş tüm mü’mîn kardeşlerimize de bu yerleri gidip görme imkânını Cenâb-ı Hakk’ın nasip etmesini diliyoruz.
....
18 Nisan 2010 sabahı Ankara’dan binmiştik otobüsümüze… İlk hedef Mısır-Kahire’ydi. Asıl amacımız, kutsallığı Yüce Rabb’in ilâhî kaynağı olan kâinat anayasası Kur’ân’da da işaret buyrulan Hicaz bölgesine ulaşmaktı.
Bir ömür boyu unutamayacağımız ve âdeta bir rüya gibi ömrümüzün kısa bir kesitinde iz bıraktığını dönüşümüzde hissettiğimiz tatlı ve güzel yolculuk, İstanbul’dan Mısır Hava Yolları uçağına binmek üzere böyle başladı.
Ne var ki daha yolculuğun başladığı andan kısa bir süre sonra eşlerimiz, dostlarımız ve çocuklarımızla birlikte 47 yoldaş, çıkılan yolculuğun kutsal atmosferine, mübarek beldelere bir an önce kavuşmanın iştiyakına çok erken râm olmuştuk. Ankara-İstanbul yolculuğumuz; şiirlerle, dinî sohbetler, ilâhiler ve Kur’ân tilavetiyle âdeta uçak sür’atini aratmayacak bir zamanda gitmişiz gibi kısa kısa ve rahat geçti.
İstanbul’dan bindiğimiz Mısır Hava Yolları uçağıyla Kahire’ye uçuyoruz. Hayallerimize noktalanan yerler aklımıza takılıyor, Firavunlar diyarının unutulmazlarından piramitler, şöhreti İslâm dünyasına yayılmış El-Ezher Üniversitesi, Papirüs, Nil, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın eserlerinden pek çok câmi, medrese, Saray-ı İskenderiye Kütüphanesi özellikle Hz. Musa (a.s.)’nın Kur’ân’da geçen âyetlerle anlatılan olayların cereyan ettiği topraklardaki mübarek hatıralarını geziyoruz.
Kahire’den bize mihmandarlık eden Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Akkuş ile Mısır rehberimiz hanımefendi Nadya (aynı zamanda güzel Türkçe konuşarak) gezimizin Mısır bölümünde fevkalâde hizmet gösterdiler.
Bu arada Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın muhteşem hizmetleriyle gururlandığımızı da belirtmeliyiz. Her ne kadar, bu paşa Osmanlı Devleti’ne kafa tutarak ve belki bu tâbiri tarihçilerimize bırakmak uygun; ama bir bakıma isyancı gibi gözükse de Mısır demek “Mehmet Ali Paşa demek” gerçeğini kabullenmiş Araplar’dan bile bu tabiri duyunca, böyle düşünmemek doğru olur, diyor insan…
Mısır’ın
tarihi ve turistik yerlerini süremizin elverdiği kadar zaman içinde
gezip görmeye çalıştık; ancak, Mısır seyahatimiz asıl gezinin bir
garnitürüydü. Asıl amacımız, kalbimizin, gönlümüzün derinliklerinde
alevlenen kutsal mekânlara ulaşmaktı. Onun için asıl heyecan ve iştiyak,
bundan sonra başlayacaktı. Nitekim Kahire’den mübarek beldeye,
Efendimiz’in şehrine, Medine’ye müteveccihen havalandığımızda, hiçbir
tarife sığmayan duygular benliğimizi sarmaya başladı. Pek uzun olmayan
bir hava yolculuğundan sonra, bu mübarek beldeye, sahâbe-i kirâm
yurduna, Mescid-i Nebî’yi, o ulu peygamberi bağrına basan, gül tenli,
gül kokulu Efendimiz’in diyarına kavuştuk. Uçağımızın merdivenlerinde
serin ve bardaktan boşanırcasına bol yağan bir rahmetle karşılaştık.
Alan, mis gibi yağmur ve de Efendimiz’in ruhaniyetiyle mecz olmuş bir
toprak kokusu benliğimizi sarmakta gecikmedi.Otelimize götürülüyorduk. Kırk yedi can dostu arkadaşımızın hiçbiri otele gittiğimizin farkında değildi. Zira, herkes öyle kendinden geçmişti ki sanki Efendimiz karşımıza çıkacakmış da bizleri karşılayacakmış gibi, dillerde salâtü’s-selâm, dualar, tekbirler hep O’na Resûl’ü-zîşân’a karşı heyecanla, aşk ve şevkle tekrarlanıyordu. Heyecanların doruk noktasında işte Kubbe-i Hadra, Ravza-i Resûl ve de Mescîd-i Nebî’nin muhteşem görüntüsü… Minderler, çiçek gibi açılmış şemsiyeler, peygamber aşkına râm olan dünya coğrafyasının muhtelif yerlerinden gelen, sel gibi Resûlullah’ın Ravzası’nı çevreleyen sayısız mü’mînler… Duygulanıyoruz, ürperiyoruz; gözlerimiz yaşlı, hislerimiz heyecanlı, ilâhî dâvetin önemli bir noktasındayız.
Otelimiz, Cennet-ül Bâki’ye bakıyor. Ravza karşımızda iştiyakımızı dolu dolu gidereceğimiz, yüreğimizi sevgisiyle tazeleyip mübarek havasını ciğerlerimize doya doya çekeceğimiz beldedeyiz.
Ensâr ile Muhâcirin sarmaş dolaş olduğu, Allah’ın elçisiyle aynı toprağın altında kucaklaştığı bu mekândaki misafirliğimiz kısa sürecek. Hepsi beş gün… Bu duygularla altın değerindeki günlerimizi çok iyi değerlendirmek gerektiğine inanıyoruz. Arkadaşlarımız, hanımlarımız ve çocuklarımızla hepimiz bu bilince sahibiz. Onun için, yemek saatlerinde bile birbirimizi toplu olarak göremiyoruz. Kimi Revz’da Resûl’ü-zîşan’ın mânevî huzurunda âdeta nöbet tutarcasına ibadetle, salât’ü-selâm kıyamında, kimi Cennet-ül Bâki’de sahabe-i güzînin mezarı başında kimi Mescîd-i Nebi’nin muhtelif kesimlerinde tilâvet-i Kur’ân ile alınlar secdede…
Resûlullah’ın huzurundasınız, mübârek varlığıyla can cana, sanki yüz yüze karşı karşıyasınız. Hulefa-i Râşid’inin, Peygamberin can dostu, mağaradaki arkadaşı ve İslâm fıkhının mümtâz sîması Hz. Âişe annemizin babası Ebubekir-i Sıddık’ın makberindesiniz. Hemen yanında yatan, adaletin timsali ve cihan tarihinin mümtaz sîması Hazreti Ömerü’l-Fâruk Efendimiz’in karşısındasınız. Bu ne müthiş saadet…
Medine’de beş gün; ama dolu dolu beş gün, doyumsuz sayılı beş gün… İslâm tarihinde büyük olayların vuku bulduğu yerleri, Hazreti Peygamber’in ayak bastığı; hatta Cibrîl-i Emîn ile buluştuğu yerleri görmek anlatılması belki muhal; ama hissetmek imkân dâhilinde olmalı. Galiba şu anda yaşadığımız duygular da böyle olmalı.
Uhud Şehitliği, Kıbleteyn Mescidi, Yedi Mescitler, Kuba Mescidi, Medine Tren İstasyonu, hurma bahçeleri gibi yerleri mânevî bir haz dünyasında, rüya gibi kısa müşahededen sonra, bir daha bir daha gezip görsek hayıflanmalarıyla sonuçlandırdık.
Hedef Mekke!
Efendimizin misafirliğinden Yüce Rabb’in misafirliğine yöneliş… Asıl hedef, en ulvî hedef Kâbe.
Yeryüzündeki tüm müslümanların ufuk hedefi Mekke’dir. Kâfilemizdeki arkadaşlarımızın hemen tamamına yakını İslâm bilim ve kültürüne âşina kişiler. Bu nedenle hepimiz biliyoruz ki Hazreti Peygamberimizin buyruğu vardı: “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescîd- Haram hariç, başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz ise, diğer mescitlerde kılınan yüz bin namazdan daha faziletlidir” (İbn-i Mace, Cilt 4, sayfa 221).
Otobüsümüz Mekke’ye yaklaştıkça, heyecanımız zirveye çıkıyor. Resulullah’ın işaretiyle yeryüzünün ilk mabedinde secdeye kapanarak yüz bin defa faziletli ibadeti yaşamanın mutluluğunu yaşamak istiyoruz. Arkadaşlarımızdan Mustafa Kılıç’ın birbirinden güzel ilâhileri, besteleri, Hâfız Ahmet Fidan ve Abdurrahman Kâhyaoğlu’nun Kur’ân tilâvetleri, Ömer Lütfi Zararsız Hocamızın, okunan âyetleri açıklayıcı izahları, toplumun salâvat-ı şerife ve telbiye okuyuşları eşliğinde Mübarek Belde’ye giriyoruz. En dikkatli olduğumuz anlardayız. Birbirimizi yol boyunca olduğu gibi, şimdi de ve hele bu kutsal beldede incitmemeye özen gösteriyoruz. Yunus’umuzu anıyoruz. Onun dediği aklımıza geliyor:
“ Aksakallı bir koca / Bilmez ki hâli nice / Emek vermesin hacca / Bir gönül yıkar ise”
Nihayet Harem-i Şerîf’in muhteşem görüntüsü işte karşımızda… Tekbirlerimizi ayyuka çıkarıyor, dillerimizde tesbih olan telbiye eksilmiyor: “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk, Lebbeyke lâ şerikeleke lebbeyk, inne’-hamde venni’-ğmete leke ve’l-mülk, lâ şerikelek.”
İhramlı olarak girdiğimiz bu mübarek şehirde en önemli görev, mânevî zevklerin doruk noktasını teşkil eden tavaf ibadeti başlıyor. Kâbe’nin etrafındaki birlik ruhunu pekiştiren tavaf… Pervanelerin kendi etrafında dönüşleri gibi, kâinat nizâmındaki seyyarelerin güneşin etrafında, elektronların çekirdek etrafında dönüşlerine benzeyen bir merkez etrafındaki, merkeze bağlı bir cezbeye tutuluşun dönüşü. Yüce Mevlâ’mız Kur’ân’da İsrâ Suresi’nin 44. Âyet-i celilesinde: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız!” buyuruyorlar.
İşte bu duygularla kendimizden geçerek, aşk ve şevkle, zevkle Kâbe-i Muazzama’dan doyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu doyumsuz ibadeti, Safa ile Merve arasında sa’y ile devam ettirerek, Hazreti İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşuşturarak gidip gelen Hâcer Validemiz’in hâtırasını bütün benliğimizle yaşamaya çalışıyoruz.
Umre için gelmiş olmamıza rağmen dinî zorunluluk olmasa bile, her biri Kelamullah’da işaret buyurulmuş tüm kutsal mekânları, Arafat’ı, Müzdelife’yi, Mina’yı, Cennetü’l-Mualla’yı, Hira Mağarası’nı, Efendimiz’in kâinatı şereflendirerek dünyaya geldiği evinin bulunduğu mekânını ayrı ayrı ziyaretlerimize katıyoruz. Peygamberimizin ayak bastığı mübarek topraklarda yürüyoruz, gidip geliyoruz. Yüce Mevlâ’nın evine doluyoruz. Semâlara yükselen ırkı, rengi, coğrafyası değişik milyonların duasına, dualarımız karışıyor, İslâm birliğinin simgelendiği kutsal mekânda birleşiyoruz. Tevhîd akidesinin bayraklaştığına bir kez daha şâhid oluyoruz.
Kâbe-i Muazzama’da, tavafın nirengi noktası olan mübarek kara taşın Hacer-ül Esved’in karşısında mânevî resimlerimizi emanet ederek, yevm-i mahşerde buluşmayı dileyerek Kâbe’den, kutsal Hicâz yöresinden sağlıklı ve sınırsız bir huzurla ülkemize dönüyoruz.
Bu arada bizi özellikle Mekke’de bulunduğumuz tüm süre boyunca her çeşit hizmetiyle memnun eden Safir Tur’un temsilcisi Mehmet Sonuç Bey’e memnuniyetimizi ve şükranlarımızı iletiyoruz.
Bu mübarek beldelere gidememiş tüm mü’mîn kardeşlerimize de bu yerleri gidip görme imkânını Cenâb-ı Hakk’ın nasip etmesini diliyoruz.
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV



