YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kazan-ı Tataristan’ın En Güzel Kadını!
Ebubekir Sıddık SOYSAL
Ebubekir Sıddık Soysal

Tataristan’ın başkenti Kazan ’ın kuruluşunun 1000. yıl dönümü kutlamalarına bir cemile olsun diye Türkiye Yazarlar Birliği, Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’nin altıncısını bu şehirde gerçekleştirmeyi planladı. Şölen komitesi daha önceki organizasyonlarda olduğu gibi beni, resmî makamlar nezdinde görüşmeler yapmak, iaşe, ibate durumları ve şölenin yapılabileceği ortamları tespit etmek, ön hazırlıkları yapmak üzere vazifelendirdi.

Bütün bu işleri bitirmem için önümde bir haftalık süre vardı; çünkü arkadaşlar her ne hikmetse Rusya Konsolosluğu’ndan bir aya kadar vize imkânı varken bir haftalık vizeyi yeterli görmüşler.

2005 yılının mayıs ayında, Tataristan Hava Yolları ile İstanbul’dan Kazan’a uçuyorum. Havaalanında beni Marks Tukay adlı Tatar yiğidi karşıladı. Yanında Kazan Türk okulunun müdürü vardı. Tukay’ın arabası olmadığı için müdür beyin yardımıyla beni havaalanından alarak Tataristan Oteli’ne yerleştirdiler. Müdür Bey işleri sebebiyle bizden ayrılmak zorunda kaldı.

Tukay’la bir plan yaptık, temas ve görüşmelere hızla başladık. Tataristan Yazarlar Birliği, PEN Kulüp, Kazan Hâkimliği, Kültür Bakanlığı, Türkiye’nin Kazan Başkonsolosu gibi resmî merciler nezdinde görüşmeler için randevular aldık.

Akşam, kahvaltılık, içecek ve diğer ihtiyaçlarım için bir Türk marketine gidiyoruz. Tukay’a işlerin daha hızlı yürümesini sağlamak amacıyla bir araba kiralamak gerektiğini söyledim. Alışveriş ettiğimiz mağazanın müdürü olan arkadaşından yardım istedi. Bu zat mağazanın kozmetik bölümünde tezgâhtarlık yapan bir hanımın yeni aldığı arabasının borçlarını ödeyebilmek için aracını boş zamanlarında kiraladığını söyledi. Bizi de Leysan adlı bu hanımla tanıştırdı. Kazan’dan ayrılacağım ana kadar araba hizmetimde olacak şekilde anlaştık. Ertesi  sabah otelden beni bir makam şoförünün göstereceği ihtiram ve ciddiyetle aldı ve Tataristan Parlamentosu’ndaki randevumuza gittik. Tataristan PEN Kulüp başkanı ve yardımcısı ile görüşmelerde bulunduk. Onların katkı ve yardımlarının çerçevesini belirledik. Öğleden sonra Kazan Hâkiminin birinci yardımcısı ile görüşmek üzere oradan ayrıldık.

Parlamento kapısındaki basamaklarda, arabamızın yerini tayine çalışırken araç, hızla gelip önümüzde durdu ve şoför hanım fırlayıp dönerek bize kapıyı açtı. Geçici bir işi adeta meslekten bir makam şoförü gibi tazimle yapması, hele bunu yapanın bir hanım olması doğrusu bana çok garip gelmişti.

Yemek saati gelmişti. Tukay’dan beni mahalli yemeklerin pişirildiği bir Tatar lokantasına götürmesini rica ettim. Lokantada yemek seçimini kendisine bırakmamı, et yemeklerinin ne olduğunu bilmediğini söyledi. Menüde “tutmaç aşı” ibaresini görünce adeta bir tanıdığa rastlamışçasına heyecanlanmış ve sipariş etmiştim. O da aynı yemekten istedi. İnce kıyım erişte ve harika bir mantarla yapılmış aşı, bir solukta içiverdim. İkincisini sipariş etmek istedim. Acele etme başka lezzetler de var dedi. Az sonra çeşit çeşit börek ve çöreklerle masa donatıldı. Ben çocukluğumun Erzurum’unda sıkça yediğimiz ve çok sevdiğim tatar böreğini6 hatırlıyor ve Tukay’a bizimkinden bahsediyordum. Tukay bu kültürel müştereklerin özellikle “Tatar” adıyla tescil edilmiş olmasından tevazu sınırını asla aşmadan gurur duyuyor.

Bu uzaktaki damak tadımızla keyifleniyor, şölen süresince katılımcılara burada yemek verebiliriz diye düşünüyorum.

Tukay’ın dikkatimi çektiği et problemini ise kendimce çözümlüyorum. “Bu lokantanın yöneticisiyle görüşelim. Güvenilir kasaplarca kesilmiş eti biz getirelim. Kabı kacağı da gönlümüzce yıkayalım,” dedim. Tukay az sonra şişmanca, sarışın ve kırklı yaşlarda bir hanımla döndü ve lokantanın müdürünün orunbasarı diye tanıştırdı. Hanıma az önceki çözüm yolumu inanç temelli olarak teklif ettim. “Neden ama? Bizim etlerimizi hazretler kesiyor, kesim de et de helal,” dedi. Bunun üzerine Tukay, bu ahvalden habersiz olduğundan ve güven şüphesi belirtmesinden ötürü mahcup oldu. Yönetici hanıma, Tatar mutfağı ile ilgili bir kitap olup olmadığını sordum. Elimizde kendi yaptırdığımız bir katalog var deyip özel olarak basılıp ciltlenmiş şık bir katalog getirdi. Kitabın ilk sayfasını açınca A-4 boyutunda silme bir fotoğrafta başı sarıklı genç bir adam ve elinde tuttuğu tepside ise yemekler… Kim bu dercesine bakınınca muhataplarımın ikisi aynı anda “Osman Hazret, Tataristan Baş Müftüsü” diye cevap verdiler. İkinci sayfayı açınca çok yaşlı bir hanımın aynı şekilde yemekli poz verdiğini gördüm ve iddialı bir eda ile “işte Tataristan’ın en güzel kadını” dedim. Muhataplarım birbirlerine tebessümle bakarak “Reşide Ana, Osman Hazretin Ecesi” diyorlar. Ben Tukay’a “Bu hanımla beni mutlaka görüştürmelisin” diyorum. Tukay, “Benim arkadaşımın kayınvalidesinin ecesi, üniversiteyi Türkiye’de bitirdi. Şu günlerde Tataristan’a dönmüş olmalı. Gelince onun vasıtasıyla tanıştırırız” dedi. “Ben gitmeden bir yolunu bul, ne şekilde olursa olsun mutlaka tanışmalıyım” dedim. Katalogun diğer sayfalarında da Osman Hazret’in eşi ve beş kız kardeşi aynı amaçla poz vermişler. Lokanta bu yolla müşterileri üzerinde hem güven hem de itibar sağlamış oluyor.

Öğleden sonra hâkimlikteki randevumuza ben yalnız gittim. Tanışma faslından sonra, hâkim yardımcısı hanım bana “Görüşmelerimizin selameti için bir tercüman getir” dedi. Ben “Ne güzel anlaşıyoruz, ne gerek var. Aynı dilde konuşan insanlara tercüman ne gerek” deyip ukalalık ettim. Muhatabım “Bu resmî görüşme, anlayamadığımız, bilmediğimiz kelimeler olabilir, problem olmasın” dedi. Doğrusu ciddiyetini takdir edip mahcubiyet duydum. Ertesi sabah için randevulaşıp ayrıldık.

Tukay’a ve havaalanında beni karşılayan okul müdürü arkadaşa bir türlü ulaşamıyorum. Sıkıntılı biçimde öğleyin yemek yediğim lokantaya geldim. Merdivenlerin başında güvenlik görevlisi üst salonda akşamları hizmet verilmediğini, alt salonda self servis hizmet olduğunu söyleyip beni o salona yönlendirdi. Kuyrukta beklerken sipariş verenlerin Rusça konuştuklarını duyunca cesaretim kırıldı. Balık yemek istiyorum; ama nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum. Sıkıntı ile etrafıma bakınırken, yemek kuyruğunda bekleyenler arasında, arkamdaki üç dört kişinin Türkçe konuştuğunu fark ettim. Yanlarına gidip “Türkiye’den misiniz?” diye sordum. Biri “Evet” dedi, diğeri ise “Ben buralıyım; ama Türkiye’de okudum” diye cevap verdi. Tanışıyoruz… Yanlarındaki hanımları da eşleri olarak tanıttılar. Türk olanın buraya iş için gelip, Kazanlı gencin kuzeni ile evlendiğini öğrendim. Yardım rica ettim. Ben önden tepsimi alıp boş bir masaya geçtim. Onlar da tepsileriyle bir masa seçtiler ve beni de yanlarına davet ettiler. Türk olanın adı Zafer Bozik, Tatar olanın adı Haydar Kemaleddin. Yemek esnasında Kazan’da bulunma sebebimi ve mütercim ihtiyacımı anlattım. Haydar Bey’e bu görüşmelerde bana yardım edip edemeyeceğini sordum. Dubai’den bir iş teklifi aldığını, kısa bir süreliğine Kazan’da bulunacağını ve bu süreyi ailesiyle birlikte geçirmek istediğini söyledi. Ben burada ülkenin üst düzey yöneticileriyle görüşmeler yapacağımı, onun için de bir tanışma vesilesi olacağını söyleyince Zafer Bey, beni destekledi ve ikna ettik. Sabah otelde buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Otele içimi daraltan mütercim problemini çözmüş olmanın huzuru ile döndüm.

Ertesi gün çeşitli mercilerdeki görüşmelere öğle yemeği için ara verdiğimizde yine malûm lokantaya vardık. Yemek esnasında potansiyel iş sebebiyle aramızda aşinalık oluşan lokanta yöneticisi hanım masamıza geldi. Onu Haydar’la tanıştırdım. Lokanta katalogunu tekrar rica ettim. Katalogu açıp Reşide Hanım’ın resmini gösterdim ve bu hanımla tanışmak istediğimi söyledim. Haydar biraz şaşırmış bir halde, muzip bir gülümsemeyle Reşide Ana benim kayınvalidemin ecesi dedi. İşte tevafuk böyle bir şey, diyerek heyecanla “Sen Tukay’ın arkadaşı mısın?” diye sordum. Haydar’ın şaşkınlığı had safhadaydı, toparlanmasına fırsat vermeden Reşide Ana ile görüştürmesini rica ettim. “Bilmiyorum mümkün olabilir mi, şu anda sanatoryumda” dedi. Hasta mı diye sordum. “Hayır, çok şükür kontrol için orada. Kayınpedere bir sorayım” dedi. Öğleden sonra akşam üstü saat altı gibi görüşebileceğimiz haberi geldi. Sanatoryuma giderken çiçekçiye uğradık. Çiçekçi lokantadaki hanımın kalıbında, yaşında ve sarışın… Kadına öyle bir buket hazırla ki bu Tataristan’ın yaşlı; ama en güzel hanımına lâyık olsun dedim. Kim bu, dur ben bulayım dedi ve ekledi. “Reşide İshakova olmasın!” Şaşırdı ve “Nasıl bildiniz, arkadaşı tanıyor musunuz?” diyerek Haydar’a baktım. Haydar tanışmadıklarını söyledi. Kadın, “Reşide Ana’yı Tataristan’da kim tanımaz, yaşlı ve en güzel dediniz. Bu onu tanımak, bilmek için yeterli bir söz” dedi ve özenli bir buket hazırladı.

Sanatoryum önünde Haydar’ın kayınpederi Sait Celil Hazret ve kayınvalidesi İslamya Hanım’la tanıştık. Sait Celil Bey’e Reşide Ana ile ilgili iki gün içinde yaşadıklarımı anlattım. İslam’da tesadüf yok; tevafuk var dedim. Beni kucaklayarak bakış açımdan dolayı tebrik etti.

Reşide Ana bizi sanatoryumun önündeki bakımlı ve güzel bahçede karşıladı. Damadı Sait Celil Bey beni takdim edip ve hikâyemi anlattı. İki gün içinde de ulaştığım visali tesadüfe değil; tevafuka bağlamamla ilgili kanaatimi de sözlerine ilâve edince, Reşide Ana beni yiğitçe bir eda ile iki kolumdan kavrayarak alnımdan öptü. Adeta çocuğunu severcesine başımı ve sırtımı okşayıp “Barekallah” diyerek beni tebrik etti. Sonra bekleyin deyip, sanatoryumdaki odasına bir genç kız çevikliği ile gidip elinde iki dolu poşetle döndü. Poşetlerden birinde çok sayıda muhtelif vaazlarının kasetleri, diğerinde de çok sayıda çeşitli konularda yazdığı kitapları vardı. Kadife eldiven içindeki demir yumruk gibi sesiyle, “Al bunları İstanbul’a götür, tebliğ vazifeme sen de yardım eyle” dedi.



Tebliğ, muhatabı hidayet kapısına yönlendirmektir. Kapıyı nasipse Allah açıyor. Yeter ki siz o kapının yolunu gösterin, vesile olun; can nasibine ulaşacaktır.

Başından omuzlarına yayılan örtüsünün çerçevelediği nuranî çehresi kâmil bir vakar, huzursuzluk vermeyen bir ciddiyetle sizi şöyle bir sarsıyor. Yüzünün neredeyse üçte birini kaplayan geniş çerçeveli gözlükleri, renkli ve derin bir çift tatlı bakışı perdelemek yerine, adeta bir pertavsız vazifesi görerek sizi o alana perçinliyor. Canlılığını, biçimini ve rengini mucizevî tazelikle muhafaza etmiş dudaklarının kıvrımında zarif, mânâlı bir tebessüm. Jest ve mimiklerinde bir sunanın, bir sülünün ince ve yumuşak hareketleri…

Bir genç kızınki kadar canlı, güzel ve efsunlu gözlerinde; şefkatin ve celâdetin engin dalgalanmalarına kapılıp, kendinizi bu zeki, derin ve kararlı bakışlarla sarmalanmış hissedersiniz. Gözlerinden fışkıran ışık bir tan yeri aydınlığı halinde, alnından başlayarak yüzüne, oradan bütün vücuduna yayılıyor, ışıktan bir cevher olarak kalpleri fethediyor.

Sanatoryumun bizi kabul ettiği bahçesinde, görevliler, hastalar ve dinlenme amaçlı kalanların, geniş bir ilgi ile etrafında oluşturduğu sohbet halkasında, o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, yer, zaman ve şartlara aldırmaksızın aralıksız sürdürdüğü tebliğ vazifesi üzerindeydi. İnsanlar kendilerini kaptırdıkları sohbetin havasını bozan bencileyin yabancıya merak ve daha çok da rahatsızlıkla bakıyorlardı. O beni ortamın havasına dâhil etmek, dinleyicileriyle aramda aşinalık sağlamak için, birkaç cümlede inanç müştereklerimiz, değerlerimiz üzerinden bir karabet çerçevesi çıkararak, havadaki yabancılık rüzgârlarını dağıttı.

Sohbet, artık benim birkaç kelimelik tanıma sualime; sistematik bir röportaj akışında odaklanmış cevap mahiyetinde şekil aldı:

“Ben, Abdullah kızı Raşide İshaki (İshakova). 20 Temmuz 1924’te Tataristan’ın Arski ilçesi, Eski Kırlay Köyü’nde doğdum,” diye söze başladı.

Orta halli; ama mütedeyyin bir aileden gelmiş. Babası Abdullah, annesi Meryem Banu’ymuş. 1886 yılında doğmuşlar. Ebeveynlerinin çok ‘manalı kitaplar’ okuduklarını, evde sürekli Kur’an okunduğunu söyledi ve ekledi: “Soyumuzda ilim ehli yoktu; ama ihlâslı kimseler vardı. Dedem İsa, yürüyerek altı ayda hacca gidip gelmiş biriydi”.

İlk dinî bilgilerini anne ve babasından öğrenöğrenmiş. “Bu mânada hiç hocam olmadı” diyor.

Kur’an alfabesini de anne ve babasından öğrenir. Bunun dışında Abdullah adlı bir komşudan tecvit okur. Kendi gayretiyle Yasin ve Tebareke sûrelerini kiril harfleriyle yazarak öğrenir. Sekiz yaşından itibaren namazını hiç bırakmaz. “Hiç kendi isteğimle oruç bozmadım” diyor.

İlk dört sınıfı köyde, kalan üç sınıfı ise 2.5 km. mesafedeki bir yere giderek okur. Okul içinde başörtülerini çıkarttırıyorlarmış. Bir yıl latin harfleriyle, daha sonra da kiril harfleriyle eğitime devam ederler. On bir yaşlarındayken annesi bir taraftan yemek vb. ev işleri yaptırır, bir taraftan da çocuklarına peygamberler tarihi okur.

O zamanlar bir rüya görmüş. Dışarıda parlak bir güneş varmış, aynı zamanda da yağmur yağıyormuş. Rüyasını annesine anlatmış: ‘Gelecekte sen bu topluma önder olacaksın’ diye tabir etmiş.

O yıllarda babasını on sene mahkûmiyetle hapse atarlar; ancak sekiz ay sonra suçsuz bulunur ve serbest bırakılır. Tesettüre pek dokunmazlar; ama mescitleri kapatıp kulüp yaparlar, minareleri ise keserler. Medrese benzeri dinî eğitim veren kurumlar ise zaten yokmuş. “Eski kitaplarımızı çardakta saklardık” diyor. Okulda oruç tutup tutmadıklarını tespit etmek için zorla su içirirlermiş. Annesi, ‘İçin, orucunuz bozulmaz!’ dermiş.

16 yaşında yedinci sınıfı bitirir. 1941’de de 2. Dünya Savaşı başlar. Babasıyla birlikte ormanda askerler için siperler kazmaya, ağaçlar kesmeye gönderilirler. Herkes savaşa gidince, tarlada, postahanede, mağazada, her yerde çalışmak durumunda kalırlar. 5 yılda tam sekiz ayrı işte çalışmış. Babası da ona bu işlerinde yardım etmekteymiş. “Kalabalık bir aileydik ve kardeşlerimizle birlikte on kişiydik. Arkadaşa ihtiyaç duymuyorduk. Bu kadar işin arasında bizim için oyun ve eğlence de yoktu” diyor.

1970’e gelindiğinde artık gizli gizli dersler vermeye başlar. Hem çocuklara hem de çevredeki insanlara namazı ve Kur’an harflerini öğretir. 13 çocuk ile birlikte her gün ayrı kişiler gelir ve talebe sayısı 40-50 kişiyi bulurmuş. Dersler hiç durmadan devam eder; ancak hain bir komşuları bu hizmetini polise şikâyet etmiş… Bunun üzerine istihbarata çağırırlar. ‘Hakkında çok şikâyet var!’ derler. “Oraya varmadan önce çok korkmuştum; ancak Allahü Teâla orada bana bir cesaret verdi ve onlara şöyle dedim: ‘Gençler hapse gidiyor, yaşlılar cehenneme gidiyor; halk helâk olmaya gidiyor. Ben, para için, rütbe için değil; halkı kurtarmak için okutuyorum!’ dedim.” Bunları söylerken o güzel gözlerinden faal volkan kraterleri gibi alev fışkırıyordu… “Onlar ‘Okutmayacaksın!’ diye benden imza aldılar. Aksi takdirde beni hapse atacaklarını söylediler. Ben de ‘Hapiste de cahil insanlar var, ben orada da okuturum!’ dedim. Yaşlı olduğum için olmalı beni bıraktılar.” Bu sakin, öfkesiz, iman serhaddinden yükselen isyan soluğu, süreklilik kazanacak ve bu mübarek tebliğcinin vazifesi bir irade ışığı halinde başka kadınların ruh aynalarına düşecektir…
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN