YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Depremde Ölen Kazak Kız
Güzin GÜVEN

 

Güzin Güven, 1971 yılında Yalova’da doğdu. İlk ve orta öğrenimi Yalova’da tamamladı. Bursa Sağlık Meslek Lisesi 1988-1989 öğretim yılında mezun oldu. Edirne Devlet Hastanesi’nde hemşire olarak göreve başladı. Gemlik-Umurbey Celal Bayar Sağlık Meslek Lisesi, Yalova Sağlık Müdürlüğü Ana Çocuk Sağlığı Şubesinde eğitim hemşiresi olarak görev yaptı. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremini Yalova’da yaşadı. Sağlık Bakanlığı Ankara Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü İlk Yardım ve Acil Bölümü’nü bitirdi. Halen Karamürsel Devlet Hastanesi’nde Sağlık Eğitimcisi olarak aynı zamanda Karamürsel Sağlık Meslek Lisesi Acil Tıp Teknisyenliği Bölümü’nde derslere girmektedir.
O tarihten beri hayatımı hep ikiye ayırırım. Yaşadığımız büyük travmanın ardından “Kimim, neredeyim, neden ben?” sorularıyla birlikte sanki dünya nimetleriyle ilgili her şey gözümde anlamını yitirir olmuştu. Şimdi o anları tekrar hatırlamaya çalıştıkça gözyaşlarıma hâkim olamıyorum.

Depremde birçok yakınım öldü. Amcamızın kızı ve iki fidanı, teyzemin kocasının bir yeğeni, çok yakın arkadaşlarım, komşularım…

Keşke zaman bizleri o geceye, o saate getirmeden önce kaybedeceklerimizi kulaklarımıza fısıldasaydı.

Belki akrabalarımızla, dostlarımızla daha uzun süre birlikte olur, sevdiklerimizi kendilerine mezar olacak mekânlarına göndermez, alıkoyardık. Hiç bitmeyen, her yeni gün tekrar başlayan işlerimizi, koşuşturmacaları bir kenara bırakır, dostlarımızla birlikteliğimizin tadını doyasıya çıkarırdık.

Bizi felaket gecesine getiren günün sabahında iş yerine gitmek üzere erken kalkmıştım. Hafta sonu, telefonda çok sevdiğim okul arkadaşımın düğün haberini alınca, Edremit’e gitmeye karar vermiştim. Arkadaşım, beni düğününde görmeyi çok istiyordu. Okulda birbirimize söz vermiştik; dört yıl aynı sınıfta okumuş, aynı yatakhanede onunla birlikte kalmıştım. Hayat ne kadar garip tesadüflerle dolu… Ben arkadaşıma gidemeyecektim ama arkadaşım o görüşmemizden bir ay sonra Balıkesir ekibinde görevli olarak bizlere yardıma gelecekti.

Nice hayatları alt üst eden 16 Ağustos 1999 tarihi, aslında hepimiz için sıradan bir gündü. Oturduğumuz evin ortanca ve güllerle dolu çok güzel bahçesi vardı. En büyük zevklerimden biri de işten eve gelince akşamüstü bahçeye çıkıp çiçekleri sulamaktı. Sokağımız sahile uzanan yol üzerinde olduğu için o saatlerde yürüyüşe çıkan, bisiklete binen büyük küçük insan kalabalığıyla dolardı.

Bahçemizin önünden geçen Nurten Ablamla, çocukları fark ettiğimde gülümseyerek bana baktıklarını bugün gibi hatırlıyorum. Sevinçten elimdeki hortumu bahçeye bırakıp bir solukta yanlarına koşmuştum. Annem de mutfakta benim sesimi duyunca merak edip balkona çıkmış, bizimkileri görünce o da işini bırakıp yanımıza gelmişti. Birbirimize sarıldık, özlem giderdik. Bir ay boyunca İzmir’e tatile gitmişlerdi. Annem onlara sarılırken bir taraftan da bu kadar uzun süre orada kaldıkları için söyleniyordu. Amcasının kızı olan Nurten Ablam, annemden iki yaş küçüktü. Çocuklukları, gençlikleri, kısacası uzun yılları beraber eskitmişlerdi. Birbirlerini iki üç gün göremedikleri zaman meraklanırlar, birlikte olabilmek için mutlaka plan yapar, hasret giderirlerdi.

Arkalarından sokaktan kayboluncaya dek bakarken “Oğlanla, kız bu sene iyice serpildiler,” demiştim anneme. Başak sarısı saçları, yemyeşil gözleriyle ikisi de çok güzeldi. Eğer ömürleri olsaydı, Irmak o sene lise son sınıfa, Çağla da lise ikiye gidecekti. Onları hayranlıkla seyrederken son bakışımız olduğunu nereden bilebilirdim.

İçim içime sığmıyordu. Gün boyunca bütün işlerimi bitirmiş, senelik iznimi almış, iki gün sonra Edremit’e gidecektim. Çok sıcak bunaltıcı günlerden biri daha geçiyordu. Yola çıkmadan önce birkaç eksiğimi tamamlamak için alışveriş yapmam gerekiyordu.

Evin önünde komşumuz Nimet Teyzeyle karşılaştım. Selamlaştık, kendisi kışın Ankara’da oturur, yazları buraya gelirdi. Sokağımızın hemen başındaki apartmanın üçüncü katında oturuyordu. Yanındaki genç kızı daha önce hiç görmemiştim. Çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, bembeyaz tenli bir güzeldi. Sanki bin yıl öncesinden Asya’nın bozkırındaki bir göçebe çadırından çıkıp gelmişti. Teyzeye “Kim bu, gözün aydın akraban olduğunu bilmiyordum,” dedim. “Torunum,” dedi. “Ankara’dan bu sabah geldi, sizler varsınız sağ olun; ama evin içinde de yalnızlık çok zor, başka bir ömürlü görmek istiyor insan. Sizinle aynı havayı teneffüs eden birinin varlığı evde iyi oluyor. Tanıştırayım sizi, bu Altınay, üniversite öğrencisi. Akşamları bundan böyle çıkar gelirsin, bir çay demler laflarız,” dedi.

Belli ki öğrenci projesiyle gelen kardeşlerimizdendi. Çok ilgi duymuştum. Öğrenci projesi başlayalı 7-8 sene olmuştu; artık gazeteler o projeden bahsetmiyordu. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri’nden bir Azerbaycan bana tanıdık geliyordu. Altınay Kazakistan’dan Ankara’ya üniversiteye gelince gönüllü ailesi onu, Ankara’da aynı apartmanda tek başına oturan Nimet Teyzeyle tanıştırmış, teyzenin kalbi bir müddet sonra Altınay’a çok ısınmış, kimsesi de olmadığı için, Altınay’a birlikte oturmayı teklif etmiş, bir müddet sonra, gönüllü ailenin de bu teklifi olumlu karşılamasıyla o da gelip teyzenin evine yerleşmiş.

Sevgili Altınay, bir üniversitenin Gazetecilik bölümünde, İkinci sınıfında okuyordu. Kazakistan’ın güneyinde Kentav şehrinde oturuyorlarmış. Babası o henüz bebekken evi terk etmiş, annesi bir daha hiç evlenmemiş, onunla ve ağabeyi ile birlikte yaşıyormuş. Hayatımızdaki bazı benzerlikler bu kızla aramda sanki bir bağ oluşturmuş gibiydi. Benim annem de babamla ayrıldıktan sonra hiç evlenmemiş, bana yıllarca hem annelik hem babalık yapmıştı. Alışverişten dönünce Nimet teyzelere gidip uzunca bir müddet sohbet etmiş, tüm bunları o gece öğrenmiştim.

Eve gitmek için izin istediğimde vakit epey ilerlemişti, bunaltıcı bir geceydi, o gece geç saate kadar annemle birlikte oturmuş, havadan sudan konuşmuştuk. Uyumak için odama geçtiğimde; hafızamızda derin yaralar bırakacak, bizleri büyük acılara gömecek yüzyılın felaketine sadece dakikalar kalmıştı… Büyük gürültüyle yatağımdan fırladığımı hatırlıyorum. En ünlü korku filmlerinde duyduğum ses efektleri, yerin altından gelen o korkunç homurtuların yanında çok basit kalmıştı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Korkudan odadan dışarı çıkabilmek için yürümeye çalışıyor; ama sallantının etkisiyle dengemi sağlayamıyordum. Tutunabilmek için duvara uzandığımda elbise dolabımın kapısı hızla kafama çarpmıştı, sersemlemiştim.

Nice ömürleri tüketerek ardından gözyaşı, çaresizlik, yalnızlık bırakacak uzun upuzun “45 saniye”...

O anda her şeyin bittiğini; artık son dakikalarımı yaşadığımı bir daha yeni bir günü, sevdiklerimi hiç göremeyeceğimi düşündüm. Büyük gürültüye karışan annemin haykırışlarını hiç unutamıyorum. Bir an önce dışarı çıkıp kurtulmamı istiyordu; ama yürümek ne mümkün, ayağa dahî kalkamıyordum. Odamdan anneme seslenerek onsuz dışarı çıkmayacağımı, kirişin altına girmesini söyledim. Nihayet, bitip tükenmek bilmeyen, bana bir asır kadar uzun gelen sallantı sona erdiğinde hayatta kaldığımız için Allah’a şükrettim. Sarsıntı bitince annem odama gelmiş, hemen dışarı çıkmamız için acele ediyordu. Odanın içinde karanlıkta kıyafetlerimi arıyor, bir türlü ne yapacağımı kestiremiyordum. Koridordaki buzdolabı, sallantının etkisiyle odamın kapısının önüne kadar gelmişti. Evimiz, dört katlı apartman binasının giriş katında olduğu için, çıkışımız üst kattakilere göre daha kolay oldu.

Sokak bağıran, ağlayan insanlarla doluydu. Herkes canını kurtarmak için apar topar dışarı çıkmıştı. Sokağımızda küçük bir çocuk parkı vardı. Etrafında bina olmadığı için, kalabalık orada yoğunlaşmıştı. Haberleşme hatları iptal olmuştu, elektrikler kesilmişti; ama çok yıldızlı, aydınlık bir geceydi. Toz ve dumanın birbirine karıştığı gecenin içinde ambulans ve itfaiye araçlarının sirenleri acı acı bağırıyordu.

Nimet Teyzeler’in apartmanlarından başka sokağımızda çöken bina yoktu. Maalesef depremin bıraktığı esas izleri görüp öğrenmemiz birkaç saat sonra olacaktı. Depremin şokunu henüz atlatamadan, artçı depremlerle devamlı sarsılıyorduk, her an üzerimize binalardan bir şey düşecek korkusuyla bina yakınlarına yaklaşamıyorduk. Sokaklar yere düşmüş saksılar, çatılardan fırlamış kiremitler ve cam kırıklarıyla doluydu. Şehrin ilk ışıklarıyla birlikte depremin acı faturası da ortaya çıkmıştı. Nimet Teyzeler çıkmaya fırsat bulamadan bina üzerlerine çökmüş, daha sonra öğrendiğim kadarıyla Altınay’ın üzerine kolon düşmüş, kızcağız oracıkta son nefesini vermiş.

Enkazın etrafında onlara ulaşmanın ümidini taşırken gelen kötü haberlerle devamlı yıkılıyorduk. Maalesef Altınay’a depremin ilk akşamında ulaşılabildi. “Acaba ölenler arasında daha kimler var?” diye düşünmenin ızdırabını tarif etmem mümkün değil…

Bu düşünceler içerisinde, kalabalığın arasından Hacı Mehmet Ovası ile Hastane yolunda çok sayıda binanın çöktüğü haberini öğrendiğimizde bu sefer de hızlı adımlarla Nurten Ablalar’ın evinin yolunu tutmuştuk. Annemle aynı anda, aynı şeyleri düşünmüş; ama birbirimize söylemeye cesaret edememiştik.

Evin yakınlarına geldiğimizde heybetli binalarının çatısını bir türlü göremeyince içime ateş düştü. Korku ve endişe yumağı sanki tortop olmuş, üzerime çökmüştü. Yol kenarındaki altı katlı binanın yerinde koskocaman moloz yığını duruyordu. Yıkıntının etrafında deli gibi dolanmaya başlamış, ne yapacağımı bilemiyordum. Önce büyük bir şaşkınlık, ardından çaresizlik duygularıyla birlikte birden gözlerimden yaşlar boşanmaya başladı. Ümitsizce yere çöküp bağıra bağıra ağladığımı hatırlıyorum. Sevdiklerimiz, yakınlarımız belki de o anda canlı olarak enkazın içinde, bizler de onların üzerinde hiçbir şey yapamıyorduk.

Meğer insanoğlu ne kadar çaresiz, ne kadar zavallıymış. Etrafımızda sadece çöken bir bina yoktu ki sağımız, solumuz, arkamız toz duman bulutu içinde duran harabelerle doluydu. Hangisine yetişebilecek, kimleri kurtaracaktık. Çok sonraları Yalova’nın depremde büyük zarar gördüğü haberi; ancak öğle saatlerine doğru haber ajansları tarafından doğrulanmış. Ağır iş makineleri bölgeye sonradan gelmişti.

Enkazda çalışırken yanımda bir ambulansın durduğunu fark ettim. Görevliler hastaneye hangi yoldan gidebileceklerini soruyorlardı. Bursa’dan bize yardıma gelen ilk ekiplerden biriydi. Dikkatli baktığımda daha önce aynı hastanede çalıştığım arkadaşlarım olduğunu görünce gözyaşları içinde onlara sarıldım. Hastaneyi bulamayacak kadar yolların kötü olduğunu bildiğimden zaman kaybetmemeleri için onlara rehberlik yapmak amacıyla ambulansa atladım. Enkaz yığınına dönüp baktığımda ağlayarak “Yeğenlerim nasılsa buradan sağ çıkamayacaklar, cesetlerine çok zor ulaşacağız. Ben de sizinle gelip hiç olmazsa sağ kalan yaralılara yardım ederim,” demiştim. Her sokağını bildiğim doğduğum, büyüdüğüm şehri tanıyamaz olmuştum. Sokaklar savaş filmlerinde gördüğüm yerleri andırıyordu. Binalar bir gecede yaşlanmıştı, yüzleri kırışmış insanlar gibi bizlere bakıyordu. Koskocaman labirentin içine girmiş gibi çıkış yolunu bulmaya çalışıyorduk. Hastaneye varışımız kolay olmadı.

Üçüncü büyük şokumu hastane bahçesinden içeriye girdiğimde yaşadım. Koşuşturan sağlık personeli, yerlerde yatan ölüler, yaralılar, ambulansların çığlıkları insan selinin içinde adım atmakta güçlük çekiliyordu. Hastane önündeki arkası soğuk hava deposu olan tırlar üst üste yığılmış cesetlerle doluydu. O manzara karşısında dehşete kapıldım.

Ceplerimi tıbbî müdahalede kullanabileceğim malzemelerle doldurarak kalabalığın içine karıştım. Gözümün önünde kaç hayatın bir mumun alevi gibi sönüp gittiğini, ellerimin altında sonsuzluğa doğru gidişlerini çaresizce seyrettim. Vücudumun salgıladığı adrenalinin etkisiyle durmadan çalışıyordum. Tâ ki bir ara fenalaştığımı etrafımdakilere “Ne olur bana biraz su verin,” dediğimi hatırlıyorum.

Kendime geldiğimde yine çalışmaya başladım. Saatini, süresini bilmiyorum; ama akşam olmuştu. Biz yine devam ediyorduk.

Ertesi gün Mesa konutlarının arka tarafında Hacı Mehmet Ovası’ndaki yerleşim yerine ambulans ihtiyacı olduğu haberini alınca doktor arkadaşımla görevli olarak çıkış yaptık.

Bulunduğumuz yerde ayakta duran birkaç bina vardı. Onlarda ağır hasar görmüştü. Bölgeye Sivil Savunma Ekipleri ile o zamana dek adını hiç duymadığım Akut ekipleri de gelmişti. Havanın aşırı sıcak olması, cesetlerden yayılan ağır kokular etrafı sarmaya başlamıştı. Canlıya ulaşabileceğimizi ümit ettiğimiz enkazın başında beklerken bir arama kurtarma görevlisi beni yanlarına çağırdı. İki kişiye ulaşıldığını, yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etmemi istiyordu. Görevliyle birlikte enkaza girerek gösterilen yere indim. Bir anne bebeğini koluna yatırmış hareketsiz bir şekilde duruyordu. Anlaşılan yavrusunu emzirmeye çalışırken kaçmaya vakit bile bulamadan evlerinin kolonu üzerlerine düşmüştü. Çocuğuyla birlikte oracıkta sonsuz uykusuna yatmıştı.

Hastanedeki işlerimden biraz zaman kaldığında yeğenlerimin ve komşularımızın bulunduğu enkaza gidiyordum. Annem oralardan bir an bile ayrılmadı, son zamana kadar ümidini hiç kaybetmedi.

Enkazların etrafı moloz yığınlarının arasından çıkarılmış eşyalarla doluydu. Sevgili Çağla’ya hediye ettiğim dantel bluz yakasıyla, krem rengi pantolon da yan yana duruyordu. Her şey tek tek çıkmaya başlamıştı; ama bizimkilere hâlâ ulaşamamışlardı. Eniştemin ellerini göğe doğru kaldırarak “Ya rabbim ne olur, hiç olmazsa bana birini bağışla,” diye yalvarmaları hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Üçüncü gün Çağla’nın, dördüncü gün Irmak ile annesinin tanınamayacak kadar değişmiş cansız bedenleri enkazdan çıkartıldı.

Yakınlarımın cesetlerine bakmaya hiç cesaret edemedim. Onları, hep son gördüğüm gibi bahçenin önünde bana gülümseyerek bakarlarken hatırlamak istedim. Nereye baksam ayrı bir dram yaşanıyordu.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN