YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kaçıncı Şahsın Öyküsü
Fatma Yekta ÜRKMEZ

 

Çoğu zaman “hep yalnız” olduğunu düşünüp sonra kendisini bu düşünceden uzaklaştırıyor, içindeki bu duyguları bastırıyor olsa da bugün gerçekten yalnızdı. Kalabalıklar içinde yalnız olmak falan değildi bu. Besbelli, kocaman evde bir başınaydı işte ve bunu taa içinde hissediyordu. Her zaman kendisine yapacak birçok iş bulurken bugün kalakalmıştı kanepenin üzerinde. Ama aslında zannettiği kadar da kötü değildi yalnızlık. İçindeki küçük kadınları dinleyebilir, dinlenebilirdi. Varsın yapılacaklar listesi asılı dursun orada, nasıl olsa olurdu. En iyisi… Nihayet kanepenin üzerinden kalkabildi. Bir mum yakacaktı ilkin sonra vazgeçti. Ne zaman mum yaksa bütün devinimlerine son verirdi onu söndürmekten korktuğu için. Oysa bugün elleri çalışacaktı, sadece elleri. Bütün kağıt parçalarını bir kenara iterek kocaman bir yer açtı kendine. Sonra da masa lambasının düğmesine bastı. Evet, böylesi daha güzeldi.

Ne zamandır bir şeyler yazmak istiyorum. Aslında buna “yazmak” denir mi bilmiyorum. Belki de karalamak demeliyim sadece ya da iç boşaltma. İçimde bir yerde, yüzeye çıkmak isteyen duygular… Ama bir türlü kendilerine bir sıfat, bir kimlik bulamıyorlar. Orada kıpırdanıp duruyor, beni huzursuz ediyorlar lakin isyanlarının nedenini bir türlü açıklamıyorlar. Ben ne zaman onları ifade edecek olsam halının altına gizlenen tozlar gibi kaçıyorlar gözümün önünden daha sonra bir rüzgârla dağılıp savruluyorlar.

Kendi hikâyesini yazacaktı bugün. Kalbinin köşesinden çıkarıp, aşikar edecekti bütün kuytuda kalmışlıkları. Ama önce ısınmalıydı kalbi, yumuşamalıydı. Mutfağa gidip kendisine bir çay yaptı. Pek sevmezdi sallama çayı ama demlemekle de uğraşmak istemedi. Vakit kaybetmemeliydi. Geri dönerken açık bıraktığı bütün ışıkları kapattı tek tek. Sadece masa lambasının altını aydınlatan zayıf ışığı kalmıştı ki o da kendisi için yeter de artardı.

Aslında onu bekliyordum en soğuk yazılarıma ilham kaynağı olsun diye. Onu istiyordum öykülerimdeki tanımadığım kadınlara yoldaş olması için. Dilimde kaç farklı türkü yer ederken ben ona söyleyebilmek için istiyordum gelmesini. Ama geldiğinde bunlar olmadı. İlk karla başladı her şey, gözümü açıp bembeyaz bir örtüyle temizlenmiş bulduğumda dünyayı. Bir mutluluktu benimki sadece -belki biraz aşırı- ve onun ardında saklanan bir vurdumduymazlık; bundan önce olmuş ve bundan sonra olacaklara ve içimdeki halka. Kahkahalar attım hep pencerede kar gördüğümde, gurbeti sineye basanlara inat. Kartopu yapıp içimdeki küçük kadınlara gönderdim bir hevesle oynarız diye, onlar şaşırdılar, dengelerini kaybettiler, düştüler ve ağladılar. En sonunda susturdum onları keyfim bozulmasın diye, sadece kendim konuşabilmek için. Ama şu anda, dışarıda kar yağarken bunun da bir sonunun olacağını fark ediyorum. Güneş açacak, kar bitecek ama onlar yine benim içimde kalacak, benimle olacak. Vakti geldi gönüllerini almanın daimi dostların. Mağrur bir kraliçe edasıyla, suçumun farkında çıkıyorum karşınıza.

Aklın kar gelince gayri ihtiyarî pencereye baktı. Kalkıp perdeleri açtı karşıdan görülme ihtimaline rağmen. Gökyüzü yine kırmızıya çalıyor, kar yavaş yavaş yağmakta. Başka zaman olsa dışarı çıkmış olurdu ama bugün sıkkın, yorgun, durmakta. Masasının çekmecesini açıp bir tütsü çıkardı. Evde olsaydı annesi kızardı tütsü yakmasına ama yalnızdı ya, nasıl olsa bir başına… Bir kibrit alevinin ardından deniz kokusu sardı ortalığı, bir imbat esti uzaklarda.

Size geldim ey halkım! Anladım ki siz olmadan salt kraliçeye açılmıyormuş öykü ülkesinin kapıları. İlla ki yol arkadaşları olmalıymış içeri girebilmek için, yalnız değil. Sen hüzünlü yanım! Yanımda olmadığında dengesini kaybediyormuş neşeli fazla mutluluktan. Ve sen suskun parçam! Arkadaşlık etmediğinde geveze yanıma, anlatacak kimseyi bulamıyormuş. Eşini bulduğunda duygularım, bir bütün olduğumda ben çıkacağım yola ancak ayak izlerimi bırakabilmek için o ülkenin karlı topraklarında.

Yeniden pencereye doğru yürüdü. İçeride deniz, dışarıda kar… Zor bir kararın eşiğinde, adım atmaya korkarak kalakaldı. Ne ileri gidebildi ne de geri dönebildi. İncecik parmaklarıyla pencerenin buğusuna bir şeyler karaladı. -şüphesiz ki yazmak değildi onunki üzeri kapanacak olan yolda, karda bir boşluktu bıraktığı, pencerede bir iz.

Yazı yazmak için oturuyorum masama. Evin bütün ışıkları kapalı... Sağ tarafımda soğumuş bir çay, diğer yanımda tükenmek üzere olan bir tütsü. Bir öykünün sancılarını çekerken ellerim sallanıyor boşlukta. Bir kadını anlatmalıyım, evdeki yalnızlığını. Öyküm o olmalı ama araya kendi içimi de koymalıyım, özürlerimi, pişmanlıklarımı ki tekrar kuytularına dönmesinler duygularım. Ya da ben kendi yaptıklarımı çayımı, ışığımı anlatmalıyım da öykümde onu konuşturmalı, onun içinden geçenleri çekip almalıyım. Ya da o kendisini anlatmak için oturmalı masanın başına, ben o kadın olmalıyım. Kaçıncı şahıs olduğu önemli değil, ister birinci şahsın öyküsü olarak kabul et bunu ister üçüncü. En iyisi bir aynayla oku bunu sen ey okuyucu! Senin öykün olsun, kendi anlamını yor.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN