Split
Hacer ÖZTÜRK

Split, Hırvatistan’ın Zagrep’ten sonra ikinci
büyük, tarihi olarak ise en eski şehri… Pek çok şehir gibi bura da eski
ve yeni şehir olmak üzere iki bölümden oluşuyor; ancak Split’te bu ayrım
çok daha keskin çizgilerle belirlenmiş diyebiliriz. Çünkü, yeni şehir ne
derece modern ve endüstriyel ise, eski şehir de o derece tarihi ve
kültürel…
Adriyatik Denizi’nin doğu sahillerinde küçük bir yarımada olan bu şehri de, pek çok kıyı şehri gibi pitosporum ve mandalina çiçeklerinin kokusu doldurmuş. Kıyıdaki pazarlarda satılan lavanta torbalarındaki rayihalar ise bunlara eşlik etmekte... İlk olarak hava bozmadan temiz ve sakin denizin tadını çıkarmak için kıyı şeridinde vakit geçiriyoruz. Sonra eski şehre doğru yola çıkıyoruz. Buranın en önemli yapısı olan Diocletion Sarayı’nın girişinde başında piskopos şapkası ve elinde İncil bulunan dev bir heykelle karşılaşıyoruz.
Ünlü mimarları İ. Mestroviç tarafından yaptırılmış heykel, daha önce sarayın içinde yer alıyormuş ve İtalyan istilası sırasında sarayın dışına çıkarılmış. Bu heykel, Hırvatçayı dini dil olarak kabul ettiği için, Hırvatlarca kurtarıcı kabul edilen başpiskopos Gurgura Ninskog’a ait. Sarayın kapısından girmeden önce pek çok insan, bronz G. Ninskog’un ayağındaki, neredeyse iki avuç büyüklüğünde olan başparmağı sıvazlamadan geçmiyor; çünkü kutsal kabul edilen heykelin ayak parmağı sıvazlandığında dileklerin kabul olacağına inanılıyor. Bu nedenle parmak altın renginde bir parıltı kazanmış.

Diocletion Sarayı’nın, altın, gümüş, bronz ve demir olmak üzere dört kapısı bulunmakta. Biz Zlatna Vrata (Altın Kapı)’dan giriyoruz. Yaşları en az ellinin üstünde olan, dört kişilik, küçük bir orkestra karşılıyor bizi… Gitar eşliğindeki şarkılarını dinleyerek taş binaların arasına dalıyoruz. Alt kısımları mağaza olmuş binalar Dubrovnik’teki binaları andırsa da onlar kadar düzenli sıralanmamış. Kimi yerde ise Venedik’teki dar sokakları anımsatıyor bize. Bir labirent karmaşıklığındaki binaların tarihi dokusunu bozan ilginç bir durumsa, binalar arasına gerilmiş iplere kurutulmak için asılmış renk renk çamaşırlar…
Roma kralı Diocletion’un, 3. asır sonlarında emeklilik dönemi için
yaptırdığı saray, sonradan eklenen binalara rağmen, döneminin ihtişamını
hissettirmeye devam ediyor. Bu kadar eski bir yapının halen nasıl ayakta
durabildiğine şaşırıyoruz. Sonradan buranın uzun yıllar şehrin çöplüğü
olarak kullanıldığını, bu nedenle de insanlar tarafından tahrip
edilmediğini öğreniyoruz. Diocletion’un halka seslendiği Peristil
Meydanı’nda dolaşırken, en eski yapıların arasında yüzyılların dürülüp
sıkıştırıldığını hissediyor insan. Roma dönemi kıyafetleriyle, temsili
olarak bekleyen iki asker de bu hislerimize katkıda bulunuyor.
Hıristiyanlık hak din iken ibadet etmeyi ve kiliselere gitmeyi
yasaklayan Dioclation’un, sarayındaki katedral ve kiliseler daha sonraki
yüzyıllarda eklenmiş. Mesela Dioclation döneminde imparatorluğun
mozolesi olarak yapılmış sekizgen yapı, imparatorun ölümünden sonra
Hıristiyanlık karşıtı yönetimin kurbanı olan St. Dominius adına bir
katedrale dönüştürülmüş. Bu katedralin yüksek çan kulesinden, şehrin
manzarasını seyretmek de aldığımız tavsiyeler arasında…
Split’te Osmanlı döneminden kalma Kaleiçi Camii olduğunu daha önce
okumuştum. Bu nedenle haritada bir cami işareti görünce, minareli bir
cami bulma umudunda olmasak da, merak içinde arıyoruz. Diğer binalardan
farksız bir binayı gösteriyorlar. Üzerinde Hırvat İslam Meclisi yazmasa
ve etrafı betonla sıvanmış orijinal pencere kemeri olmasa, buranın bir
cami olduğunu anlamak imkânsız… İçini de merak etmemize rağmen saat
13.00’te kapandığı için on dakikalık bir gecikme yüzünden göremiyoruz.
Saraydan çıktıktan sonra limanda yürüyüş yapıyoruz. Buradaki pazarlarda lavanta torbacıklarının dışında ‘eşek’ maketleri de satılıyor. Bunun nedeni eşeğin ilk olarak Adriyatik kıyılarında görülen bir hayvan olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktaymış. Limanda Brac, Hvar ve diğer küçük adalara giden vapurlar var. Biz deniz seyrini yeterli bularak, palmiye ağaçları gölgesinde kahve molası verip gezimizi tamamlıyoruz.
....
Adriyatik Denizi’nin doğu sahillerinde küçük bir yarımada olan bu şehri de, pek çok kıyı şehri gibi pitosporum ve mandalina çiçeklerinin kokusu doldurmuş. Kıyıdaki pazarlarda satılan lavanta torbalarındaki rayihalar ise bunlara eşlik etmekte... İlk olarak hava bozmadan temiz ve sakin denizin tadını çıkarmak için kıyı şeridinde vakit geçiriyoruz. Sonra eski şehre doğru yola çıkıyoruz. Buranın en önemli yapısı olan Diocletion Sarayı’nın girişinde başında piskopos şapkası ve elinde İncil bulunan dev bir heykelle karşılaşıyoruz.
Ünlü mimarları İ. Mestroviç tarafından yaptırılmış heykel, daha önce sarayın içinde yer alıyormuş ve İtalyan istilası sırasında sarayın dışına çıkarılmış. Bu heykel, Hırvatçayı dini dil olarak kabul ettiği için, Hırvatlarca kurtarıcı kabul edilen başpiskopos Gurgura Ninskog’a ait. Sarayın kapısından girmeden önce pek çok insan, bronz G. Ninskog’un ayağındaki, neredeyse iki avuç büyüklüğünde olan başparmağı sıvazlamadan geçmiyor; çünkü kutsal kabul edilen heykelin ayak parmağı sıvazlandığında dileklerin kabul olacağına inanılıyor. Bu nedenle parmak altın renginde bir parıltı kazanmış.

Diocletion Sarayı’nın, altın, gümüş, bronz ve demir olmak üzere dört kapısı bulunmakta. Biz Zlatna Vrata (Altın Kapı)’dan giriyoruz. Yaşları en az ellinin üstünde olan, dört kişilik, küçük bir orkestra karşılıyor bizi… Gitar eşliğindeki şarkılarını dinleyerek taş binaların arasına dalıyoruz. Alt kısımları mağaza olmuş binalar Dubrovnik’teki binaları andırsa da onlar kadar düzenli sıralanmamış. Kimi yerde ise Venedik’teki dar sokakları anımsatıyor bize. Bir labirent karmaşıklığındaki binaların tarihi dokusunu bozan ilginç bir durumsa, binalar arasına gerilmiş iplere kurutulmak için asılmış renk renk çamaşırlar…
Roma kralı Diocletion’un, 3. asır sonlarında emeklilik dönemi için
yaptırdığı saray, sonradan eklenen binalara rağmen, döneminin ihtişamını
hissettirmeye devam ediyor. Bu kadar eski bir yapının halen nasıl ayakta
durabildiğine şaşırıyoruz. Sonradan buranın uzun yıllar şehrin çöplüğü
olarak kullanıldığını, bu nedenle de insanlar tarafından tahrip
edilmediğini öğreniyoruz. Diocletion’un halka seslendiği Peristil
Meydanı’nda dolaşırken, en eski yapıların arasında yüzyılların dürülüp
sıkıştırıldığını hissediyor insan. Roma dönemi kıyafetleriyle, temsili
olarak bekleyen iki asker de bu hislerimize katkıda bulunuyor.
Hıristiyanlık hak din iken ibadet etmeyi ve kiliselere gitmeyi
yasaklayan Dioclation’un, sarayındaki katedral ve kiliseler daha sonraki
yüzyıllarda eklenmiş. Mesela Dioclation döneminde imparatorluğun
mozolesi olarak yapılmış sekizgen yapı, imparatorun ölümünden sonra
Hıristiyanlık karşıtı yönetimin kurbanı olan St. Dominius adına bir
katedrale dönüştürülmüş. Bu katedralin yüksek çan kulesinden, şehrin
manzarasını seyretmek de aldığımız tavsiyeler arasında…
Split’te Osmanlı döneminden kalma Kaleiçi Camii olduğunu daha önce
okumuştum. Bu nedenle haritada bir cami işareti görünce, minareli bir
cami bulma umudunda olmasak da, merak içinde arıyoruz. Diğer binalardan
farksız bir binayı gösteriyorlar. Üzerinde Hırvat İslam Meclisi yazmasa
ve etrafı betonla sıvanmış orijinal pencere kemeri olmasa, buranın bir
cami olduğunu anlamak imkânsız… İçini de merak etmemize rağmen saat
13.00’te kapandığı için on dakikalık bir gecikme yüzünden göremiyoruz.Saraydan çıktıktan sonra limanda yürüyüş yapıyoruz. Buradaki pazarlarda lavanta torbacıklarının dışında ‘eşek’ maketleri de satılıyor. Bunun nedeni eşeğin ilk olarak Adriyatik kıyılarında görülen bir hayvan olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktaymış. Limanda Brac, Hvar ve diğer küçük adalara giden vapurlar var. Biz deniz seyrini yeterli bularak, palmiye ağaçları gölgesinde kahve molası verip gezimizi tamamlıyoruz.
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...
DERGİDEN
-
Ali AKBAŞ
-
Güllü KARANFİL
-
Tümönbay BAYZAKOV
-
Azer ABDULLA
-
İbrahim TÜRKHAN
-
Keramet BÖYÜKÇÖL
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Fatma Yekta ÜRKMEZ
-
Hacı ISMAYILOV
-
Şadman ATABEK
-
Atanas RADOYNOV
-
Güzin GÜVEN
-
Elçin HÜSEYİNBEYLİ
-
Georgi İNGILIZOV
-
Abdurrahman DEVECİ
-
Sultanmahmut TORAYĞIRULI
-
Vasiliy MONGUŞ
-
Ebubekir Sıddık SOYSAL
-
Mehmet ÖZCAN
-
Hacer ÖZTÜRK
-
Canıl Mırza BAPAEVA
-
Ramiz ASKER - ebülfez GULİYEV
-
Muhammed MITIYEV


