Elçin HÜSEYİNBEYLİ
Çevirenler: İmdat Avşar - Ömer Küçükmehmetoğlu
Dedemi, komünizme “çepeki baktığı” için tutuklayıp sürgüne göndermişler.
Komünizme öyle bakmasaymış, şimdi kendi köyünde, sağ selamet yaşar, köydeki
bütün insanlar gibi o da doğduğu topraklarda çoluk çocuğunu büyütür; torunlarını
severmiş. Bütün yükü ninemin omuzlarına bırakıp da gitmezmiş...Aslında dedemi kurşuna dizeceklermiş! Ama ninemin kardeşinin oğlu, yetkililerle görüşüp, işini hallettiği için dedemi, kurşunlamak yerine, Sibirya’ya; sürgüne göndermişler. Daha doğrusu dedemi, ninemin hayat yoldaşı olduğu için kurşuna dizmemişler! Dedem, vallahi canını iyi kurtarmış. Yoksa, o devirde, her adamın ağzının işi mi, Sovyet Hükümeti’ne karşı gelmek. O zamanlar, karşı gelmek şöyle dursun, komünizme yan gözle bakanı, sorgusuz sualsiz kurşuna diziyorlarmış.
Dedemi, kurşunlanmaktan kurtaran, ninemin kardeşinin oğlu, yaşım bahtım benzemesin, ben ona çok benzermişim, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış, cepheye gidip bir daha geri dönmemiş. Allah, Hitler’in ninesinin göğsünü de evlat acısıyla dağlasın! Allah büyük, dağladı da...
Ninem, dedeme on beş yıl sürgün cezası verilmesiyle övünürdü. Çünkü, ninem olmasa, ninemin kardeşinin oğlu, dedemi kurtarmak için kılını bile kıpırdatmazmış. Bir çobanı arayan soran kimmiş o zaman. Ninem olmasa, dedem çoktan kurşuna dizilir, kemikleri bile toprağa karışırmış.
Dedem, Sibirya’dan bir daha geri dönmemiş. Ninemin dediğine göre, orda evlenip yuva kurmuş, Sovyet Hükümeti’nin ya da ninemin korkusundan da bir daha köye gelememiş. Ninem, Sibirya’da Sovyet Hükümeti’nin olmadığını zannederdi... Dedemin de sırf bu yüzden Sibirya’ya sürgün edildiğine inanırdı. Yoksa, Sovyet ülkesinin köyünde yaşamak da sürgün gibi bir şeydi! Ninemin anlattığına göre, Sibirya, bizim yayla gibi uçsuz bucaksız bir yermiş, orada her zaman kar olurmuş, karın rengiyse bizim bildiğimiz kardan daha beyazmış; çünkü orada gökyüzü, yere daha yakınmış. Ninem, Sibirya’yı görmüş müydü? Evet, rüyasında… Sürgüne gittikten iki ay sonra, dedem ninemin rüyasına girmiş ve bütün bunları o anlatmış.
İşin doğrusu, dedemin başına gelen bütün bu felaketlere, ninem sebep olmuş!!!
O gün, dedem fotoğraf çektirirken, ninem yaşmağını ağzına örtüp gelmiş, dedemin yanına durmuş. Çok kıskanç bir adam olan dedem, ninemin odaya gelip de büyük bir dikkatle fotoğrafçıya bakmasına tahammül edememiş ve nineme ters ters bakıp açmış gözünü eğmiş. Fotoğrafçı telaşlanmış ve dedem, nineme öfkeyle bakıp bağırırken düğmeye basıvermiş. Zavallı fotoğrafçı, dedemin hiddetinden çok korkmuş; çünkü dedem çok iri yarı bir adammış. Bir oturuşta, yedi adamın yiyemediğini yer, günde bir testi de su içermiş… Ninem bu sözleri söyleyince, dişleri ışılar, dudakları gerilirdi. Yaşmağının ucuyla hemen ağzını kapatırdı… Ninem, dedemin, kurşuna dizilecekken, sayesinde(!) Sibirya’ya sürgüne gitmesi ve dedemin babayiğitliğiyle her zaman övünürdü. Ninemin, ömrü boyunca, övündüğü birkaç şey vardı. Bunlardan biri de başını yaşmakla örtmesiydi. Yaşmak örtünmenin, geçmişin kötü alışkanlığı olarak kabul edildiği ve yasaklandığı yıllarda bile o, başından yaşmağını hiç çıkarmamış.
Zavallı dedem nereden bilsin. Resim çektirirken, “Geleceğe bakmak” gerekiyormuş! Komünizmin geleceğine, ağız eğri, kaş çatık; öfkeyle bakılır mı!? Oysa dedem, komünizme ilk inananlardanmış. Üç tavuk, iki kaz ve bir katırla, onlardan başka neyi vardı ki, kollektivizme katılan, hem de ilk katılan gönüllülerdenmiş! Onun bu örnek davranışını, işgüzarın biri kaleme alıp gazetede yazmış. Hükümet yetkilileri bu yazıyı okuyunca, dedemin resmini, örnek vatandaş olarak gazetelerde yayımlatmak istemiş. Ninem o zamanlar gazeteyi filan görmemiş; ancak gazetenin güzel bir şey olduğunu sezermiş. Dedemin resminin çekilmesi, bizim aileye büyük uğursuzluk getirmiş(!) O resimden sonra her şey dedemin aleyhine gelişmiş. O gün, aksi gibi, ninem de fotograf makinesini merak edip dedemin fotoğrafının nasıl çekileceğini görmek istemiş. O, iri yarı adamın, küçücük fotoğraf makinesinin içine nasıl sığacağını kendi gözüyle görmek istiyormuş… “Boynum kırılsın, böyle olacağını nerden bileydim,” derdi..
Fotoğrafçı denen zalimin oğlu köye, hiç beklenmedik bir zamanda gelmiş. Allah onun cezasını versin, boynu altında kalsın! O uzun yolu, Mehemmed’in atının terkisinde, yaylana yaylana. Çünkü Mehemmed’in atı, aksakmış ve anasından doğalı hiç koşmamış. Onun için de köyde, eli ağır, yavaş iş gören adamlara: Mehemmed’in atı gibi, derlermiş. Zalim oğlu zalim, köye aniden geldiği için, dedem ile ninem, fotoğraf çekinme konusunu hiç konuşamamışlar. Ninem, dedemin başına, böyle bir oyun açılacağını bilseymiş, ömrü billah fotoğraf çektirmesine izin vermezmiş. Nasıl ki daha sonra bizim fotoğraf çektirmemize izin vermedi!!!
Dedemin fotoğrafı gazetelerde boy boy yayımlanınca, hükümet yetkilileri, dedemin suratına bakar bakmaz, onun komünizme inanmadığına kanaat getirip soruşturma başlatmışlar, sonra da Sibirya’ya sürmüşler… Aslında ninem, o fotoğrafı çok sonra; hükümet, dedemi sürgüne gönderdikten sonra görmüş. Köye, olayı soruşturmaya gelen savcı, fotoğrafı nineme gösterip şöyle demiş: “Biz, ileriye, komünizmin geleceğine ümitle bakmalıyız, ancak sizin ‘heyet’ yoldaşınız (ninem hayat değil, heyet yoldaşı derdi) ileriye, geleceğe ümitle bakmak yerine, komünizme çepeki bakmış; hatta ağzını gözünü eğmiş... Ninem soruşturmacının sözlerine hemen inanmış ve dedemin gerçekten de çok öfkeli ve çepeki baktığını tasdik edivermiş. Onun bu dediklerini, savcının delil olarak dosyaya koyacağını, zavallı ninem nereden bilsin!!!
Savcının raporunun bir örneğini, ninemin kardeşinin oğlu Bakü’den köye getirmiş. Ninem onu, ölene kadar mukaddes bir eşya, dedemin bir yadigârı gibi sakladı. O kağıt, nasıl olduysa, birdenbire kayboldu. Herhalde ninem, o kâğıdı, kendisiyle birlikte, öbür dünyayı; o savcının, dedeme hesap vermesi için ilahi adalet divanına götürmüştü.
Ninemin «otçot» dediği o sararmış kâğıt, galiba dedem hakkındaki iddianamenin bir suretiydi. Ninemin okur yazarlığı olmadığı için, bu kâğıdı, ölümüne Hitler’in neden olduğu, kardeşinin oğluna okutmuş. Ninemin dediğine göre o sarı kâğıtta şöyle yazıyormuş: “Haşim Arıkoğlu’nun karısı, Gonca Molla Mehemmedkızı, hayat yoldaşının komünizme öfkeyle ve çepeki baktığını tasdik etti!...”
“Vay evin yıkılsın felek, ben bu sözü ne zaman demişim?” diye dizlerini döverdi.
Gonca Molla Mehemmedkızı’nın dediğine göre, komşuları Bedirgulu, oğlunun adını “Komünist” koyunca Haşim Arıkoğlu bu isme çok gülmüş ve: “Bir komünizm ki, benim aksak katır ile iki tavuğuma muhtaç!” demiş. Evi yıkılasıca savcı, raporuna bunu da yazmış...
Ninemin bir daha savcıya ulaşmadığı için, her defasında, o sarı kağıda bakarak yakınır: “Vallahi billahi, kocam bunları şakayla söylüyordu,” diye yemin ederdi ve sarı kâğıda bakarak eklerdi: “Bedirgulu da lafın altında kalan bir adam değildi, Komünist daha küçük, sen büyüyünce gör, bak nasıl yiğit bir delikanlı olacak, diye şaka yapardı…” Ninem, dedemin bu sözleri iyi niyetle, şakayla söylediğini, savcıya da anlatmış, savcıyı güya ikna etmiş!…
“Ne bileydim. Savcı, Kenkan Mehemmedhesen’i, benim halamın torununun kocasını, tanıdığı için, benim sözlerimi çarpıtıp delil olarak kullanmaz sanmıştım. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, derler ya, doğruymuş. Ben nerden bileydim... diye pişmanlığını bildirirdi.
Ninem, fotoğraftaki adamın dedem olduğunu ve öfkeli ve çepeki bakışlarını kabul etse de savcıya, dedemin fotoğraf çektirirken tam ileriye, komünizmin geleceğine baktığını söylemiş, hatta demiş ki: “Kocamın ağzı gözü, fotoğraf makinesine sığmadığı için eğilmiş olabilir(!) Belki de çekemeyenlerin biri, Bakü’de, fotoğrafı eline alıp, kocamın ağzını gözünü eğip bükmüştür!!!
Savcı, raporunda ninemin, bu müdrik değerlendirmelerine de yer vermiş; ama onun dediklerinin samimiyetine inanmamış, hatta ninemin, komünizme “çepeki bakan” dedemi müdafa ettiği için, rejim düşmanı olduğuna kanaat getirmiş!! Ancak ninem, Kenkan Mehemmedhesen’in akrabası olduğu için, bağışlamış. O olaydan sonra, sapasağlam bir adam olan savcı, birdenbire ortalıktan kaybolmuş. Dedeme yaptıklarına Allah razı olur mu?
Dedemin başına gelen o felaketten sonra babam, bu olaydan ibret alıp başını her nereye çevise, daima ileriye, hep geleceğe bakmış. Babam, ot biçerken bile tırpanı hep ileri doğru tutardı, otları da dümdüz bir hat üzerine biçerdi. Hatta traktörü sürerken, eğri yollara girmez, sadece düz yollardan giderdi. Ömründe bir defa resim çektirmişti. O da Kolhoz başkanı, ona bağırıp çağırdıktan sonra, mecburen… Kolhoz ahırının duvarına asılan kırmızı perdenin önünde durarak çok çok uzaklara, merada atlayan ineklere bakarak fotoğraf çektirmişti. O fotoğraf eline geçene kadar da rahat bir uyku yüzü görmemişti. Zavallı ninem, babamın fotoğrafının, dedeminki gibi çıkmaması için fotoğrafçı Efser’e kuzu kadar bir hindi vermişti. Allah Efser’in atasına rahmet eylesin. Babam nasıl baktıysa, fotoğrafı da öylece çıkmıştı: İri gözler, uzaklara, ufuklara ve tabi ki, komünizmin geleceğine ümitli bakışlar...
Babam dedemi göz önüne getirip hayatta her şeye düz baktığı, gözlerini hep ileriye diktiği için sadece bir defa(!) traktörle dereye yuvarlanmış, bir de Mirkişi’nin danasına çarpmıştı. Babam, bu işlerden dolayı başı beladan kurtulmadığı için, traktörü bırakıp, mal otlatma işine, girişmişti. Böylece babamın yolundan giderek onun ruhunu da şad eylemişti. Ancak ninem, ölene kadar dedemin ruhunun, olmadığına inandı; çünkü onun ölmediğini düşünüyordu. Eğer dedemin ruhu olsaydı, Sovyet Hükümeti’nden korkmazdı ve yurduna yuvasına çıkıp çıkıp gelirdi, hiç olmazsa ninemin rüyasına girerdi. Sovyet Hükümeti ruhu da yakalayacak değildi ya?! Ruhu tutmak mümkün müydü? Dedem, Sibirya’ya gittikten sonra, topu topu iki defa, ninemin rüyasına girmişti. O da ayrılığın ilk günlerinde...
Evet, dedemi komünizme çepeki baktığı için sürgüne göndermişlerdi. Ninem bu olayı, yılda birkaç defa; ama mutlaka kar yağdığında anlatırdı; çünkü zavallı dedemi, sabahın alaca karanlığında, kar yağarken, yaka paça tutup götürmüşler. Daha doğrusu dedemi götürdükleri günün aşamı kar yağmış. Dedem doğru dürüst kışlık elbise de almamış yanına. Ninem arada bir sesli düşünürdü: “Dağdan dereden geçerken, kendini bir yardan atıp kaçsaydı, hiçbir köpoğlu onun ardından yetişemezdi…”
Daha sonra, savcı köye gelince, dedemin şehirde olduğunu söylemiş. Ninem rayon merkezindeki kardeşi oğluna koşulup Bakü’ye gitmiş. Şişman, bizim köylü Bahşalı’ya benzeyen ve bir Alman’ı ikiye bölmüş gibi oturan, bir adamın odasına varmış. O adama, dedemin komünizme “çepeki!” bakmasının (ninem çepeki derken sesini iyice kısardı), nedenini köylü diliyle anlatmış, Şişman adam ninemin dediklerinden bir şey anlamayınca ise kardeşinin oğlu, Maşallah hükümet adamı gibi konuşurmuş, yardımına yetişmiş. Allah yerde yatanlarına yardımcı olsun, ona sebep dedemi kurşuna dizmemişler, On beş yıl sürgün cezası vermişler. Ninem, dedemin başına türlü iş getiren gazete denen o melunu da ilk kez o zaman görmüş...
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
Elhan Zal KARAHANLI
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV

