YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

park
Keramet BÖYÜKÇÖL


Keramet Böyükçöl, 1987 yılında Azerbaycan’ın İmişli bölgesinde doğdu. Bakü Dövlet Üniversitesi’nin 3. sınıf öğrencisi olan şair, aynı zamanda üniversite bünyesinde faaliyet gösteren “Metafora Poeziya Derneği”nin başkanıdır. Şiirleri “Azerbaycan”, “Ulduz” dergilerinde ve edebî muhtevalı diğer dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır. 2009 yılında “Çatlamış Fincan” adlı şiir kitabı yayımlandı. “Çöl” isimli romanın müellifidir; bu roman henüz yayımlanmamıştır. Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin üyesi ve Cumhurbaşkanlığı bursiyeridir.

sanırsın kurumuş denizdir bu park,
kanepeler kayıklardır,
asılı kalmış parkın yakasından.
çocuklar balıklar gibi
ağzını açmış
karusellere boylanır.
ağaçlar resim çektiren
adamlara benzer,
yorulmazlar ayak üzre durmaktan...
bak, o kızın saçının
düzeninde güler rüzgâr.
rüzgâr ağaçlardan başlıyor, ağaçlardan.
it gibi adamlara havlıyor rüzgâr.
budur, gecenin içine dolan serçeler,
seherin gözünden dökülür parka...
ayaklarını basa basa yürüyor bir ihtiyar,
yanındaki güvercinler onu yansıtıyor.

mahkûmlar, duvar, duvar
kadın yerine saat 12’yi kucaklayıp yatar,
yatar mahkûmlar, yatar, yatar.
geceler dudaklarına kadar susar,
susar sehpa susar, susar.
sabah uykudan kalkınca
üç beş kadın saçı görmez,
görmez yüzünde, görmez, görmez.
ayrılmaz pencereden
gökteki kuşa koşulup
dışarı çıkan, dışarı çıkan gözleri, dışarı çıkan gözleri...

özgürlükle mahkûmlar arasında duvar,
duvar yalnız duvar, duvar, duvar,
duvarın arkasında özgürlük,
özgürlük yalnız özgürlük, özgürlük, özgürlük,
özgürlükte çocuk, çocuk bahçesi
ben demiştim ama
hapisane yanında
kurmayın çocuk bahçesini...

her seher
dışardaki çocuk sesinin alnından öper,
öper mahkûmlar öper, öper.
bir fincan çocuk sesi içer,
diker başına, içer, içer.
sonra da o sesin üstünde yatar,
yatar geceler, geceler, geceler.

Aligulu Bey’in dersinde...
her gün yoklamada
senin yattığın odanın havasını solumak,
ya da okuduğun kitabın sayfası olmak,
veya resim olup
kiliminin altında gizlenmek
hakkında düşünürüm.

her sevgi romanının içinden sen çıkıyorsun,
içinde sen olan her şeyi ezbere bilirim,
talebeliğim seni ezberlemek
ve bir de her seher yolunun üstünde durup
sana selam vermek kadar şirin geçti.

bütüm kesirlerim sana göredir,
saçlarımın dağınıklığı,
derbederliğim de...
derslerimden aldığım “2”ler gibi,
başını aşağı dikmiş şimdi 22 yaşım,
utandığından,
ya da senin ağırlığından.
dudağında söz olmak arzusu,
yıkılıp küçede ölmek gibidir,
öyle istiyordum ki,
sen de Böyükçöl olasan.
yani, hanımım.

ölümü gör, bu saat oturduğum seminer dersi,
kulaklarımda düğün sesi gibidir şimdi.

ben güz okuyorum
ağaçlar hatıra defteri oluyor güzün,
giysileri sözle dolu,
her gün yaprak çeviriyorum,
ben ağaç okuyorum,
fakat yağmur karıştırmasa güzün rengini

kuşların havasıdır ağaçlar,
her gün gezinirler üstünde,
rüzgârsa siler havadaki tırnak izlerini,
ben hava okuyorum,
fakat yağmur karıştırmasa güzün rengini

yorgan gibi serilir güz
ağaçların üstüne,
yapraklar kuş olur
dallardan yere kadar
ben kuş okuyorum,
fakat yağmur karıştırmasa güzün rengini

tek ayak üstünde durur ağaçlar
elleri cebinde,
kuşları dinlemek için.
kuşlarsa yuvadan gülümser adamlara,
ben yuva okuyorum,
fakat yağmur karıştırmasa güzün rengini

yağmur yağar havanın üstüne narin narin,
yalnız bir kızın sesi ıslanır dışarıda.
bir taraftan düğün sesi gelir,
bir taraftan tren gider.
dolar saat 12’ye düğünler,
trenler 12’de yola düşer.
adamlar aldanır güzün havasına,
ben adam okuyorum,
fakat yağmur karıştırmasa güzün rengini

hatıra soykırımı
K+İ=Love
yazdığımız duvarı yıkmışlar şimdi,
istimlak olmuştur o ev.
üstüne söz yazdığımız ağaç da kurudu,
sözümüz söz olmadığından.
sustu ağaçlar,
yaprak dudaklarında,
rüzgârlar sustu denizin
dalga yanaklarında,
rüzgârlar yudu sokaklardan
ayak izlerimizi,
boşu boşuna esiyor rüzgârlar,
yabancılarla konuşuyor şimdi
bizimle konuşan rüzgâr
bir çift şehit resmi gibi asılı kalmış
havanın duvarında
bizim oturduğumuz kanepe.
serçe gagalarının ümidiydik,
uçup gittiler,
dönerimize ortak olan kediler küsüp gittiler,
yanımıza koşup gelen dilenci çocuk
her gün bekler yollarımızı
ümitli gözleriyle...
sokaklar acından öldü ayak izlerimiz için.
boyadılar bu şehrin yüzünü, boyadılar.
kaldı altında hatıralarımız...

tahlil
bir damla göz yaşını tahlil et,
göreceksin ki içinde resmim var.
tahlil et ayaklarını,
içinden tozlu topraklı
Zahid Helilov sokağı çıkacak,
göreceksin!
saçlarından bir tel uğrula tahlil et,
göreceksin ki,
içinden dudak çıkacak, dudak.
tahlil et parmağını bir çimdik,
içinden yüzük çıkacak, yüzük.
nişan yüzüğü,
ayarı 18,
ölçüsü 583.
amma ellerinden bir gram
tahlil etsen,
mutlak katil olduğunu bileceksin.
cezası evlenmektir,
yanlış yoktur burada...

barış
bu Batı’yla barışmak ak bayraklardan değil,
ak güvercinlerden başlamalı,
ak güvercinlerden...
önce ormanlarımız barışmalı,
ağaçlarımız dost olmalı,
semada kuşlarımız el sıkmalı, öpüşmeli,
çaylarımız kavuşmalı,
havamız karışmalı, havamız...
silinsin geçmiş kokan anılarımız,
çiçeklere dönsün serhattaki direkler,
derilsin ellerdeki silahlar,
içilsin serhat çayları,
ölsün aramızdakı uzaklık, ölsün...
belki nağmeden başlayak diyorum,
körpe dudağında kanatlanan nağmeden.

asker hakkında film
ağrımak yaşadığını hissetmektir,
ilk defa koluna inanır yaralı asker.
asker en onulmaz anında
bir de ne görürsün,
gizleyip avuçlarında sigara çeker.
sigara çekmek efkârlanmaktır.
bir kurşun payı var
her askerin ömründe,
askerler için kabirdir siper.
toprağın sinesine
göğüs vermiş askerin adı
öldüğü yere düşer,
nefesi karı dondurur.
askerlerin suçu yoktu,
günahkâr ellerdi.
en çok da işaret parmağı
tetik çekebildiği için katildir.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN