Feryadım
Sultanmahmut TORAYĞIRULI

Sultanmahmut TORAYĞIRULI Kökşetav’da doğdu, Kereküv (Pavlodar) vilayetine bağlı Bayanavıl’da öldü. Okuma yazmayı babasından öğrendikten sonra 13 yaşında
köy hocasından ders aldı. O sırada şiir yazmaya da başladı. 1912 yılında Troitskiy’e gelip buradaki Yavşev Medresi’ne girdi. Fakat verem
hastalığına yakalanarak tahsili bırakmak zorunda kaldı. Şehre yakın köylerde yazın çocuk okuttu, kışın şehre geldi.
1912-1913 yıllarında Okıp Jürgen Jastarğa, Talaptarğa, Okuvdağı Maksat Ne, Anav-mınav, Mağınasız Meşit, Jarlav, Dosıma Xat, Şığamın Tiri Bolsam Adam Bolıp, Tüsimde, Jazğı Kayğı, Kımız, Keşegi Tüs pen Bügingi İs, Şakirt Oyı şiirleri ile Zarlandım, Öleñ Am Aytuvşılar, Avırmay Esimnen Jañılğanım, Kazak Tilindegi Öleñ Kitaptarı Jayında gibi hikâye ve makaleler yazdı. 1913-1914 yıllarının kışında Aykap dergisinde çalıştı ve yazdıklarının bazılarını bu dergide yayınladı. 1914 yılında Aykap’tan ayrılarak yeni bir dergi çıkarmak istedi fakat yapamadı. Yazın Bayanavıl’a giderek Şoñ Serikteri adlı bir eğitim derneği kurdu ve kendisi gibi okumak isteyen gençlere maddi destek olmak istedi fakat bunda başarılı olamadı. Bu sırada Endigi Betkalıs, Sımbattı Suluvğa, Kız Süyüv, Gülayim, Lanet Bultı Şatırlap, Ömirimniñ Vadesi, Jan Kalkam, Gül gibi şiirlerini yazdı ve Kamar Suluv adlı romanını bitirdi. Nisan 1915’te Zaysan’a gitti ve Şamsuddinov’un evinde kalarak Kim Jazıktı romanını yazdı. 1916 yılının güzünde Semey’e gitti. Dersler çoktan başlamış olduğu için Tomsk’e döndü. Fakat sağlığı bozulduğu için çalışamaz sadece kursa devam etti. 1917 yılında Semey’de işe girer. Sağlığı enikonu bozulunca her şeyi bırakıp köye çekildi. Bu sırada Şal men Kızğa, A Düniye, Jas Jürek, Sarıarkanıñ Jañbırı gibi şiirleri yazdı. Kedey ve Adaskan Ömir destanlarını 1919 yılında bitirdi.
Eserleri: Tolık Şığarmalar Jıynağı. Kızılorda, 1933; Tañdamalı Şığarmaları. A., 1957. Şığarmaları, 1-2 Tom. A., 1993.
Roman denebilir buna1912-1913 yıllarında Okıp Jürgen Jastarğa, Talaptarğa, Okuvdağı Maksat Ne, Anav-mınav, Mağınasız Meşit, Jarlav, Dosıma Xat, Şığamın Tiri Bolsam Adam Bolıp, Tüsimde, Jazğı Kayğı, Kımız, Keşegi Tüs pen Bügingi İs, Şakirt Oyı şiirleri ile Zarlandım, Öleñ Am Aytuvşılar, Avırmay Esimnen Jañılğanım, Kazak Tilindegi Öleñ Kitaptarı Jayında gibi hikâye ve makaleler yazdı. 1913-1914 yıllarının kışında Aykap dergisinde çalıştı ve yazdıklarının bazılarını bu dergide yayınladı. 1914 yılında Aykap’tan ayrılarak yeni bir dergi çıkarmak istedi fakat yapamadı. Yazın Bayanavıl’a giderek Şoñ Serikteri adlı bir eğitim derneği kurdu ve kendisi gibi okumak isteyen gençlere maddi destek olmak istedi fakat bunda başarılı olamadı. Bu sırada Endigi Betkalıs, Sımbattı Suluvğa, Kız Süyüv, Gülayim, Lanet Bultı Şatırlap, Ömirimniñ Vadesi, Jan Kalkam, Gül gibi şiirlerini yazdı ve Kamar Suluv adlı romanını bitirdi. Nisan 1915’te Zaysan’a gitti ve Şamsuddinov’un evinde kalarak Kim Jazıktı romanını yazdı. 1916 yılının güzünde Semey’e gitti. Dersler çoktan başlamış olduğu için Tomsk’e döndü. Fakat sağlığı bozulduğu için çalışamaz sadece kursa devam etti. 1917 yılında Semey’de işe girer. Sağlığı enikonu bozulunca her şeyi bırakıp köye çekildi. Bu sırada Şal men Kızğa, A Düniye, Jas Jürek, Sarıarkanıñ Jañbırı gibi şiirleri yazdı. Kedey ve Adaskan Ömir destanlarını 1919 yılında bitirdi.
Eserleri: Tolık Şığarmalar Jıynağı. Kızılorda, 1933; Tañdamalı Şığarmaları. A., 1957. Şığarmaları, 1-2 Tom. A., 1993.
Fıkra gibi her bir sözü.
Kurulmuştur cahiller için ayna gibi,
Ne çare kör olduktan sonra gönül gözü.
Bunu okuyan kandaş, kardeşler,
Kendileri sarhoş, gönülleri değilse taş,
Acıklı hâlleri için dökerler kanlı yaş.
Bilim ve sanat sahibi kandaşı
Canını verdin, yurdun için bayrak taşıdın.
Çabuk yetiş, elinden geldiğince çalış,
Çünkü ateşler içinde yanıyor kandaşın.
Arkasından ne faydası var ağlamanın?
Bozkırda yaşayan Kazak çocukları üç yoldan birini seçerler. Birincisi: Küçüklüğünde okuyup bir kelime bile öğrenmediği için elifi görse mertek sanır, hayvan gibi yiyip içer, hayvan peşinde vaktini geçirir, dedikodu ve kovculuk yapar, ağza alınmayacak, insanın tüylerini ürperten nice melânet işlerle gününü gün eder.
İkincisi: Eski hoca ve mollaların yolundan giderler. Bunlara söz bir tarafa, kurşun bile tesir etmez. Çünkü beyinleri sulanmıştır, akılları karmakarışıktır.
Rahmeti bol Allah acıyıp merhamet etmezse bu iki derde müptela olmuş kandaşlarımıza, hiçbir tabibin yardım edemeyeceği gün gibi aşikârdır.
Üçüncüsü ise bizleriz. Bizler de bozkırda yaşayan Kazak gençleriyiz. İlkin eski molla ve hocalardan ‘elif üstün en’ ‘ebced’ okuduk; fakat bunu çoğumuz bitiremedik. Biraz iyilerimiz, Kesik Baş ve Takı Aceb gibi faydasız kitapları bitirmek için kafa yordu, dirsek çürüttü. Hayatımızın en güzel, en verimli altın yılları boşa geçti; kafa karışıklığı yanımıza kâr kaldı. O vakitler, mektebe giderken ayağımız geri geri giderdi; ne yapacağımızı bilmezdik; şaşkın bir hâldeydik. Bunun sebebi hoca mıydı, biz miydik, okuduğumuz kitaplar mıydı? Ne olursa olsun, kimin umurundaydı! Adımız ‘talebe’ idi ya, o bize yeterdi! Fakat Allah döktüğümüz gözyaşını görüp hâlimize acıdı da o dönemde ciddi medreseleri bitirmiş ‘usûl–i tâlim’ görmüş hocalar akın etmeğe başladı memleketimize.
Eski kafalı Kazakların, disiplini ve düzeni sevmedikleri; disiplinden, düzenden ve doğruluktan söz edenlerden hoşlanmadıkları; bu yüzden de bir araya gelmemekte ısrar ettikleri herkese malumdur. Bu hocalar, halkı gaflet uykusundan uyandırmak, dirlik ve düzenliğe çağırmak, iyilik ve güzelliğe sevk etmek için ellerinden geleni yaptılar, canla başla çalıştılar. Fakat artık kana işlemiş, tabiat hâline gelmiş, ata mirası olmuş cahillik yakın zamanda halkın yakasını bırakacak gibi görünmemektedir. Yaptıkları hiçbir şeyi bin kişiden biri bile anlamadı; birçoğu dedikoduya, hocaları kötülemeye ve karalamaya başladı. Bundan dolayı disiplinli ve sistemli öğretim müfredatı yerleşemediyse de hocaların olağanüstü gayretleri, her türlü güçlüğe göğüs gererek çalışmaları sayesinde yavaş da olsa ülkemizde ilim ve sanat yayılmağa başladı.
Okuyup bir şeyler öğrenmeğe başladıktan sonra eski zor ve meşakkatli günlerimize göre bizim de gözümüz açıldı; böylece rahmet nurunun saçıldığını görerek sevinçten uçtuk âdeta. Eskiden bunların hiçbiri düşümüze bile girmezdi! Hey gidi günler hey ve zavallı bizler! Gözümüz gönlümüz açıldı, aşkımız şevkimiz arttı, her gün ileri doğru bir adım attık, karanlıktan aydınlığa doğru koştuk. Cehalet dumanını dağıtıp sağımıza solumuza bakmadan koşarken cehalet karanlığına saplanmış birine takıldık, aşkımız şevkimiz kırıldı, olduğumuz yerde kalakaldık! Allah, bize yine acır da bundan kurtulur muyuz? Yoksa bedbahtlar olarak karanlıkta mı kalırız? Sonunu Allah’a havale ediyoruz, lâkin çok büyük bir felakete uğradık. Bu felaketin merhameti ve insafı yoktur; gidişat çok kötü ve korkunç görünmektedir.
İlim ve sanat erbabı muhterem kardeşlerim! İyi hâllerimiz de kötü hâllerimizi de, başımıza gelen felaketleri de, eksiklerimizi ve hatalarımızı da dile getirmeliyiz. Böylece karanlıktan kurtulamayışımızın, yerimizde sayışımızın sebeplerini tespit ederek hiçbir şey yapamazsak bile derdimizi ortaya döküp rahatlamış oluruz.
Şair Akmolla;
“Erin hâli bilinir söz söylerse
Kimin hâli bilinir boş boş bakıverirse” dememiş midir?
Bizler yeni fikirli Kazak öğrencileriz. İlim öğrenmeğe istekliyiz, hevesliyiz; çok gayretliyiz. Hocamız birçok şeyi yavaş yavaş anlattığı için gözümüz yeni yeni açılıyor. Her şeyi anlayacak kadar zihnimiz de var; cehaletten gelen büyük afetlerden korunursak, ilim ve sanat öğrenerek ileride halkımıza ve milletimize faydalı birer fert olmak gibi yüce bir hedefimiz de var.
Çünkü talihimiz yaver gitti de öğretmenlerimiz düzeldi; öğretim de, ilim de bir disiplin dâhilinde yavaş yavaş düzelmektedir. Doğru ilmi, doğru hocadan okuyan talebe neden düzelmesin?
Ancak, dedelerimizin ve babalarımızın bizi okutmağa niyetleri yok. Yani onların, niyetleri henüz düzelmedi. Bizi, doğru dürüst okutmak niyetinde olmadıklarını şuradan biliyoruz: Mektebe başlayacağımız gün, bizi hocaya götürüp kendileri teslim etmiyorlar. Fakat şunları söylemeyi de ihmal etmiyorlar bize:
- ... filanca, bilgisi derin, büyük bir hoca tutmuş. Yavrum, havalar sıcak, şu sıralar iş de yok; ara sıra derslere katıl da bir şeyler öğren. Şu anda sığır ve koyun peşinde de değilsin. Burada gezip boşu boşuna çizmeni eskiteceğine, hiç olmazsa mektepte namaz dersindeki eksiklerini giderirsin. İş zamanı, gitmeyiversen de olur...
- Ben nasıl gideyim, baba? Götürüp siz teslim etseniz olmaz mı? diyecek olsanız cevap hazır:
- Hele bak şu kendini bilmezin sözüne! Yalnız gitmeğe korkuyor musun? Seni kimse yemez! Korkuyorsan falanca ile birlikte git; o tanıtır seni hocaya. Bu, filancanın oğlu, sizden ders almak için geldi, der. ‘Baban nerede?’ diye soracak olursa, ‘Evde yok, bir işe gitti; sonra gelir hocanın duasını alırım, dedi.’ deyiver. Tabii sorarsa... Sormazsa sesini çıkarma! Bu hoca, verirsen alıyormuş, vermezsen hiçbir şey istemiyormuş... Kendim gidip her meseleyi anlatırdım, lakin bugün başım çok ağrıyor.
- Baba, biz hangi kitabı okuyacağız? Hocamızın tavsiye ettiği kitapları bize kitap alır mısınız? diye sorsanız;
- Bak şunun salaklığına! Okuyacaksan masraf etmeden, kitap filan almadan şuradaki mevcut kitapları okusan yetmiyor mu? Sana beş yıl boyunca okuyacağın bir kitap bulup veririm... Atalarımızdan biri Kara Hoca’dan yalvara yakara bir at vererek almış... Çocukluğumuz da biz de şahit olmuştuk; merhum Kara Hoca gözlüğünü takarak okurdu o kitabı, gibi sözlerle kafamızı karıştırır. Hiçbir faydası olmayan, beş yılda değil on yılda da zor bitirilecek, bir kişinin zor kaldırdığı, başı sonu belli olmayan, küf kokusu iflahımızı kesen kırk parça el yazması kitabı sırtımıza yükler... Bunu okursak nasıl adam oluruz?
Kafamız karmakarışık olur, çiçek gibi solar gideriz.
- Eğer bizi kendileri götürüp teslim edecek olsalar, çizmelerini çıkarmadan içeri girerler ve selamünaleyküm deyip parmaklarının uçlarıyla hoca ile tokalaşırlar. Ayaklarını uzatıp oturduktan sonra öksürüp aksırırlar, boğazlarını temizlerler, sağa sola bakarlar; hiç kimseyi dikkate almadıklarını bu şekilde ortaya koyarlar; sonradan görme, kibirli zengin olduklarını ifade etmiş olurlar. Sonra şöyle der:
- Evet, hoca efendi! Oyun oynayarak elbise eskiteceğine mektep görsün diyerek oğlumu size getirdim. Daha evvelden şu kitabı okuyordu; merhum Arkar Hoca ‘Oğluna armağan edersin.’ deyince bir koç vererek hem duasını hem de bu kitabı almıştım. Şükür! Oğlumun herhangi bir kusuru yok; Allah bugün mektebe gelmeyi de nasip etti. Sağlam yeri kalıncaya kadar bu kitabı okutursunuz oğluma... Bu sözler üzerine hoca şu karşılığı verir:
- Bu tür boş hikâye kitaplarının, çocuğun aklını karıştırıp beynini sulandırmaktan başka faydası olmaz. Zarurî olan iman, edep ve din hükümlerini öğreten, hem de zihin açan ve anlaşılması kolay hem de zamana uygun kitaplar çok artık. Evvelâ onları okutmak lazım. Yoksa boşu boşuna bağırmaya, şarkı söylüyormuş gibi kendinden geçmeye okumak demek zordur. Çünkü okunan şeyler boğazdan aşağıya inmeyen kuru bir feryattan ibaret kalır.
Bu sözlere de söylenerek şöyle cevap verirler:
- Allah, Allah! Genç hocaların şu sözleri yok mu! Bu kitabı okutuver! Bizim çocuk, kitap seçmez. Faydasızdı da eski hocalar bilmeden okuttu mu bunları yani? Şu yaşıma kadar kitap seçen hoca görmemiştim... Siz söylediğiniz için beş on kuruşu esirgemeyiz canım... Ama bu kitabı göz ardı etmeyin; bir okutup görün. Yoksa bizim oğlan, kitap yırtan bir çocuk değildir. Daha önce de mektep gördü. Yaşı da çok küçük sayılmaz. Kitabınızı kirletmez, yırtmaz; sırf okumak için verirsiniz herhâlde...
Kısacası hoca, meseleyi anlatıncaya kadar epey bir gürültü olur. Böylece akşam olur ve diğer çocuklar da ders yapamazlar. Nihâyet hocanın söylediklerini anlayarak kabul eder. Fakat ne kadar anladığı da şüphelidir:
- Hocam, öyle ise siz kendi kitabınızı okutun; parasını sonra alırsınız. Hocam, benim koç oğluma bir dua edin de biz gidelim artık.
Duadan sonra ‘Amin, amin!’ diyerek ellerini yüzüne sürer ve çok ciddi biriymiş gibi:
- Artık siz elinizden geleni yaparak okutursunuz oğlanı, der. Sonra da çok önemli bir yapmış büyük bir insan gibi şişinerek çıkarlar.
Hocanın dediklerinden bir şey anlamayan ise:
- Yahu bu âhir zaman hocaları da bir acayip! Öyle dik başlılar ki söz de anlamıyorlar! der, elimizden tutup sürükleyerek dışarı çıkarır bizi. Hocanın da okulun da sövmedik yerini bırakmaz. Ayrıca her yerde:
- Filan hoca, şöyle şöyle yaparak bozulmuş. Bana şöyle bir yanlış fetva verdi, diyerek insanın tüylerini ürperten yalan ve iftiraları sıralamayı da ihmal etmez. Böylece halkı iğfal eder ve elifi görse mertek zanneden kara cahilleri hocanın peşine düşürürdü.
Beş on tıyına kıyamadığı için hoca ile kavga ederek “Artık bir daha yüzümüzü zor görür!” deyip bizi sürükleyerek eve getiren, evde aşık ve top oynatan, koyun güttüren, her türlü kötü alışkanlığı öğrenmemize sebep olan bu babalarımız suçlu olmuyordu da okuyup öğrenmeğe en uygun çağında çocuğa, onu insan sırasına sokacak faydalı kitaplar okutacağını söylediği için hocamız suçlu oluyordu maalesef!
Eğer, kitap al diye devamlı yalvarıp ağlayarak başının etini yiyecek olursak bütün bütün keyfi kaçar; bir tıyın verirse canı çıkacakmış gibi olur; on tıyını, yirmi tıyını bir sığırdan daha değerli görür, iyice öfkelenir, gözlerini belerterek bakar ve ödümüzü koparır. Bir çocuğun bir kitabı bitirdiğini işitecek olursa hemen gider, sadece okumaya aldığını söyler, yalvarıp yakararak kitabı alır getirir... Eğer vermeyecek olursa:
- Alacağın olsun! Senin de bir işin düşer bana! diyerek kendince kızar alınır... Sonra ata biner; eski Akkoca Hoca, Hocamberdi Hocaların kırk parça olmuş, gövermiş, başı sonu belli olmayan, darmadağınık yazmasını getirir:
- Yazısı ne kadar da iri. Kâğıdı da kalın... Ne de olsa büyük velilerden kalmış mübarek kitap, diyerek kitabı şöyle bir sıvazlar ve sözüne devam eder: Uğur getirir yavrum; sen en iyisi bu kitabı oku.
Böylece başımıza büyük bir bela sarar. Eğer, hocamız bu kitabın uygun olmadığını söyledi diyecek olursak:
- “Ahmak, câhil! Görünme gözüme! Ne yani, eski hocalar, mollalar bilmeden mi okuttu bunları?! Bu zamane hocaları da bir başka! İlle de kendi kitaplarını satmak isterler. Bunu bilmeyen çocuk yok burada. Hocanın malına kıran mı girdi? Kendi menfaatini bile düşünemiyorsun; bu kitaptaki bilgi de yeter sana... Eskiler, bu kitabı okuyarak molla olmuşlar. Hoca, bu kitabı okutmayacaksa mektebi bırak gel. Zaten hocanın okuttuğu şeylerden hiç memnun değilim. Allah’ın elifbasını okutmadan, okumayı çabuk öğrenecek diyerek saksağan gibi ‘ata’, ‘tata’ gibi birtakım şeyleri okutuyor. Eskilerin ‘ebced’ ve ‘hevvez’ini tamamen unutmuş görünüyor. Böyle öğrenilecek okuma yerin dibine batsın! Şu yaşa geldim, ‘ağa’, ‘yaka’ gibi şeylerle okuma öğrenildiğini işitmedim. Kıyamet yaklaştıkça daha neler göreceğiz bakalım? Eski mollaların anlattığı âhir zaman hocaları bunlarmış meğer, der.
Yanında usul–i cedidin faydasını anlamış gönül gözü açık biri:
- Öyle demeyin... Bundan önce atalarımız, Karabay Molla, Konır Hoca gibi hocaların elinde dört beş yılda Heftiyek’i yüzünden bile doğru dürüst okuyamadan dolaşmıyorlar mıydı? Yanılmıyorsam bu hoca üç aydır ders veriyor. Fakat çocuklarımızın yazısı matbaa yazısı kadar düzgün; kitabı ve Kur’ân’ı bizden de iyi okuyorlar. Mektebe yeni başlamalarına rağmen sizin çocuklar da okuyup yazmağa başlamışlar. Jumay ve Şalabay’ın beş altı yaşındaki parmak kadar çocukları da yaz desen yazıyorlar, mektupları teklemeden okuyorlar. Bu sistemin hem hafif hem kolay hem de neticeyi çabuk alan bir sistem olduğunu bunlardan anlıyorum ben. Evvelden mektebe git deyince çocuk kendinden geçer, ağlamağa başlar, âdeta tir tir titrerdi. Şimdi ise yemeğine bile bakmıyor, mektebe gidiyorum diye uçuyor sanki. Senin sevmediğin ‘ağa, yaka, ata, katı’ya gelince: Bunları namazda oku demiyor ya hocalar. Yahut bunları kelime-i şahadet gibi tekrar et de demiyorlar. Heftiyek’ten, Kur’ân’dan uzak dur, namaz kılma, oruç tutma da demiyor. Bilakis bunları çabuk öğrenmemizi, okumamızı sağlayan bir sistem bu. Dini, çocuklarımıza öğretme meselesine gelecek olursak: Eski sistemde on yıl okudum, Muhtasar’ı7 bitirdim. Buna rağmen imana dair konuları çok iyi bildiğimi söyleyemem. Dilimizin söylediğini aklımız anlamadı, boşuna papağan gibi tekrar ettik durduk bazı şeyleri; bu şekilde vaktimiz boşa geçti. Hoca ve mollaların paramızı pulumuzu almak için bilmediği dinî konuları bile hoşumuza gidecek şekilde açıklayarak bizi aldattıkları, yoldan çıkardıkları artık yeter. Doğru, gerçek hocalar çoğalırsa halk artık onlara inanmayacaktır. Onların gerçek düşmanları olduğunu anlayacak, duasını almak, malını mülkünü vermek, onlara hürmet göstermek şöyle dursun eski aldattıklarını, yoldan çıkardıklarını yüzüne vuracak, hatta onlara bağırıp çağıracak, onlarla alay edecekler; onlara dünyayı dar edeceklerdir. Rabbim, bilgili kişileri çoğaltsın da onların da küçük kıyametleri kopsun diye dua edelim. Güya okuyoruz diyerek uğuldayıp bağrıştığımız yeter artık. Şimdi bütün gayretimizle okumalıyız, bilgi edinmeliyiz, bütün samimiyetimizle ilim ve sanat öğrenmeliyiz. Hocaya gerekli olan her şeyi kendimiz bulmalıyız. Tırpancı bile tırpansız, bileğisiz, tırmıksız, azıksız çalışamaz. Bizden başka bütün milletler, çocuklarını okutmak için mallarını, hatta canlarını ortaya koyuyorlar. ‘Allah’ın sevdiği’ biz Kazaklar ise on tıyına kitap almayarak başkasından istiyoruz; ya da hocayı kötülüyor ve çocuğu eve getiriyoruz. Evde çocuğa koyun güttürüyoruz, aşık ve top oynatıyoruz; böylece onu ahmaklığa teşvik ediyoruz. Bu tam bir hayvanlık değil mi? Allah nasıl yüzümüze baksın bizim? dediğinde de cevap hazır:
- Vay vay vay! Bak hele şuna! Eski hocaların ‘Bazıları, yumuşak yumuşak konuşur ve yapacağını yapar. Bu, büyük bir hiledir. Bu tür insanlara asla yaklaşma.’ dedikleri bu olsa gerek. Bu, düpedüz atalarımızın piri olan hocaları kötü, işe yaramaz insanlar olduğunu iddia etmektir! Estağfurullah! Tövbe! Allah korusun! Allah’ın gazabına uğrayacağız! Hadi git, kimde okuyacaksan oku; sadece bozulmakla kalma şeytan ol! Mektebi bugün bitirsen, ilmi hatmetsen de kitaba bir tıyın bile vermem. Kendi hâline bakmadan aynen Ruslar gibi bilgiçlik taslayarak bana akıl öğretiyor! Kimsenin beş para etmez sözlerine ihtiyacım yok! Çocuğumu nasıl okutacağımı ondan mı öğreneceğim? Eğer gerçekten o kadar bilgili ise evvelâ kendi eksiklerini tamamlasın! Bütün parasını gazete mi, dergi mi her ne bela ise Rus oyuncaklarına verip kendi çocuklarını salaklaştırdığı yetmiyormuş gibi aklı sıra beni aldatarak benim çocuklarımı da ahmaklaştırmak istiyor. Zavallı, bunu bilmeyecek kadar deli mi sanıyor beni? Boş ver oğlum, uyma bunlara! Seni çekemedikleri için böyle konuşuyorlar. Yoksa benden başka kim düşünür seni...
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV


