YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Gaz Lambası
Şadman ATABEK
Çeviren: Esra Yavuz

Ne zaman köye gelsem okulun yanından geçerim. Eskiden bu bina köyün en güzel yapısıydı. Şimdi duvar ve tavanları kirlenmiş, çatının eski tenekesi kararıp, çürümeye başlamış.

Köy merkezinde çağdaş bir okul kurulunca, eskisi sekiz yıllığa döndürüldü. Şimdi köyde iki tane okul var.

Ne zaman o kendi okuduğum okulun yanından geçsem heyecanlanırım. Geri gelmeyen, tekrarı olmayan çocukluk hatıraları gayri ihtiyari gözümde canlanır.

Anamın söylediğine göre, “şehirde yaşayınca, yüreğim katılaşmış”. Ama değerli okulumu gördüğümde heyecanıma engel olamıyorum. Adımlarım bana itaat etmiyor, elimde olmadan rahatlayıp, sakinleşiyorum. Okula giresim geldi; ama niyeyse girmedim… giremedim…

Bu sefer köye akşam çöktüğünde girdim. Okula yaklaştığımda aklını yitirmiş esrarkeş gibi sallanmaya başladım. Sonunda, o bilindik bina da arkada kaldı. Bu da gönlümde garip, beklenmeyen bir istek uyandırdı. Yavaşça arkama döndüm.

Okulun avlusunda tanıdık ihtiyar bekçiye rastladım. Samimi bir şekilde selamlaştık. Oğluyla aynı sınıftaydık. Zavallı yaşlanıp, biraz kamburlaşmış. Çiçek goncalarını, meyve çağlalarını koparan biricik yavruları homurdanarak korkutan kişiye artık benzemiyordu.

Okulun tam karşısı hayranlık uyandırıcı elma bahçesiydi. Tahminen, bahçe de ömrünü tamamladığı için, yerine pamuk ekilmiş. İşlek yola yakın olduğundan olsa gerek, pamuğu kalın toz toprak basmış. Biraz ötedeki kocaman oyun alanının yarısı kolhoz ahırına katılmış. Çiçek bahçesi yanındaki havuz nedense kupkuru, kenarları yıkılmaya yüz tutmuş, altını ot basmış. Bu havuzu biz kazmıştık. Kendimiz kazdığımız için mahvolmuştuk. Orada hiç kimse havuzun niçin planlandığını anlatmamıştı. Kendi kendimize, havuz yangın çıksa söndürmeye ya da balık üretmeye gerekli, diye düşünmüştük. Yer taşlıktı, havuz bitene kadar ellerimiz kabarmış,ellerimizin derisi soyulmuştu.

Bekçinin, zamansız ziyaretimden dolayı biraz şaşırdığını hemen hissettim. Okula girmek istediğimi söylediğimde daha da şaşırdı:

“İçeride hiç kimse yok oğlum,” dedi yüzüme bakıp.

“Benim için böyle olması daha iyi, dayı,” dedim ona saygıyla bakarak.

– Ben şöyle bir girip çıkıvereceğim.

– Nereye girmek istiyorsunuz?

– 10-B’ye hani, okuduğumuz sınıf vardı ya?

Bekçi sessizce önden yol gösterdi. Koridor kapısını
anahtarla açınca, kendi dışarıda kaldı.

İçeriye adım attığımda tanıdık, güzel bir duyguyla dalıp gittim. Genzime sanki okul kokusu sinmiş gibiydi. Okul kokusu! Böyle kokuyu hiçbir zaman, hiç bir yerde duymamıştım. Bu koku, eşik ve duvarlar, okul sıralarındaki boyalar, kireçler veya saksılardaki rengârenk çiçeklerin rayihası mıydı, bilmiyorum. Kendimden geçmiş bir hâlde 10-B’yi arıyorum. Kapılardaki yazılar değişmiş; ama ben yanılmadan kendi okuduğum sınıfı buldum. Ötede, önden üçüncü pencere yanındaki sıra! Bu benim yerimdi. Sıraya biraz zorlanarak oturdum. Dirseklerimi yastık yapıp sıraya başımı koydum. Kafamdaki zaman ve mekân düşüncesi  amamıyla değişmişti. Ben de güya büyük insan görünümündeki çocuğum. Aradan on beş yıl değil; on dakika da geçmemiş. Ama ben tatlı bir düş görüyorum, şimdi zil çalsa tekrar aklım başıma gelecek.

Karanlık çökmeye başladı. Pencereden odaya fersiz bir aydınlık doluyordu. Lambayı yaksam mı acaba diye düşündüm. Birdenbire hayalimde o uzun yıllar önce yaşanan lamba olayı canlandı. Ben bu olayı hiç bir zaman unutamam.

O zaman altıncı mı, yedinci mi sınıfta okuyordum. Okulda ikili öğretim yapılıyor, biz öğleden sonra gidiyorduk. Günler kısalmış kışta kıyamette son dersler gaz lambası ışığında yapılıyordu. Çoğunlukla gaz lambası benim yanımdaki pencere rafına koyulurdu. Ben coğrafya dersini severdim. Robinson Crusoe, Geklberri Fin maceraları rüyalarıma girer, hayâlî olarak onların seyahatlerine katılırdım. Öğretmen de bana göre ilgimden memnundu. Ders bitince, kimin sorusu var, diye sorulur sorulmaz herkes bana döner, öğretmen de yerinde sabırla beklerdi; çünkü genellikle soruyu ben sorardım. Bazen derse alakası olmayan; ama beni meraklandıran şeyleri de çekinmeden sorup dururdum. Eğer zilden sonra soracak olsam, genellikle bana somurtarak bakar; “Yeter artık” diye omzuma hafifçe vururdu. Öğretmen önceki dersle ilgili sorusuna cevap versem, o sınıf arkadaşlarımı ikaz ederdi; çünkü öğretmen soru-cevaba dalıp, vakit geçtiğini hissetmez, bazen yeni derse geçişe güç bela vakit bulurdu.

O gün nedense öğretmen biraz huzursuzdu, dersi de o kadar istekli yapmadı. Soru var mı diye sormayınca çaresiz sesimi çıkarmadım. Zil çalınca herkes kımıldamadan kaldı. Çantalar, sıralar açılıp kapatıldı.

Öğretmenin yanındaki masada duran küreyi, öğretmenler odasına genelde ben alıp götürürdüm. Pürüzsüz, yeşil kahverengi küre bende esrarengiz duygular uyandırır; karpuz gibi görünen yuvarlak şeyde nasıl mucizeler, sırlar saklandığını kendi kendime düşünmeye çabalardım.

Kısacası, zilden sonra küreyi elime aldım. Gaz lambasını sessiz sıra arkadaşım Askar kaldırdı. Sınıf kapısı dardı. Öğretmen kapıdan çıkar çıkmaz kavga dövüş başladı. Ben Askar’a yol verdim. Diğerleri de bir dakika sakinleşti. Askar şimdi eşiğe ulaştığında arkadan yine kavga dövüş başladı da ben de kendimi tutamadan küreyle gidip ışığa çarptım. Lamba şişesi paramparça oldu. Herkes kaçıştı. Ama Askar ile ikimiz koridorda donup kaldık. Zavallı Askar sara hastasıydı, rengi bembeyaz olup, titremeye başladı. Öğretmen hâlâ uzaklaşmamıştı, hemen yetişti.

- Ne oldu? Kim kırdı?

“Küre değince gitti… sonra,” dedim yere bakıp.

- Sen gidiver, - dedi öğretmen Askar’a bakıp. Kendi küreyi elimden alırken emretti:

- Gaz lambasını alıp, arkamdan yürü.

Kırılan lambayı kaldırıp, öğretmeni takip ettim. Ben suç işlediğimi, bunun için birine hesap vermem; cezalandırılmam gerektiğini biliyordum. Gerçi olayın içinde olsam da kendimi suçlu görmüyordum. Doğru da! Sonra gaz lambasını hiç kimse bile bile kırmadı ki! Bu durumda olayın hesabını kim verecek?

Bu duruma kimin hesap vereceği hemen orada belli oldu.

Öğretmen beni doğruca öğretmenler odasına götürdü. Köşedeki büyük dökme demir soba yanıyor, odada gazyağı ve keskin bir sigara kokusu hissediliyordu. Gaz lambasını soba yanındaki ahşap kürsüye koydum. Son ders henüz bitmiş, öğretmenler de dağılmaya vakit bulamamıştı.

Odaya birdenbire müdür giriverdi. Korkup ürperdim. Beni getiren öğretmen de nedense çekinip, bir an duraksadı.

“Filancayı müdür çağırttırıp sorguladı,” sözleri genelde okula hemen de yayılır, birazcık çekinen öğrenci için bu büyük utançtır.

Müdür; orta yaşlarda, orta boylu, yakışıklı, esmer bir adamdı. Onun güldüğü zamanı hatırlamıyorum. O insana, bir kez yan gözle baktığında da sanki acı kinâye, alay ediyor gibiydi. Onun birine sebepsiz boş baktığını hiç hatırlamıyorum. O daima âhenkli, ağır ağır, abartarak konuşur; çok eziyet çektirirdi. Okulda herkes ondan korkardı; ama müdür olduğu için değil elbette.

Benim burada suçlu duruşumun öğretmenleri şaşırttığı anlaşılıyor, bundan dolayı çok utanıyordum; çünkü ben düzenli, iyi okuyan öğrencilerden sayılıyordum. Ama müdür beni görünce şaşırmadı. Herhâlde, müdürün de her hususta kendi ölçüsü vardı, zamanı geldiğinde uygulamak isterdi.

– Hmm?! – dedi müdür beni görünce, acele etmeden boğazını temizleyip.

“Başladı,” diye düşündüm. Tırnağımın ucuna kadar dondum; çünkü bu birazcık “Hımm?!”da hem soru hem tehdit hem alay vardı ve bu sözü hiç kimse böyle âhenkle söyleyemezdi.

“Bildiğiniz gibi, hocam, lamba şişesi kırıldı,” diye açıklamaya başladı coğrafya öğretmeni. Müdür bu kısa sözden kendince her şeyi anladı; ama o eline düşen fareyle eğlenen kediye benziyordu.

– Böyle diyorsunuz. Hayret, lamba şişesi kendi kendine kırılıversin… Çok ilginç değil mi?

– Kendi kendine kırılmadı, hocam.

– Öğretmen elinden geldiğince müdürü sinirlendirmemeye çalıştığından, mülâyim konuşuyordu.

– Bunlar ders bitince, kapıdan çıkarken …. çocuk da şimdi…

– Çocuk mu bunlar? Bunlar ha? Oldu bitti çocuk ya! Çocukmuş. Biz bunların yaşındayken büyük bir aileyi geçindirirdik. İlköğretimden sonra okumak için şehre gidenimiz, heybeyi omuza asıp, kırk kilometreyi yayan yürürdü. Yemeğimiz kıt, kıyafetimiz ince.

Müdürün söylediğine göre, hâlâ belâ mıyım yoksa çocuk muyum, bunları, anlamayacak kadar ferasetsiz değildim. Bu sözler aleyhimdeki iddianâmenin girişiydi; ama bin kez ikrar etsem de bu zehir zemberek sözlerin kırılan gaz lambası ve benimle ne kadar alakası olduğuna aklım ermedi.

Müdür gözüme dik dik bakıp;

– Peki, gaz lambasını niye kırdın? – diye sıkıştırdı.

– Ben kırmadım, imkânsız bir kurtuluş için, etrafa ümitle baktım.- Beni hiç kimse korumadı. Aksine, öğretmenler güzel gösteriden memnun gibi, olanı ilgiyle seyrediyorlar, bazen kinâyeyle laf atıyorlardı.

– Yoksa kim kırdı? Söyle? Ses çıkarmıyorsun, demek sen kırmışsın. Senin bir yıllık okumanın devlete ne kadara mal olduğunu biliyor musun?

Müdürün yalnız ağzı, çenesi, yüzü kıpırdıyor, ama sesini işitmiyordum. Bazen o yorulduğundan mı yoksa merhamet ettiğinden mi, beni biraz kendi hâlime bırakıp, diğerleriyle ilgileniyordu; ama ben iyi eğitilmiş bir asker gibi, köşede kıpırdamadan oturmaya mecburdum. Ağlamamak için Allah’tan sabır dileyip yalvarıyordum.

Bir anda odaya okulda öğretmen olarak çalışan dayım girdi. Öyle sevindim ki sevincimden dilim tutuldu. Dayım! İşte o şimdi müdürle konuşuyordu ya, beni buradan alıp çıkaracaktı. Ki o kendi dayım ya!

Dayım beni görüp yanıma geldi. Kanatırcasına dudağımı ısırıyordum. Boğazıma düğümlenen taş gibi şey acıtmaya başladı. Coğrafya öğretmeni dayıma fısıldayıp, olayı anlattı. Buna dayım “yaa” dedi ve bana bakıp, uzaklaştı. Çok geçmeden kenarda bir sigara tüttürüp, espri yapan öğretmenlere katılıp gülmeye başladı.

Sanki herkes bana karşı gizli bir şekilde anlaşmış gibiydi. Suçum ne bilmiyorum. Nasıl olsa gaz lambasını ben kırmadım ya… Ben aklımı başıma toplayıp, sağlam, düzgün fikir yürütmeye çabaladım..
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN