YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Muhsin Emmi
Osman ÇEVİKSOY

Hızını kesmeden günlerce devam eden kar yağışıyla kalınlaşmış, lekesiz bir beyaz örtü düşünün. Ulaşılmaz doruklarıyla gökyüzünü selamlayan dağlar bu örtünün altındadır. Yamaçlardan vadilere, vadilerden ovalara doğru uzayıp giden çam, sedir, meşe ormanları bu örtünün altındadır. Ucu bucağı görünmeyen ekili ve herk tarlalar, köyü çevreleyen bahçeler ve köy bu örtünün altındadır. Örtünün üstünde kalansa fırtına, soğuk ve uğultu…

Köyü düşünün.

Bacalarından beyaz, gri, siyah dumanlar çıkan, saçaklarından buzlar sarkan, pencereleri, kapıları sıkı sıkıya kapatılmış; uyanıkken görülen düşleri, mutlu gülüşleri, çaresizlikleri, inleyişleri, varlığı, yokluğu tıpkı sır gibi saklayan evleri düşünün. Evleri camiye, çeşmeye, köy odasına bağlayan yollar defalarca açılmış; defalarca kapanmıştır. Çeşmeden su taşıma işini günlerdir anneler, ablalar değil; babalar, ağabeyler yapmaktadır.

Köyde geceyi düşünün.

Rüzgâr, kimi zaman yavaşlayıp kimi zaman hızlanarak ağaçlarda farklı, köşe başlarında farklı ve saçaklarda farklı uğultular çıkarmaktadır. Zehir gibi soğuk kapı aralıklarından, pencere kenarlarından, bulduğu her yarıktan içerilere sızmaktadır. Köyün sokakları, seyrek dikilmiş elektrik direklerindeki buzlu lambaların fersiz ışıklarıyla aydınlanmaktadır. Vakit gece yarısına yaklaşırken pencereler birer ikişer kararmaktadır.

Sonra dışarıda kopan kıyamete inat sakin, sıcak bir odayı düşünün.

Bu oda okul bahçesinin bitişiğindeki Muhsin Emmi’nin oturma odası olsun. Duvar dibinde gürül gürül yanan bir soba bulunsun. Sobanın fırınına alüminyum tepsiye sürülmüş çizik kestane, sobanın üstünde çaydanlık, demlik; sobanın yanındaki sehpanın üstünde bardakları, şekerliği hazırlanmış çay tepsisi bulunsun. Odanın havasına pişmekte olan kestane kokusuyla demlenmekte olan çayın kokusu karışmış olsun. Ülker Abla ile kızı Gülistan, evlerinde kiracı gibi değil de ikinci evlat gibi kalan Meral Öğretmen’in odasına kestane pişinceye kadar değil; bir plan gereği çekilmiş olsunlar. Odada Muhsin Emmi’yle ben baş başa kalmış olayım. Muhsin Emmi duvar dibindeki sobaya yakın yer minderinde oturuyor olsun. Ben elma, erik, ağaçlarından çok sebzeleriyle özellikle de ıspanağıyla ünlü arka bahçeye bakan pencere önündeki sedirin başköşesinde oturmuş olayım. Muhsin Emmi, tam karşımda, omzunu duvara vermiş, sağ dirseğini yastığa dayamış; ayağının birini altına almış otururken, dalmış, uzaklara gitmiş olsun. Ben, Muhsin Emmi’den yapamayacağı bir şeyi istemek üzere fırsat kolluyor olayım. Sırf Ülker Abla’nın hatrı kalmasın diye başarı şansım olmayan bir görevi yüklenmiş bulunayım.

Gerçekten büyük sıkıntı yaşıyordum.

Bana evlat sevgisiyle bağlanmış bir adamın bu bağlılığını istismar edecekmişim gibi bir his vardı içimde. Ülker Abla, “Seni çok seviyor, kırmaz!” demişse de “Ya kırarsa…” diye düşünüyordum. “Yapamam… Unuttum… Parmaklarım tutuk…” gibi bir bahaneyle çıkıp gidiverirse… İlk karşılaşmamızda kendini “Köyün delisi Muhsin!” diye tanıtan, deli dolu bir adam, “Güzellikler buraya kadarmış Ziya Öğretmen! Artık beni unut!” deyip kestaneyi, çayı beklemeden kalkıp gidebilirdi. Ne söylesek dinlemeyebilir; soyunup yatağına girebilir. Rahatsız etmeyin dercesine yorganı başına çekebilirdi. Muhsin Emmi bunları rahatlıkla yapabilirdi. Beni kırmak istediğinden değil; gönlü kırıldığı için yapabilirdi.

lmacık kemikleri çıkık, kuru, esmer, üzüntülü zamanlarında bile gözlerinin içi gülen bu adam sıra dışı, farklı bir adamdı. Yaşadığı yoksulluklarla, acılarla, ayrılıklarla, umutsuzluklarla, çaresizliklerle farklıydı. Bağrında taşıdığı tertemiz yüreğiyle farklıydı. Yardımseverliğiyle farklıydı. Bu özellikleriyle uyuşmasa da küstürüldü mü ebediyete kadar küs kalabilecek yapıda bir insan oluşuyla farklıydı. Farklı oluşundan dolayı onu diğerlerinden farklı sevdim; babamın kardeşi gibi sevdim. Diğerlerine falanca efendi, filanca ağa derken ona “emmi” dedim ve pişman olmadım. Onu ne kadar seviyorsam, ondan o kadar da korkuyordum. Onu kırmak bir yana, incitmeyi bile istemiyordum. “Muhsin Emmi, daldın!” dedim.

“Hıh!...” dedi, kendine geldi.

Toparlandı.

İstemeden konuğunu ihmal etmiş saygılı insanların mahcup, ezik tavrıyla gözlerini bana dikti. Her zaman olduğu gibi söyleyeceklerimi can kulağıyla dinlemeye hazırdı.

“Dedem kaval sesine bayılırdı” dedim.

Kaval der demez gözleri büyüdü. Şaşırdı. Sevindi. Uyku saatine doğru ilerlemiş vaktin ve oda sıcaklığının sebep olduğu uyuşukluğu bir anda üzerinden attı. Ayağa kalktı, bir rahle önüne oturur gibi dizinin üstüne oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koyarak:

“Eee!” dedi.

Kaval dedim ya, bir an önce içinde dedem ve kaval bulunan bir güzel hikâye anlatmamı bekliyordu. Hikâye ne kadar uzun olursa olsun dinlemeye hazırdı.

“Erkek torunlarının hepsine kaval aldı, ben dâhil hiçbirimiz çalmayı öğrenemedik,” diye kısa kestim.

O bir kere daha:

“Eee!” dedi.

“Kaval sesini ben de severim!” dedim. “Dedemden daha çok severim, saatlerce hiç bıkmadan dinleyebilirim; bayılırım, ölürüm kaval sesine…”

Bir yandan sevinirken diğer yandan yüzünde koyu gölgeler uçuşmaya başladı. Tuhaflaştı biraz. Kaşları çatılır gibi oldu. Sözü nereye getirmek istediğimi anlamış gibi yüzüme bir tuhaf bakmaya başladı. Bu kez “Eee” demedi. Söyleyeceklerimi dinleme konusunda az önceki kadar istekli görünmüyordu. Sadece bakıyordu. Bakışlarına korku sinmişti.

“Duydum ki kavalı güzel çalarmışsın!” dedim.

İki eliyle öyle bir hareket yaptı ki “Korktuğum başıma geliyor! Bu da nereden çıktı? Allah kahretsin! Bu konuda benden anlayış bekleme!” gibi anlamlardan herhangi birine gelebilirdi; çözemedim.

Söze devam ettim:

“Duydum ki kavalına küsüp on yedi yıldır dudağına değdirmemişsin!”

Önüne eğdiği başını kaldırıp şapkasını geri kaydırarak, yanlış kurduğum bir cümleyi düzeltir gibi:

“Kavala değil; gençlere küstüm!” dedi.

“İnsan gençlere küser de sevgili kavalından on yedi yıl ayrı kalır mı be Emmim?”

“On yedi yıl değil; temelli bitirdim…”

“İnanmıyorum. Sen bu değilsin Muhsin Emmi. Genç dediğin cahil demek. Onlar kusur etseler de sen affetmelisin. Keşke bugünlere kadar uzatmayıp affetseydin onları. Sen büyüksün Emmim! Affetmek büyüklüğün şanındandır…”

Yine başını önüne eğip düşünmeye başladı.

Bu arada antreden ayak sesleri, fısıltıyla konuşmalar geldi kulağıma. Muhsin Emmi belki de bir iç hesaplaşmaya tutuştuğundan sesleri duymadı. Ülker Abla olmalıydı. Meral Öğretmeni kızı Gülistan’ı da yanına alarak kapı ardında bizi dinliyor olmalıydı. Olmalıydı değil; kesindi.

“Haksız mıyım Muhsin Emmi?” diye sordum.

Başını kaldırıp yüzüme baktı, cevap vermedi.

“Bu gece sana saygısızlık eden gençleri affetmeni ve benim için kaval çalmanı istiyorum Muhsin Emmi!” dedim.

Ricadan çok emreder gibi söylemiştim.

Adeta yalvaran bir ses tonuyla:

“Bu konuda üstüme gelme Ziya Öğretmen!” dedi.

“Geleceğim!” dedim. “Ama köyünüzün öğretmeni Ziya olarak değil; öz yeğenin Ziya olarak geleceğim… Benim üç emmim oldu. En çok ortancayı sevdim; fakat ona karşı duyduğum sevgi sana karşı duyduğum sevgiden çok değildi. Biliyorum, senin hiç yeğenin olmadı. Bir yeğenin olsaydı, sen de onu ancak beni sevdiğin kadar sevebilirdin… Saklamaya çalışsan da beni ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Bu sevgiye güvenerek bu gece benin için kaval çalmanı istiyorum. Ziya Öğretmen olarak değil; altmış üç yaşındayken karşına çıkan öz yeğenin olarak kaval çalmanı istiyorum. Bu gece seni dinlemek istiyorum. Beni kıracak mısın Muhsin Emmi?”

Bir şey söyleyecek oldu, söyleyemedi. Bir sağa, bir sola büktü boynunu, yutkundu, konuşamadı. Tavanda bir noktaya uzun uzun baktı. Baktığı noktada, tavan merteklerini taşıyan ağaçlardan birine çakılmış iki uzun çivi üstünde çimento torbasından yapılmış, kendirden iple bağlanmış bir paket duruyordu. Ülker Abla’nın söylediğine göre bu paket on yedi yıldır hiç açılmamıştı. O paketin oraya yerleştirildiğinde biricik evlatları Gülistan henüz yaşını doldurmamıştı.

Muhsin Emmi, hayatının en zor anlarından birini yaşarken ben tanıştığımız günü hatırladım. İsmail’in minibüsüyle eşyalarımı köye getirdiğim gündü. O, rüzgâr gibi gelmiş, bizim kenara çekilmemizi söyleyerek kalan bütün eşyayı minibüsten lojmana tek başına taşımıştı. İsmail’i gönderdikten sonra da gitmemiş, eşyanın yerli yerine konulmasında bana yardım etmişti. Aydınlık yüzlü, yaşlı bir kadınla evlilik çağına yaklaşmış güzel bir kızın demleyip getirdikleri çayı, dersini bitirince bize katılan Meral Öğretmen’le birlikte beş kişi yudumlarken Muhsin Emmi kendinden başlayarak herkesi tanıtmıştı. Kendisi köyün delisiydi. Onu akıllı sananlar yanılıyordu. Delinin tekiydi o. Ülker, deli kahrı çeken, iyi ve çalışkan bir eş, iyi bir komşu, aynı zamanda köyün yorgancısıydı. Gülistan, Muhsin’le Ülker’in tek evlatlarıydı. O, sadece köyün, Ayaş’ın, Ankara’nın değil; dünyanın en güzel kızıydı. Meral Öğretmen kiracıları değil; ikinci kızlarıydı. O, hem çok akıllı hem de çok iyi bir öğretmendi. Gülistan’ı ne kadar seviyorlarsa Meral Öğretmen’i de o kadar seviyorlardı.

Zamanla anlamıştım ki Muhsin Emmi’nin kendisiyle ilgili sözleri dışında bütün söyledikleri doğruydu.

Ülker Abla gerçekten iyi bir yorgan ustasıydı. Kim kaliteli yorgan diktirmek istese, ya Ülker Abla’yı çağırıyor ya da omuzluyor yünü, astarı, sateni Ülker Abla’ya geliyordu. Ülker Abla’nın Ayaş’tan, Ankara’dan çağırıldığı, hiç ara vermeksizin bir hafta, on gün yorgan diktiği oluyordu.

Gülistan’ın güzelliğine, saygısına, iş bilirliğine diyecek yoktu. Annesinin, yorgan dikmek üzere zengin konaklarından, düğün evlerinden çağrıldığında evin bütün işlerini Gülistan yapıyordu. Yatak açıp toplamak, ortalığı silip süpürmek, yemek pişirmek, sofra kurup kaldırmak, bulaşık yıkamak gibi işler bir yana, her sabah ahıra iniyor, iki huysuz ineği sağıyor; sütü ekşitmeden mayalıyordu.

Meral Öğretmen, İlköğretmen Okulları’nın son mezunlarındandı. İyi yetiştirilmiş, sevilen, çalışkan bir öğretmendi. Öğretmen okulları öğretmen liselerine dönüştürülünce tıpkı düz liseler gibi üniversitelere öğrenci hazırlamaya başlamıştı. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan öğretmenlikte kalite kaybı hızlanmıştı. Meral Öğretmen, Köy Enstitülü öğretmenler elinde yetişmiş, mesleğini aşk derecesinde seven, öğrencileri için yapamayacağı hiçbir fedakârlık bulunmayan idealist bir öğretmendi. Sınıfına mutlaka hazırlıklı giriyor, dolu dolu ders işliyor; dersten gönül rahatlığıyla çıkıyordu.

Muhsin Emmi’ye gelince, o hiç de köyün delisi değildi. Belki de en akıllısıydı. Uzun kış gecelerinde köyün yetişkin erkeklerinin çoğu gibi kendini kahveye atmıyordu. Mesnevi ve destan okumaları yapılacaksa köy odasına gidiyor, okuma yoksa bütün vaktini evinde, ailesiyle geçiriyordu. Bunun neresi delilikti? Bu konuda biraz üstüne varacak oldum; duygulandı, gözleri çakmak çakmak oldu, neredeyse ağlayacaktı. Kendini köyün delisi diye tanıtması belli ki sırdı. Bir daha delilikten hiç söz açmadım.

Muhsin Emmi sobaya yakın serilmiş minderinin üstünde, diken üstünde oturuyormuş kadar rahatsızdı.

Son iki cümlemi tekrarladım:

“Bu gece seni dinlemek istiyorum. Beni kıracak mısın Muhsin Emmi!”

Ne kadar zor durumdaydı ve huzursuzdu.

Bakışları tavanda, duvarda, sobada, çaydanlıkta, benden başka her yerdeydi. Susuyordu. Sağ ayağını altına alıyor, rahat edemiyor; sol ayağını altına alıyor, rahat edemiyor, bağdaş kuruyor yine rahat edemiyordu. Ya kaçmak için bir bahane düşünüyor ya da isteğimden vazgeçmemi bekliyordu. Kaç dakika, kaç saat, kaç asır oyalandı bilmiyorum; sonunda fırladı kalktı ayağa. Minderinin üstünde dimdik durup, o ana kadar hiç tanık olmadığım sert bir bakışla bana baktı.

Endişelendim.

Çıkıp gidebilirdi.

Beni evinden kovabilirdi.

On yedi yıldan sonra çalmaya rıza göstermiş olabilirdi.

Azarlayıcı, sert, bir ses tonuyla:

“Beni bitirdin Ziya Öğretmen!” dedi. “Sözlerin kurşun gibi… Beni bu akşam bitirdin; fakat hesaba katmadığın bir şey var: ben dünyanın en inat insanıyım. Ölsem de, öz yeğenimin öleceğini bilsem de o kavalı çalmam! Bunca yıldan sonra bana kimse kaval çaldıramaz! Sen bile Ziya Öğretmen! Sen bile… Anladın mı? Sen bile…”

İşte burası, sözün bittiği yerdi. Bu noktada ancak susulurdu. Başka yapabileceğim bir şey bulunmadığından sustum.

İçimden, “Sen bilirsin Muhsin Emmi, canın sağ olsun!” demek ve gönlünü almak geldiği halde yapamadım. Sadece isteği reddedilmiş insanların kırgın tavrıyla yüzüne baktım uzun uzun. Kimselere değil Ülker Abla’ya ve kendime kızmalıydım. Böylesine ısrarcı olmanın hiç gereği yoktu. Adam belki de yeminliydi. Ben istiyorum diye yemin bozacak değildi ya…

Bir anda kalkmak, lojmana dönmek geldi içimden. Haklı bulsam da Muhsin Emmi’ye kırılmış gibiydim. İşittiğim sözleri nasıl hazmedeceğimi, sonra da Muhsin Emmi’nin gönlünü kazanıp yeniden eski günlere dönüşün yollarını düşünmeliydim. Kalkmak üzere toparlanırken, ağlamaklı bozuk bir sesle:

“Otur Ziya Öğretmen! Otur!” dedi Muhsin Emmi.

Göz pınarlarından iki damla yaşın yanaklarına aşağı yuvarlandığını gördüm.

“Hem çalmamı istiyorsun, hem de…”

Muhsin Emmi ağlıyordu.

Hem ağlıyor, hem de tavandaki pakete uzanıyordu. On yedi yıldır hiç açılmamış paketi, ayak parmaklarının üstünde yükselerek aldı, gitti, minderine diz çöktü. Ellerinin içiyle paketin tozunu çırptı, dışıyla gözlerini kuruladı.

Ben göz kırpmadan ona bakıyordum, o bana hiç bakmıyordu.

İlmeği çekerek ipi çözdü. Sonra çimento kâğıdını, havluya benzer bir bezi, en son bir naylon torbayı açtı. İçinden üç parçaya ayrılmış kavalını çıkardı. Bir süre gözlerini kavalından ayıramadı. Sonra parçaları havluya benzer bezle bir güzel sildi, temizledi, parlattı. Ülker Abla’nın anlattığına göre kavalı yağladıktan sonra paketlemiş, koymuştu tavandaki yerine. Kaval yağlanmadan bırakılırsa bozulurdu. Parçaları birbirine ekleyince sarı ardıçtan yapılmış pırıl pırıl bir kaval çıktı ortaya. Ellerinin tersiyle son kez gözlerini kuruladıktan sonra iki elinin parmakları arasındaki kavalı dudaklarına götürdü. Kavalın başpare kısmına yıllar öncesinde olduğu gibi dudaklarını yerleştirdi. Heyecanlıydı. Dudakları titriyordu, parmakları titriyordu. Ve artık gözleri bendeydi. Bakışları titriyordu. Bana bakarak üflemeye ve delikler üzerindeki parmaklarını kaldırıp indirmeye başladı. Çay ve kestane kokulu sıcak oda, gönül tellerini titreten kavalın kadife sesiyle doldu. Gönül telleri titreyince dudaklardaki, parmaklardaki, bakışlardaki titremeler geçti. Sonra Muhsin Emmi gözkapaklarını tamamen indirip adeta kilitleyerek çayı, kestaneyi, beni, kendini unuttu. Sarı ardıçtan yapılmış kavalın uzaklara götüren sesinde eridi, bitti, yok oldu. Kapının açıldığını, bu anı bekleyen karısının, kızının, kızı gibi sevdiği Meral Öğretmen’in içeriye girdiklerini, onu rahatça seyredebilecekleri yerlere oturduklarını ve onu nefes almadan dinlemeye başladıklarını ne gördü, ne de duydu.

***

O şimdi Beypazarı’nda kimsesiz bir çocuktu.

Mecbur kalmadıkça hiç konuşmayan, mecbur kaldıkça bir iki kelimelik cümlelerle konuşan, dertli bir çobanın yardımcısıydı. Birlikte koyun güdüyorlardı. Bir de sarı köpekleri vardı. Muhsin çocuk, ustasının çobanlığına değil; kaval çalışına hayrandı. Ondan çobanlığın inceliklerini değil; kaval çalmayı, kavalla köpek çağırmayı, kavalla koyun çevirmeyi, koyun sulamayı, koyun yatırmayı, koyun kaldırmayı öğrenmek istiyordu. Kavalla dertleşmeyi, içinde ne varsa kavalla paylaşıp kavalla ağlaşmayı öğrenmek istiyordu.

Ustası bunları biliyor ve yapıyordu.

Ustasının bunları kendisine öğreteceği zamanı sabırla bekliyordu.

Kuşluk vakti yüksekçe bir taşın üstüne birlikte oturuyorlar, ustası yavaş hareketlerle kavalını kılıfından çıkarıyor, üç parçayı büyük bir zevkle tek parça haline getiriyor, gözü sürüsünün üstünde, gönlü kim bilir nerelerde, başlıyordu üflemeye. Sonra gözlerini kapatıyordu. Üfledikçe kıvraklaşıyordu hava…

Birbirinin gölgesine sokulmuş, büyük bir bulut kümesini çağrıştıran koyunlar, başlangıçta kaval sesini umursamıyorlardı. Ya da Muhsin’e öyle görünüyorlardı. Ezgi yanıklaştıkça, ezgi ısıtıp yaktıkça, ezgi susuzluklarını artırdıkça kıpırdama başlıyordu. Arada bir başını kaldırıp tekrar gölgeye sokanlar oluyordu. Sonunda küpeli koyun kaldırıyordu başını. Sağına soluna bakınıyor, koşuyordu suya… Ardından diğerleri…Bütün koyunlar küpelinin ardından suya koşuyordu. Çoban ara vermeden üflüyordu. Gözleri kapalı olsa da görüyormuş gibi, son koyun da suyunu içip söğütlerin gölgesindeki kümeye katılıncaya kadar üflüyordu. Koyunları söğüt gölgesinden söküp yaylıma sürme vakti gelince ustası yine kavalını çıkarıyordu. Bu kez farklı ezgiler üflüyordu. İlk yine küpeli koyun fırlayıp kalkıyordu yattığı yerden ve yaylıma yürüyordu. Ardından diğerleri…

Bazen de koyunlar yaylımdayken çıkarıyordu kavalını ustası. Dudaklarını başpareye koyar koymaz kapatıyordu gözlerini. İşte asıl yanık havaları böyle zamanlarda çalıyordu. En fazla üçüncü, bilemedin dördüncü parçada yanakları ıslanıyor, kavalı dudağından ayırıncaya kadar da yanaklarındaki ıslaklık kurumuyordu. Böyle zamanlarda Muhsin çocuk da ağlıyordu. Ustasının neye ağladığını bilmiyordu; ama Muhsin çocuk kimsesizliğine ağlıyordu. Ne anası ne babası ne de kardeşi vardı. Sadece üvey dayıları ve üvey yeğenleri vardı. Onlar da el gibiydiler. Babasından kalan virane evi gün geçtikçe daha çok özlüyordu. Büyüyünce orada yaşamayı düşlüyordu. Muhsin çocuk kaval çalmayı bütün ayrıntılarıyla öğrenince, ustası elinden kavalını alıyor, ona babasından kalan, sarı ardıçtan yapılma kendi kavalını veriyordu. “Kırma, kaybetme, gözün gibi bak!” diyordu. “Bir gün bir çocuk çıkar da senden iyi çalmaya başlarsa, sen de ona hediye et!”

***

Muhsin çocuk köyündedir; ama artık çocuk değildir.

Yakışıklı, karayağız bir delikanlıdır, çobandır.

Muhtar’ın küçük kızına tutkundur. Dağlardan, taşlardan, koyunlardan, kuşlardan, bir de kavalından başka kimse bilmez tutkusunu. Kimseyle paylaşamaz çünkü… Kavalı ustasından öğrendiği gibi çalar. Muhtarın küçük kızı aklındadır her nefeste. Muhtar köyün en zenginidir. Kızı çevrenin en güzelidir. Muhtarın kızı kim, Muhsin kimdir? Muhsin çulsuzun tekidir. Davul bile dengi dengine diye çalarken hiç çulsuza kız verilir mi? Düşündükçe, ustasını daha iyi anlar. Ustası gibi çalar kavalı. Ustası gibi sevdasını içinde saklar. Koyunlarını ustası gibi yaylıma çıkarır, kavalla suya indirir, kavalla yatırır, kavalla kaldırır. Dostu, yoldaşı, sırdaşı köpeğini bile kavalla çağırır. Ustası gibi…

Alırlar, askere götürürler Muhsin’i. Meziyeti duyulunca bir sabah, erik ağacından bir kavalla gelir bölük komutanı. İlk çalışında köyü, koyunları, köpeği, kimsesizliği düşer aklına. Muhtarın kızı zaten aklındadır. Muhsin gözyaşlarını tutamaz. “Oğlum, sen âşıksın!” der bölük komutanı. Muhsin kabul etmese de adı “âşık” kalır. O günden sonra bütün istirahatlerde Âşık çalar, bölük dinler.

Askerlik dönüşü öğrenir ki muhtarın küçük kızı Ayaş’a gelin gitmiştir. Pek mutludur. Bir de çocuk beklemektedir. Kime ne desin? Kahrolur kendi kendine. Gücü neye yeter ki kavalına daha bir dertli üflemekten başka…

Muhsin’in elinden Abdullah Usta tutar. Der ki:

“Çobanlık meslek değildir evlat! Benimle gel, bir güzel mesleğin olsun. Paran olsun! İtibarın olsun! Evin ocağın olsun!”

O günden sonra Abdullah Usta nerededir, Muhsin de oradadır. Abdullah Usta’dan yer altı suyu bulmayı, kuyu kazmayı, kuyu duvarı çıkmayı öğrenir. Yeteneklidir, neye heves etse, öğrenir. Kaval çalmayı da bırakmaz. Ünü kaymakama kadar ulaşır. Kaymakam 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramları’nda Muhsin’i ilçeye çağırır, kaval çaldırır, para da verir. “Kaval çalmaya da para olur mu?” diye almak istemese de kaymakam zorla verir.

Sonra düğünlerden çağırmaya başladılar. Bir kere gitti, kaval çalarken silah atanlara kızdı, bir daha gitmedi. Onun kolunda altın bileziği vardı, kuru topraklara hayat veriyordu. Kavaldan para kazanmasa olmuyor muydu?

Akşam erken yatıp, sabah erken kalkma alışkanlığını Abdullah Usta’dan kapmıştı. Ustasının keyifsiz olduğu günler yalnız gider, işi aksatmazdı.

Abdullah Usta’nın hastalığı her geçen gün biraz daha ilerliyor, onu yatağa bağımlı hale getiriyordu.

Bir gün Muhsin’e dedi ki:

“Evlat, seni biricik kızım, gözümün nuru Ülker’imle evlendirmek istiyorum, ne dersin?”

Ne denirdi ki…

Muhsin boyun büktü, ses çıkarmadı.

Bu, kabul etmekti.

Evlendiler.

Abdullah Usta çok istediği halde torun sevip koklayamadı. Ardında onu seven, özleyen, rahmetle anan insanlar ve gerçekleşmiş sözler bırakıp gitti. Şimdi Muhsin’in bir güzel mesleği, parası, itibarı, evi ocağı vardı.

Muhsin, mesleğine kayınpederi öldükten sonra da devam etti. Ta ki üzerine kuyu duvarı yıkılıp taşlar altında kalana dek. Kırılmadık, yaralanmadık yeri kalmamıştı. Kan kaybediyordu. Ölümle hayat arasındaki dar ve kaygan çizgide saatlerce kurtarılmayı beklemişti. Önce üzerindeki taşlar yukarı çıkarılmalıydı ki Muhsin kurtarılsın… Kan kaybediyordu. Kan kaybetmek demek, koyu bir karanlığın bilinmezliklerine doğru giderek hızlanan bir tempoda yol almak demekti. En son seslerin silinişiyle eriyip yok olan Muhsin, ancak yirmi dört gün sonra gözlerini açabildi.

Ölmemişti.

Ferman çıkmayınca ölünmüyordu.

Muhsin yaşadı; ancak mesleğine devam edemedi. Su buldurmak, su yolu açtırmak, kuyu kazdırmak için gelenleri önce “İyileşemedim,” diye, bir iki denemeden sonra da “Artık ben o işi bıraktım!” diye geri çevirdi. Geçirdiği kazadan eser kalmıştı Muhsin’de. Dar yerde yalnız kalamıyordu. Kuyu kazıcının, ister istemez çıkrıkla aşağı inmesi, saatlerce aşağıda çalışması, yine çıkrıkla yukarı çıkması gerekiyordu. İnip çıkarken göz kapaklarını indirip sorunu çözüyordu. Ne var ki kuyu dibi kazmayı, yukarı kova kova toprak yollamayı, iç yüzeyi taş duvarla kaplamayı gözleri kapalı yapamazdı. Gözleri açıkken sanki kuyu üstüne kapanacakmış gibi geliyordu ona. Bir de zaman zaman başı dönüyor, sendeliyor; düşecekmiş gibi oluyordu. Kendinden korkuyordu açıkçası.

“Vazgeç kuyuculuktan!” dedi karısı. “Aç kalacak değiliz ya, vazgeç!”
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN