YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Değişmeyen Takvim
Atanas RADOYNOV
Çeviren: İslam Beytullah Erdi
 

Çağdaş Bulgar yazarlarından Atanas Radyonov, Yambol’un Gorska Polyana köyünde doğdu. “Yaratılışın Açısında”, “Yılan Gömleği”, “Nuhun Gemisi”, “Ejdarsız Olur mu?”, “Stranca Dekameronu” adlı hikâye ve romanların müellifidir. Burgaz Yazarlar Cemiyeti Başkanı olan Radyonov, aynı zamanda “Avtograf” adlı kültür ve sanat dergisinin yazı işleri müdürüdür.

Dünya dönmeye devam ediyor. Kör güçler dünyanın hava boşluğunda ve orantıları bozulan yüzünde kasırgalar koparıyor.

Büyük kızıl güneş, dünyanın engebeli folluğundan yuvarlanandı. Keçi, guguk kuşunun yüzüncü ötüşünü sayana kadar kızıl güneş gök kubbeye tırmandı. Üç ulu meşe ağacı tertemiz gökyüzünü payandalamaktaydı ve sabah fısıltısıyla ilkbaharın gelmesini istiyorlardı. İlkbaharsa vadideki fundalıktan sırtında pas rengi yelekli bir keçi yavrusuyla ağır ağır gelmeye karar vermişti.

Dün akşam anne keçi, yavrusunu doğurmak için sürüden ayrılarak bu fundalığa gizlenmişti. Ve işte şimdi yavru keçi sırtında pas rengi yeleğiyle, şeker kamışı gibi ince bacaklarıyla yürümeye çalışıyordu. Anne keçi parlayan nemli gözleriyle ilkbahar sabahını kucakladı. Güzel yavrusu için hece hece kendi kendini övdü. Hayır, tüm vadide onun yavrusundan daha güzel bir şey yoktu. Başını çevirip tekrar tekrar ona baktı ve: “Anasının güzeli! Senden daha güzeli yok!..” dedi.

Yavru oğlak siyah kadife burnunu yukarı kaldırdı, havada taze süt kokusunu yakalayınca adımladı, başını anasının karnının altına soktu ve anasının sıcak memesini ağızladı.

Yavru keçi ilkbahar günü güneşin sıcak memesinden emdi. Belki de anne keçiye öyle geldi. Dünya, parlayan iki gözün görebildiği boyutlarda küçüldü; anne keçinin gördüğü dünya tasavvur edilemeyecek kadar yeşildi; çünkü anne keçi için en aşikâr olan şey, tüy gibi sık ve yeşil otların her yerde boy atmış olmasıydı.

Biraz sonra anne keçinin kulağına tekenin boynunda taşıdığı pirinç çıngırağın sesi geldi. Bu boynuzlu, sakallı ve pas renkli yakışıklı, oğlağın babasıydı; fakat şu anda bu ayrıntı onu hiç de heyecanlandırmıyordu. Köy ötelerde, bayırın arkasındaydı. Oradan keçi sürüsü görünüyordu. Sürüyü önüne katan çoban bağırıp çağırıyordu. Teke, anne keçinin dün akşam kendisine oynadığı oyundan dolayı ona çıkışacaktı; fakat sırtında pas renkli yeleğiyle beyaz ve zarif oğlakçığı görünce öfkesi geçecekti. İnsan kalbi, yeni doğanların huzurunda hissettiği şefkati hiçbir zaman ve hiçbir şeyin huzurunda yaşamaz. Anne keçi bunun böyle olduğunu biliyordu; çünkü bu onun ikinci defa anne oluşuydu. Yavrusunu kandırarak aşağıya, keçi sürüsüne doğru yürüdü.

Uzayın ve yeryüzünün ebedî takvimiyle tuğyan eden bu ilkbahar günü, nice yüce bir olay gerçekleştirdiğini idrak edebiliyor muydu acaba? Duyuyor musunuz, keçi oğlak doğurmuştu! İlkbahar kendi tabiatı ve heyecanıyla anayı kutluyordu. Guguk kuşu yüz defa: “Oğ-lak! Oğ-lak! Oğ- ak!..” diye haykırdı; oğlağın üstüne düşmesin diye gökyüzünü payandalayan üç meşe ağacı onun geleceğini kehanetle tahmin etmeye girişti. Hafif bir rüzgâr fundalıkta bir şarkı tutturdu ki, bu şarkı da oğlak içindi; güneş kırmızı ağzıyla oğlağın tüylerini yaladı. Vadiden geçen tren düdüğünü çalarak anne keçiyi selâmladı.

Minnettar tabiat, değişmeyen takvimin içinde gerçekleşen bu doğuşun gizemini kutluyordu.

Dünya dönmeye devam ediyor. Kör güçler dünyanın hava boşluğunda ve orantıları bozulan yüzünde kasırgalar koparıyor.

Dişi geyik fundalıkta göz gezdirdi, güneşli yaylayı kolaçan etti ve kuşku duyulacak bir şey görmeyince küçücük yavrusuyla oradan çıktı. Yavru keçinin upuzun ayakları henüz kuvvetlenmediği için dengesini yürüyerek tutabiliyordu.

Dün akşamki doğum acılarından sonra dişi geyik acıktığını hissetti ve hırsla taze otlara saldırdı. Ara sıra zarif başını kaldırıyor, tabiatın sayısız sesine kulak kabartıyordu. Korkuyor; fakat siyah gözlerini saf, mülayim bakışı ve de tüm hisleriyle çevresindeki hayatın güzelliğini de kavrayabiliyordu. Güneş, otlar; kuşlar, kertenkeleler, beyaz kelebekler, sinekler, çiçek açmış yaban güllerinin kokusu… Fevkalâdeydi. Hayat! Kendini de bu bütünün içine ilave edersen doy doyabilirsen yaşamaya!

Dişi geyik, yavrusunu işte bu bütünün içine katıyordu.

Dünya dönmeye devam ediyor. Kör güçler dünyanın hava boşluğunda ve orantıları bozulan yüzünde kasırgalar koparıyordu.

Dişi geyik hisleri ve gözleriyle silâhlı adamı göremedi. Adam bir kenara durmuş, gizlice kendisini takip ediyordu. Bir ilkbahar günü içinde bu ne biçim bir düzendi! Onu yaratan, hayat veren doğal sorumluluğuna ve âhengine ne kadar ters düşüyordu bu eli silâhlı adam!

İnsanlığa, analığa karşı kurşun sıkmayı yasaklayan herhangi yazılı veya yazısız bir yasa olmalıydı! Muhakkak, muhakkak olmalıydı; ancak Allah’ın ve yasaların yasakladığı şeylerden başka en sık ne mi yapıyor insan?

İşte şunu! Adam, beklenmedik bir anda, isabetli biçimde ve düşüncesizce ateş etti. Dişi geyik son defa yavrusuna bakamadı; çünkü büyük ve yüce ilkbahar gününün muhteşem güzelliği yoğunlaşarak gözlerini kamaştırdı. Son olarak gözlerine bir geyik otu takıldı. Onun kırmızımtırak beyaz gözleri merhamet ve teessüfle kendisine bakıyordu. İncecik gövdesinin tepesindeki çiçeği konuşuyor gibi hareketler yapıyor ve dişi geyiğe:

“Ölme! Ölme! Ölme!” diye yalvarıyordu.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN