YIL: 4  /  SAYI: 44  /  Ağustos - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Zor Söken Şafak
Georgi İNGILIZOV
Tercüme: Fevzi Kadıoğlu

 

1951 doğumlu gazeteci yazar Georgi İngilizov, Veliko Tırnova Sv. Kiril ve Metodi Üniversitesi Bulgar Filolojisi bölümü mezunudur. 1982’den bu yana Güneydoğu Bulgaristan’ın en seçkin kültür ve sanat dergilerinden biri olan Cernomorski Far’da çalışmaktadır. Halihazırda ise derginin baş redaktörüdür. Dobır Den Tıga (Günaydın Hüzün), Uiski s Tsvyat na Noşt (Gece Rengindeki Viski), Lunni Razkazi (Mehtaplı Öyküler) adlı yapıtların sahibidir. Hikâyelerinin konusu hep denizle ilgilidir; fakat deniz sadece fon ve renk değil, aynı zamanda hikâyelerin birinci dereceli kahramanıdır.
Modern Bulgar hikâyesi ustalarından biri olan yazarın Okyanus Balıkçılığına Dair Anılar adlı bir de senaryosu var. Yazarın senaryosu rejisör Georgi Dülgerov tarafından filme alınmıştır.
Vladov, ilk büyük kar yığınının altında kalan Jiguli’ye baktı :

“E, işte! Ben size demedim mi?” dedi.

İkisi de onu duymamıştı sanki. Debriyaj inliyor, tekerlekler dönüyor ve otomobilin arkası şarampole doğru kayıyordu. Rüzgâr törensel ve sakin bir edayla ses çıkarıyordu. Saşa acımasızca gaza basıyor ve hâlâ bir şeyler umut ediyordu.

- Tayfa başı en sonunda:

“Zorlama, çıkamayacak. Sadece daha büyük çukur açıyorsun, arabayı itmekle de çıkaramayız,” diye mırıldandı.

Saşa motoru kapattı, kalın bir kar tabakasıyla kaplanan arabanın ön camına bakarak güldü:

- E, geldik!

Kürklerinin içine gömülmüş, sigara içiyor ve itirazını duymazlıktan gelip ikisi de bir şeyler düşünüyorlardı.

Saşa, Vlado’yu göstererek:

- Sen sırt çantalarını al. Tayfa başı büyük valizi alsın. Ben de geri kalan her şeyi…

- E, geriye ne kalıyor? Galiba hiçbir şey…

Kar yolu kaplamıştı, yolda güçlükle yürüyebiliyorlardı. Rüzgâr bugün poyrazdan sert esiyordu. Tipi, kar tanecikleri değil; buz kristalleri getiriyordu. Onlar da burun deliklerine batıyor ve tırmalıyordu. Yaklaşık yarım saat sonra, yorgunluktan bitkin olarak, denizciler yürümeyi çabuk unuturlar, küçük evi fark ettiler. Karla kaplı ev daha da küçülmüş gözüküyordu.

Yüzünü kocaman yakasının içine saklayan Vlado mırıldandı:

- Rüzgâr böyle esmeye devam ederse birkaç gün daha sürer.

“Hiç olmazsa odun da mı yok?” diye sordu.

İkisi de ayaklarını karın üstüne vurarak ısınmaya çalışıyorlardı.

- Dişlerinin arasından Saşa konuştu:

- Karla dolmuş, anahtar girmiyor.

Vlado Saşa’yı itti:

“Ver şu anahtarı bana,” dedi ve anahtarı tayfa başının bu eski zaman kilidine zorla sokmaya çalıştı. Başaramayınca bu işten vazgeçti ve sigara yakmayı denedi.

Dondurucu rüzgâr kibrit çubuklarını art arda söndürüyordu. Vlado sigarasını ayağıyla ezdikten sonra tekrar tayfa başını kenara iterek:

“Buzları bir şeyle kazımamız lazım. Sivri bir şeyler verin bana!” dedi.

Tayfa başı sanki soğuğu hissetmiyordu. Filtresiz sigarayı ağzında çiğnedi. Eldivensiz ellerini cebine soktu ve kocaman, çok amaçlı bir bıçak çıkardı. Sonra kilidin deliğine bıçaktaki ince şişi soktu ve çevirmeye çalıştı.

- Bir saniye daha, olacak. Şimdi anahtarı verin. Reze gıcırdayarak döndü, şampanya şişesi açılır gibi kapı da aniden gürültüyle kasadan ayrıldı. Üç erkek, kar taneciklerini silkerek ve küfür yağdırarak karanlık odaya doğru girdiler. Pencereden kanepeye kadar uzanan mavimsi buz şeridini göstererek:

- Bakın kar taa nereye kadar yağmış!

Saşa neşeli neşeli:

“Yok bir şey, her şey düzelecek!” diye seslendi. Şimdi jeneratörü çalıştıracağız ve ortalık sıcak, aydınlık olacak.

Dışarıda boran daha kuvvetli ve tüm şiddetiyle esiyor, tavan kirişleri hüzünle gıcırdıyordu. Vlado: “Odunlar diyorum, odunlar nerede? Tutuşturmak için gazete getirmiştik hani…” diye sordu.

Aynı zamanda diğer iki arkadaşı el fenerinin cılız ışığı altında bagajı açıyorlardı. Tayfa başı bir şişe kanyak çıkardı.

- Birkaç yudum için, bizi çok büyük soğuklar bekliyor. Daha şimdiden ateş yakılamayacağı fikrine alışın. Odunlar yan taraftaki depoda bulunuyor, ora da kilitli. O kilit de öyle kolay kolay kırılacak tipten değil. Japon kilidi, keskiyle dağıtılamaz. Son seferimde satın almıştım.

Şişeden yudumladıktan sonra üçü de birkaç dakika sustular. Işık hafifçe titreşiyor; ama rüzgâr uğuldamaya devam ediyordu. Saşa eski gemi termometresinin kırmızı gösterge sütununa baktı ve haykırdı:

- Amma da hava ha! Oda içinde eksi on sekiz derece.

- Dışarıda da eksi yirmiden fazladır. Vlado yola çıkmayalım diye ben size söylemiştim.

“Kilit de donmuştur, değil mi?” diye sordu Saşa. Cevabı beklemeden devam etti:

- Jeneratörü çalıştırırsak elektrik olacak. Biraz karanlıkta kalırsak, karşılığında ocakta su ısıtabiliriz. Jeneratör dizel. Siz, kaptan köprüsündekiler makinelerden anlamazsınız. Şu durumda benzinli motor bile zor çalışır, dizelse çok daha zor çalışır. Sonra, bizim jeneratörün gücü azdır, yalnız aydınlatma içindir; ocak için olmaz. Bir şey daha söyleyeyim, sizin aklınıza uydum diye üzülüyorum. Şu an Burgaz’da olacaktım, restoranda ve arkadaşların yanında…

- Jeneratör maksimum devirde çalışırsa ocağı ısıtacaktır, 500 vat’tır. Yalnız bana onu nasıl çalıştıracağımı söyleyin, ötesi kolay…

Saşa, Vlado’ya döndü ve omzuna vurarak:

- Hiç romantik olamadın, işte onu için seninle gemide olmak istemiyorum.

- Olmak istemiyorsun; çünkü emirlerin hepsini yerine getirmiyorsun. Sen yalnız “Tam gaz ileri,” demeyi biliyorsun. Soruyor musun, biz köleler, makine dairesinde nasıl bir ateşte kavruluyoruz! Burda başka romantiğimdir.

Vlado güldü:

- Mademki senin talebe aklına uydum, biraz da ahmak sayılırım.

“Didişmeyi kesin,” diye söylendi tayfa başı. Böyle hepten donacağız, kanyak bir yere kadar ısıtıyor. Manivelanın yanına gelin, görevi değişeceğiz.

Jeneratör mutfağın arkasındaki küçük odaya yerleştirilmiş, oraya da yalnız bir kişi girebiliyordu. Vlado dişlerinin arasından mırıldandı:

- Aa! Mazot çok ağır akıyor.

Oflayarak manivelayı çevirdi, gocuğunu bir kenara attı ve çevirmeye devam etti. Sert sürtünme sesinden başka, motordan hiçbir ses çıkmıyordu.

Saşa:

“Umut var mı?” diye sordu; ama kimse ona cevap vermedi.


Vlado çevirmeye devam ediyor ve gerginlikten dişlerini gıcırdatıyordu. Sonra birden manivelayı bıraktı ve ağır ağır nefes alarak oturuverdi.

- Hiçbir şey olmayacak! Size söylemiştim, mazot lapa gibi ağırlaşmış, donmuş. Bugün öğle vakti köprüdeki mavimsi büyük sarkaçları gördünüz mü? Böyle gecelerde deniz donar, biz de bu külüstür jeneratörle uğraşıp dururuz. Hongkong, anasını sattığımın…

- Ee, dul kadınlar gibi ağlaştınız. Bunlar da güya okyanuslar arası kıdemli yardımcı gemilerin şef makinistleri! Biliyor musunuz, benim balıkçılık öğretmenim Stavroz, dizel motoru nasıl çalıştırıyordu? Ateşle! Evet, o kadar tehlikeli değil; hava filtresinden alev kapması lazım. Patlamazsa çalışacaktır.

“Deneyeceğiz!” diyerek Saşa rula halindeki gazeteyi yaktı. Aydınlıktan sanki daha da soğuk oldu.

- Şimdi çevir!

Birkaç defa sanki motor boğuldu, sonra kararsızca bir iki hamle daha yaptı ve durdu.

“Çevir, daha hızlı çevir!” diye bağırdı tayfa başı. Tam şimdi lâzım, başka gazete ver. Ve o an motor patladı, patlamalardan iyice sarsıldı; ama çalıştı.

Vlado:

- Şimdi yavaş yavaş devirleri yükselteceğiz. Yağ donmuş, gram dahi basınç yok. Başardık çocuklar!

Sonra dikkatlice, yavaş yavaş bir cerrahın ameliyat yaptığı gibi gazı yükseltti. Biraz sonra bütün ev aydınlandı.

Tayfa başı:

“Şimdi aydınlanma şalterini indirin ve ocağı açın!” diye emretti. Motor en yüksek devirde, kaldıraçla olmazsa, pompanın kumanda kolunu elle bastırın, devir en yüksek seviyede olmalı.

Yarım saat sonra ikisi de şöminenin iki tarafındaki büyük kanepelerde yatıyor, tayfa başıysa dirseklerine yaslanmış, termometreye bakıyordu.

- Eksi yirmi! Böyle zamanda Norveç’te…

- En azından Norveç’te affedilmez bir gerekçe vardı. Hava basıncı düşmüştü, barometrenin ibresinin yamulduğunu söylemişlerdi.

- Orada kaptan köprüsünde denizciler vardı; ama şimdi? Köpekbalığı için ne diyeceksin?

Tayfa başı ağır nefes aldı, sonra yavaşça küfretti:

- Bize, basit halk kitlesine kim soruyor. Genel müdürün şahsen imzaladığı Peyçev’in ikinci süvariliği emrini, kaptana söyledim.

- Bu çocuğun hiçbir şeyden haberi yok, on beş sene geminin yardımcı politkomiseriymiş. Gerçi oradaki lokma çok büyük ve tatlı, deniz okulundan mezun olduğuna bakmayın; her şeyi unutmuştur.

Saşa:

- Biz aynı yıl mezunuyuz. O, eskiden de o kadar biliyordu.

- Tayfa başı devam etti:

- Eğer istersen önce onu denizci olarak ata; ondan sonra dümenci, ondan sonra eğer okuduklarından bir şeyler hatırlıyorsa onu süvari yap. Tayfa idare etsin, balık tutabilsin; ama bize kim soruyor…

Saşa mırıldandı:

- Şimdi soruşturmalar başlayacak. Tecrübemden biliyorum; bir soruşturma sonunda, neler olmaz ki! Beni nasıl yedi ay oyaladılar.

Vlado öfkeyle:

“Haksızlık değil mi?” diye sordu ve ezik olan elini ovuşturmaya başladı.

- Tam olarak haksızlık olmayabilir. Ben kendi suçumu inkâr etmedim ve etmiyorum. Siz ikiniz de epey yardımcı oldunuz. Saşa tam saatini gemi defterine yazmamış olabilir; o çok heyecanlıdır. Kaba saba ve çabuk hiddetlenen biridir, dediğinizi hatırlıyorum.

Vlado:

“Neyin gerçek olduğunu hesaplayıp onu söyledim,” dedi sertçe ve devam etti. Belki de on yedi sene yan yana okumamış olsaydık biraz düşünebilirdim ve biraz azap çekebilirdim; ama kardeşim ben seni tanıyorum ne zamandan beri. Kıdemli yardımcı oldun. Senin yanına varılmıyor artık!

Alçak bir ses tonuyla Saşa:

“Kıskanıyorsun! Bu görevi bana çok görüyorsun!” diyerek karşılık verdi.

- Niye kardeş, niye? Biliyorsun eğer hakikaten seni kıskanıyor veya senden nefret ediyor olsaydım, ilk olarak Margarita’nın intikamını senden alırdım. Doğrusunu söylüyorum, seyirde değil de karada olsaydım, o sırada seni öldürürdüm. Söyle beni buraya niye davet ettin, hesap sormak için mi?

Rüzgârın uğultusunu çekilmez hale getiren derin bir sessizlik ortalığı kapladı.

- Siz tatile mi geldiniz, yoksa eski meseleleri eşelemeye mi? Kaybetmeyi beceremiyorsunuz, affetmeyi bilmiyorsunuz; unutmayı bilmiyorsunuz, nasıl erkeksiniz siz be?

Tayfa başı boğuk bir sesle devam etti:

- Gemideyken insanlarsınız, sizi dinleseler hayrete düşerler. Her biriniz birer centilmen ve büyük düşünen insanlarsınız. Gerçekleştirmeyi düşündüğünüz birbirinden güzel hayalleriniz var; fakat karaya çıkınca ördek yavrusu gibi, eski kokuşmuş şeyleri kurcalıyor, kokusundan sarhoş oluyor ve azizliğe bürünüyorsunuz. Galiba sabahı zor bekleyeceğim.

- Doksanlık ihtiyar plağı…

- Ben plağımı kolay kolay değiştirmiyorum, size aşınmış gibi gelse bile… Ve siz çocukluk arkadaşları, henüz ilk kazada eski dostluğu bitirmeye mi çalışıyorsunuz? Bu da demek oluyor ki sizin dostluğunuz hakiki değilmiş; biraz sallantıdan sonra hemen çatlayıverdi.

- Tayfa başı! Bunlar erkek masalı. Unuttum bile; ama sen de epey benzin döktün ateşe! Kimse seni mecbur kılmadı; fakat sen de ifadeler verdin aleyhime.

Saşa, sertçe bir edayla ekledi:

- Hangi şeytana uyarak geçen akşam doğum günümü kutlarken masamın denizci sofrasına lâyık bol bol içkiyle dolu olduğunu söyledin?

Tayfa başı gürültüyle nefes aldı:

- Ellerimde büyüdünüz. Margarita meselesinden kaynaklanan ızdırabınızı alkolle boğmak çabalarınıza seyirci kalamazdım. Bu biiir. Sarhoştun, gerçeği söylemekten sakınmadım; çünkü sen artık kaygan zemine basmıştın. Kendinden başka kimseye saygı göstermiyor; denizciler fısıldaşıyor; kıdemli yardımcı o kadar da dayanaklı değil, en keskin virajlara bile dayanıyor; ama dümende olanlar bile onun sırasında iyi değiller…

Saşa tereddütle reddetti:

- Bunlar artık uydurmadır. Kim içmiyor ki?

“Ben!” diye kesip attı tayfa başı.

Tekrar sessizlik çöktü, yalnız şöminede rüzgârın çıkardığı ıslık duyuluyordu. İçeriyi daha da soğuk bastı sanki. Şiddetli rüzgâr ara sıra sakinleşiyor ve bu da dizel patlamaları hakiki top atışlarına benziyordu.

Tayfa başı elini maşrapanın içine sokmuştu:

“Isınmaya başladı, daha yarım saat ve tamam!” dedi. Siz de “Her şeyi hazırladık, her şeyi hesapladık,” falan derdiniz. Kışın en şiddetli zamanında gaz ocağı almadan yola çıkılır mı, bari ispirto ocağını alsaydınız! Her şeyi hep benim mi düşünmem gerekir. Gemide de böyleyiz. Onun için ben seferin birinde biriyle, diğerinde ötekiyle çıkıyorum, sizi bakıcısız bırakmamak için.

Saşa maşrapayı elledi:

“Olacak!” dedi. Sıcacık. Bu suyla kilidi açarız. Yardımcılar, yürüyün arkamdan. Tayfa başı, sen maşrapayı taşıyacaksın ve sen de anahtarı…

Tayfa başı yapmacık bir öfkeyle:

“Sen de komuta edeceksin! Vlado haydi gidelim!” dedi.

Kilit beklediklerinden daha kolay açıldı. Yonga ve yarmaları omuzlamışlar, üçü seke seke eve daldılar.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 44. sayıda...

DERGİDEN