YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kırgız Yazar
Beyşebay Usubaliyev:

“İnsanın aradığı, ebedilik, sonsuzluktur”
Röportaj: Samet AZAP


Samet Azap:
Beyşebay Bey, bazı Kırgız yazarlarına göre, Kırgız Edebiyatı son yirmi yılda zor zamanlar yaşadı. Yaratıcı edebi süreç durma noktasına geldi, çok fazla eser yayımlanmadı ve yayımlansa da edebi eserle ilgilenen okur sayısı azaldı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Sizin bu konuda düşünceniz nedir?

Beyşebay Usubaliyev: Bu görüşler doğru, ama kısmen. Edebi süreç Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ülkede başlayan belirsizlik ve hayat zorluğu yüzünden sekteye uğramıştır. Ancak sonra şair ve yazarlar toparlanarak eser vermeye başlamışlardır. Bu konuda, mesela, yazar Keneş Cusupov 80’li yıllara kadar edebi eser, bilhassa nesir alanında roman ve hikâye yazarak verimli çalışmış, sonra da hemen gazeteciliğe, deneme ve makale yazmaya geçenler arasında gösterilebilir. Bu sebeple edebi eserler yazılmadığı için “edebi süreç durdu” diyenler var.

Bizden önceki neslin temsilcisi sayılan Kasım Kuşubekov da 80’den sonra bir tane bile eser vermedi. Bizim edebi kuşak, 70’li yılların sonları ve 80’li yılların başlarına denk gelir. Bizim nesil yazarları arasında bazıları şunlardır: Orozbek Aytımbetov, ben, Sultan Rayev, Abdilamit Matisakov ve Toyçubek Suvambetov. Bizim kuşak, bir edebi kuşak olarak öncekilerin gölgesinde kalmıştır.

20-30’lu yıllardan itibaren Kırgız edebi nesil temsilcilerini sayacak olursak: Birinci nesil, Aalı Tokombayev ve çağdaşları, sonra Kaçkınbay Osmonaliyev, Cengiz Aytmatov ve çağdaşları, sonra Keneş Cusupov, Beksultan Cakiyev, Öskön Danikeyev, Kubatbek Cusubaliyev ve Murza Gaparov’un devam ettirdikleri nesil var. Bunlardan sonra Orozbek Aytımbetov, Cılkıçı Capiyev ve Kasım Kuşubekov’un nesli mevcuttur.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ülkemizde meydana gelen durgunluk, edebi süreci bir taraftan olumlu, bir taraftan da olumsuz etkilemiştir. Olumsuz tarafı şudur: Eskiden az çok eser veren şair ve yazarlarımızın yaratıcılık faaliyetini durmuştur. Olumlu yönü de, herhangi gereksiz ve kalitesiz eser ortaya çıkmasını engellenmiştir. Önemli bir şeyden daha bahsetmek gerekirse, bazı edebiyatçılarımız ne siyasi dönemden ne de edebi krizden etkilendiler. Kendi mesleğine olan bağlılık işte budur!

Sovyetlerin dağılmasıyla tam aksine yeni bir edebi nesil ortaya çıktı. Bu nesil, yeni anlayışta eser üretmeye çalışıyordu: Romanlar, hikâyeler… Fakat bunları eski, yani Sovyet dönemine ait eserlerimizle karşılaştıramayız. Çünkü yeni dönemle, yani bağımsızlık sonrası ortaya çıkan eserlerimiz, estetik yönden bayağı zayıftır. Bu yüzden Sovyet döneminden sonraki eserlere “edebi eser” demekte zorlanıyorum.

Eskiden pek ele alınmamış türler mesela detektif türünde eser veren yazarlarımız ortaya çıktı; Çolponbek Abıkeyev ve onun Cılandar Hanışası (Yılanlar Kraliçesi) ile Brilliant Cılan (Elmas Yılan) romanları. Aile soyundan bahsederek şecere tarzında yazılan eserler çoğaldı. Bazı çağdaşlarımız bilhassa şecere tarzında yazılan romanlara “edebi eser” demekten vazgeçiyor. Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Çünkü bana göre yazar herhangi konuyu seçmiş olabilir. Önemli olan o konuyu büyük ustalıkla işlemek, edebi eser haline getirmektir. Bir olayı olduğu gibi anlatmak var, bir de küçük bir olayı evrensel seviyeye ulaştırarak geliştirmek var.

Yeni Türk Edebiyatı’nda 1900’lü yıllardan sonra bilhassa kısa öykü türü gelişmiştir. Biz bunu, Fransızcadaki şekliyle olduğu gibi kullanıyoruz; “Novella”. Bildiğim kadarıyla Türk yazarlarından bu türe özenenler de olmuş, örneğin Sabahattin Ali’nin kısa öyküleri. Türk yazarları bu konuda bayağı ilerlediler. Ben bir sürü eser okudum, Rusçasını tabii ki. Orhan Kemal’in eserlerini de okudum.

1900’lü yıllardan itibaren eser üretmeye devam eden yazarlarımız; Mamat Sabırov, Olcobay Şakir, Akbar Rıskulov’dur.

Hakkımda şunu söyleyebilirim; ben hem bilimsel çalışma yaparak Kırgız edebiyatına az çok katkıda bulunmak isteyen, hem de edebi eser yazarak halk arasında tanınan biriyim. Halk, bilimsel çalışmaya pek önem vermez, halkı asıl ilgilendiren kurgulanmış edebi eserdir. Özellikle de Kırgızlarda yazar, halk tarafından beğenilen eseri büyük ustalıkla üretebilirse, ancak o zaman halk yazarı olabilir.

Ben, hem akademisyen hem de yazar olduğumdan sadece bilimsel çalışmalarda bulunmaya ya da sadece hikâye yazmaya daha çok özen gösteremem. Benim için her ikisi de önemlidir. Bu açıdan her yıl iki üç hikâye yazmadan duramam. Asla kendimi, “bir eser yazmam gerek!” diye zorlamam. Bana göre, yaratıcılık, ayrı bir dünyadır. Bizim bildiğimiz iki dünya vardır: Şu an yaşamakta olduğumuz dünya, vefat edeceğimiz zaman geçeceğimiz öbür dünya, üçüncü bir dünya ise yaratıcı dünyadır.

Yaratıcı dünyadan, önemi ve özelliği bakımından farklı kurgulanmış edebi dünya olarak bilinen dünya vardır. Kurgulanmış edebi dünyanın tanımı nedir? Bir yazar, üniversitede eğitim görüp de öğrendiği kural ve bilgilerden faydalanarak edebi bir eser üretebiliyor. Buna da “eser” diyebiliyoruz. Fakat yetenekli, doğuştan yazarlık gücüne sahip olarak o kabiliyet ile yoluna devam eden yazar olmak çok zordur, hatta olağanüstü bir şeydir. Ben yazarlık gücünü, Allah tarafından bagışlanan bir güç olarak kabul ederim. Bu gücü ne kitaplardan okumak ne de birinden öğrenerek kazanmak mümkündür.

Yazar, bir eser ya da bir yazı yazana kadar kendine sahip davranabiliyor, istediği konuyu seçebiliyor, başlığı seçme konusunda düşünebiliyor, konuyu değiştirebiliyor. Fakat esere başladıktan sonra yazar, eseri üzerindeki hakimiyetinin yüzde seksenini kaybediyor. Artık kurgu, edebi eserin kendi dünyasıyla kurallarına uymak zorunda kalarak bağımsızlığını kaybediyor. İşte bu, dediğim üçüncü dünyadır.

Kırgız köylerinde “kara kempir” (kara kocakarı) diye bir ifade mevcut. Onu genellikle uykusu gelen çocuğa ya da herhangi birinin uykusunun geldiğini ifade etmek için “Bu çocuğun elinden kara kempir tutmuş da yedeklemiş.” ifadesini kullanıyorlar. Yaratıcılık, aynen uyku gibidir: Yazar bilinçsizce üzerinde çalıştığı eserinin kurallarına uymaya başlar.

Benim doktora tezimin konusu, “Körköm çıgarma cana til” (kurgu eser ve dil) üzerine yazıldı. Tezde kurgu eser nasıl oluşur, eserin oluşmasında dilin önemi nedir, yazar daha çok dille mi düşünüyor yoksa dilden başka olağanüstü şeylerle mi düşünüyor gibi soruları inceledim. Diyelim ki bir yazar, eseri üretmeye kalktığında, dili ne zaman kullanmaya başlar? Bu konuda ben Albert Einstein’in eserini kullandım. Büyük fizikçi, “ben nasıl olup da düşünebiliyorum?” diyor. Einstein, bu durumu şöyle açıklıyor; “ben bir şey hakkında konuşacakken kafamda bir formül oluşuyor; ancak, o formulü toparlayıp bir düzene soktuktan sonra dili kullanmaya başlarım.” diyor.



Tezi yazarken ben bu konuda ne düşündüklerini öğrenmek için yazarlarımızdan bazılarına; Şayloobek Düyşeyev, Anatay Ömürkanov, Murza Gaparov, Süyörkul Turumbayev ve Atantay Akbarov’a sordum: “Bir eser üretirken nasıl düşünüyorsun?” Bunlardan bazıları kendini yormak istemedikleri halde kalıplaşmış fikirleri söyledi. Bazıları da, mesela Öskön Danikeyev, Doğa Bilimlerinin bir temsilcisi olduğu için sorumu şöyle yanıtladı; “ben bir eseri, hayal kurarak ve farzederek yazarım.” Öskön Danikeyev, öğrenciler için Kırgızca ilk çizimli ders kitabını yazan kişidir. Ayrıca, Politeknik Enstitüsü’nde ilk ders veren kişi olarak bilinir ve Öskön Danikeyev’in soruları yanıtlaması net, kesin ve açıktı.

Bundan başka Murza Gaparov hakkında da aynısını söyleyebiliriz.

“Eser üretirken dili ne zaman kullanmaya başladığımız veya ilk başta insan nasıl düşünüyor?” sorusu konusunda ben kendi adıma şunları söyleyebilirim: Ben “Adres” öyküsünü yazıyordum. Bu öyküde olay çocuk bahçesinde geçiyor. Bu öyküyü yazmak ben küçük oğlumu çocuk bahçesine götürüyordum. Bahçeye gittiğimde kafamda bahçeyle ilgili düşünceler oluşuyordu. “Adres” adlı öyküyü yazarken çocuk bahçesine yaklaşık on defa gitmişimdir, yoksa evde veya başka bir yerde eser hakkında düşüncelerim kayboluyordu. Bahçeye gidip orada dolaştığım zaman kafamda birçok hayal kuruyordum. Ben o hâyâllerden etkilenerek “Adres” öyküsünü yazdım.

Asıl önemli olan, görüntü ve hayaldir. Yoksa dil varken, bir eseri oluştururken gereken dil unsurları veya kurgulama kuralları varken, neden eser yazılmasın ki? Fakat, böyle bir yöntemle yazılan eser, eser değildir. Hâyâlin, bir eser yazarken havada dolaşan bir görüntünün olması lazım.

Burada yeni bir soru ortaya çıkıyor. Eserin oluşmasında önemli olan bu hayâl gücünü ortaya çıkaran nedir? Dil midir? Başka bir sey midir?

Şu an üzerinde çalışmakta olduğum, “Kurtkarbas” adlı öykü var. Kurtkarbas, Kırgızca bir köpek adı. Bu öykünün oluşması için yine beni derin şekilde etkileyen bir görüntüden faydalandım.

Bir zamanlar, Karakol şehrinde bir onkoloji hastanesinde bulundum. O hastanede hem hüzünlü hem de komik olayların tanığı oldum. Bir gün hastaneye hastalanan bir kolhoz başkanı geldi. Aslında Onkoloji Hastanesi’nde hep ağır hastalar, ölecek durumda olup da hâlâ hayata umut dolu gözlerle bakan hastalar bulunur. Kolhoz başkanı, kendi hastalığından çok bıkmış görünüyor ve etrafla bir ilişki kurmak konusunda ilgisiz görünüyordu.

İnsan, tüm yaratıkların arasından en akıllı ve en yırtıcısıdır. Acımasızdır. İnsanın aradığı, ebedilik, sonsuzluktur. Ancak yaşı ilerleyip hastalıklara yeniliverince güçsüz olduğunu anlar. Pişman olur, ama artık iş işten geçmiştir. İnsan, hayatını kaybetmekten korkar ve eğer yanındaki kendinden biraz erken öldüyse, buna gizlice sevinir, rahatlar. İnsan ruhu bencildir. Er ya da geç öleceğini bilir ve daha da bencilleşmeye başlar.

İnsanın insancıl olduğunu, yardımsever olduğunu iddia ediyorsak da gerçekte bunun bir hâyâl ürünü olduğu açıktır. Çoğu zaman insan, akıl ve bilgisinden dolayı bunu gizler, belli etmez. Bence işte bütün bunları eserlerde yansıtmak gerekiyor.

Dediğim gibi Karakol’da bir hastanedeydim. Genelde her odada on birer, on ikişer hasta bulunuyordu. Her koğuşta her gün hiç değilse birer kişi ölüyordu.

Kolhoz Başkanı, diğer hastalardan farklı özel bir koğuşa yerleştirilmişti. İlk geldiğinde hiç kimseyle ilgilenmiyor, sanki buraya yanlışlıkla gelmiş gibi etrafa garip garip bakarak oturuyordu. Bir gün, hastane doktoru bana kolhoz başkanının odasını işaret ederek: “O da yakınlarda gidecek.” demişti. İlk önce doktorun ne demek istediğini anlamamıştım. Daha doğrusu önemsememiştim. Yakın bir zamanda kolhoz başkanının hastaneden çıkıp gideceğini sanmıştım. Fakat, doktorun neyi kastettiğini ben yanlış anlamışım. O, hastanın öleceğini söylüyordu.

Bir gün kolhoz başkanı, odasından çıkarak bahçede dolaşıyor, etrafta bulunan diğer hastalar ile sohbet ediyordu. O zaman etraftakiler bir kurda saldıran köpek hakkında laf ettiler. Bunu sessizce dinlemekte olan kolhoz başkanı; “siz ne söylüyorsunuz? Bir köpek, asla bir kurda saldıramaz. Ben yirmi beş yıldır dağda kırda çobanlarla dolaşan biriyim. Neden bahsettiğimin farkındayım yani.” diyerek sözüne şöyle devam etti: “Bir köpek, boz üyün (Kırgız çadırı) çatısında bile bir kurdun derisi asılmışsa boz üyün kapısından ileri gitmez, hemen kaçar.” dedi. Bunu dinleyenlerin bazıları inandıysa da bazıları inanmadı.

Kolhoz Başkanı’nın bu dediklerini duyar duymaz çocukluğumda kendim tanığı olduğum bir olayı hatırladım. Bizim köy başkanına, bağlı şekilde bir kurt getirdiler. “Avcılar köye diri bir kurt getirmişler.” sözünü duyunca hepimiz kurdun nasıl bir hayvan olduğunu öğrenmek için kolhoz merkezine gitmiştik. Kurt, bir ağaca tellerle bağlanmış, etrafa ve bize bakıyordu. Kurt, her gün gördüğümüz köpeklere çok benziyordu. Hatta o kadar da büyük değildi.

Babam hep o “Kurtkarbas”ın eskiden bir kurtla dövüştüğünü, ilk olarak kurda onun saldırmış olduğunu anlatırdı. Biz de Kurtkarbas’ı kurdun yanına getirdik. Kutkarbas, kurdun yanına geldiği zaman havlamadı bile, sadece dişlerini gösterdi. İşte o Kurtkarbas hakkında bir öykü yazmaya kalkmıştım, fakat şu an o öykümü yazamıyorum, çünkü hayâl kuramıyorum. Öyküye devam etmek için, bulunduğum o hastaneye gitmem, dolaştığım koğuşları, kurtlardan bahseden o kolhoz başkanının gezdiği bahçeyi gezmem gerekiyor. Hayallerle düşünmek işte budur.

Sooronbay Cusuyev, adlı bir yazarımız, sabah beş buçukta kalkıyor, altıya kadar bahçeyi geziyor. Sonra evine dönüp elini yüzünü yıkayıp tıraş oluyor. Bu, onun alışkanlığı. Uzun zaman önce emekli olduysa da tıraş olmadan duramaz. Sonra gelip çalışma masasına oturuyor ve sekiz buçuğa kadar bir eseri üzerinde çalışıyor. Saat dokuza kadar kahvaltısını yaptıktan sonra, hava almak için bahçede geziyor. Biraz serin havada dinlendikten sonra öğlen saat on ikiye kadar yine masasında çalışıyor. Böyle bir çalışma tarzıyla yazarımız kendisinin meşhur Kurmancan adlı romanını şiir tarzında yazmıştır.

Bence edebi eserle uğraşan birinin mutlaka zaman zaman ilham denilen bir şeye tutulması şarttır.

S.A.: Kırgız Edebiyatında 60-70’li yıllardan önce, yani Sovyet dönemi günümüz yazarlarının yaratıcılığını karşılaştırırsak, bu iki farklı sistemde devam eden edebi kuşaklar ve edebi dönemler arasındaki farklar nelerdir?

B.U.: Sovyet dönemi Kırgız Edebiyatı, tamamen Parti’nin himâyesinde bulunuyordu. Kırgız Yazarlar Birliği resmi birlik olarak, son derece önemli faaliyetleri yürütme gücüne sahipti. Birlik, Parti’nin desteğini arkasına alıp birlik başkanı, milletvekili seçiliyordu. Parti’nin Sovyet edebiyatını geliştirme ve kontrol etme proğramı altında düzenlenen kongrelere Yazarlar Birliği büyük hazırlıklarla katılıyordu. Bunun gibi kongrelerde edebi süreçle ilgili tüm meseleler inceleniyordu. “Yazarlar ne gibi konularda eserler üretmekte, yazarların eserlerinde vurgulaması gereken unsurun ne olduğu, daha çok dikkat etmesi gereken önemli noktalar nelerdir ve Parti’nin talep ettiği konularda yazarların tepkisi nedir?” gibi meseleler inceleniyordu.

Sovyet dönemi edebiyatında asıl önemli konu, Sovyet ideolojisiydi. Yazar, ideolojiye uygun konuda eser verecek yani.

Fakat yaratıcılık, dünyada ne siyasi baskı ne de ideolojik propagandalardan etkilenen bir olağanüstü niteliktir. Yazarlık güç ve kabiliyettir. Demek istediğim gerçek yazarlık güce ve ideolojiye bakmaz, kendi istediğini yapar.

90’larda Cengiz Aytmatov’un ünlü Gün Olur Asra Bedel adlı romanı yayımlandı. Roman, verilen mankurt mesajı ile inanılmaz ün kazandı. Fakat Aytmatov’dan çok önce, 80’li yıllarda küçücük bir eserde bu konuya değinilmişti. Murza Gaparov’un “Bayçeçek” adlı öyküsü. Aytmatov’un mankurtu, bir “sosyal mankurt”tur, yani kendi milletini, tarihini unutmakta olup sonra tamamen kendi varlığını yitirme korkusu yaşayacak olanların ifadesidir. Fakat Murza Gaparov’un bahsettiği mankurt, daha derindir. İnsanın ruh dünyasındaki mankurtluk hakkındadır. Murza Gaparov’un bu öyküsündeki ideolojiye olan karşıtlığı Parti fark etmemiştir. Eğer fark etseydi, bu öykünün günümüze ulaşma olasılığı hemen hemen yok olacaktı.

Murza Gaparov’un “Bayçeçek” adlı öyküsünde neden bahsediliyor? Öykü, şehirde oturan bir genç hakkında. Genç, kendi kendine sakin ve ölçülü yaşam sürdürmekte, hiç kimseyle ilgilenmeyen bilim alanında çalışan biri. Bir gün gece telefon çalıyor ve gence, köyde yaşayan ninesinin ağır hasta olduğunu ve hemen köye gitmesini söylüyorlar.

Genç, köylülerin olayı olduğu gibi söylemediklerine, öylesine işi abarttıklarına kızıyorsada köye gitmekten başka çaresi kalmaz. “Acaba ne olmuş olabilir? Köyden bu saatlerde ancak birinin ölümünü duyurmak için ararlar. Demek ki ninem ölmek üzere…” diye ninesinin vefatını tahmin ederek köyün yolunu tutar. Gidince de tahmininin gerçek olduğunu öğrenir.

Kırgızlarda bir ihtiyar ölünce, onun baktığı, sevdiği ve yetiştirdiği torunlarının ağlaması geleneği vardır. Genç, ninesinin ölümüne içten üzülerek ağlamaz. İstediği halde de ağlayamaz. Çünkü gencin ruh dünyası duygu, içtenlik, insanlık duygularına tamamen yabancılaşmıştır. Yazar, günlük hayatla uğraşıp da insancıl duygularını yitiren insandan bahsetmektedir. Yani kendini yetiştiren sevgili ninesinin ölümüne ağlayamamak, ne büyük görgüsüzlük!

Yazar, gencin nasıl biri olduğunu anlatmaz. Dış görünüşü, fiziki özelliği ve diğer yanları gizli kalır. Bu nedenle ben bu öyküyü Kuveyt Üniversitesi’nde çalıştığım zaman, öğrencilerime okuttum. Sonra gencin nasıl olduğunu, yani fiziki dış özelliğini görüntülemelerini istedim. İlginç, fakat öğrencilerin hepsi genci bir zavallı olarak hâyâl etmediler. Sorduğumda herkes, gencin yakışıklı, bilgili ve akıllı olduğunu söylediler. Genç, gerçekten de öyleydi. İyi bir eğitim görmüştü. Çalıştığı iyi bir işi vardı. Kendini tamamen gerçekleştiren biriydi. Fakat ruh dünyası zayıf kalan ve bu konudaki kusuru kalıcı biriydi. Bu, bir trajedidir.

“Bayçeçek” öyküsü, Sovyet dönemi yazarları zamanında yazılan önemli eserler arasında yer alır. Bundan başka bir sürü hikâye de var, örneğin Kaçkınbay Osmonaliyev’in ve Sagındık Ömürbayev’in öyküleri. Bir sürü güzel eserlerin yanında, sırf “kitabı doldurmak için” üretilen eserler de oldu. Bu gibi eserlerde konu; mutlu köy hayatı, emeksiz elde edilen tarım işleri, çalışkan çobanlar, adaletli ve kahraman Kolhoz Başkanları ve gece gündüz çalışmayı seven halk olmuştu.

Sovyet dönemi Kırgız Edebiyatı’nda, bilhassa 60’lı yıllardan sonra en yaygın konu, savaş konusuydu. Bana göre bu konuda yani savaşın acımasız ve vicdansız olduğunu Aytmatov gibi yansıtan hiç bir yazar olmamıştır. Örneğin Toprak Ana romanı. Bu roman, savaşın bir aileden dört erkeği birden aldığını, Tolgonay Ana’nın bu şanssızlığa tahammül göstermesi ve bütün acılara dayanmasından bahseder.

Sovyet döneminde oluşup da XX. yüzyılın en güzel romanlarından sayılan Mihail Şolohov’un Tihiy Don (Durgun Don) adlı romanı, yayımlandığı zamandan itibaren büyük ün kazanmıştı. Ama neden kazandı? Yazar, Kazak- Ruslarının Köyü’nden savaş döneminde herkesin savaşa gidip de erkeklerden yalnız bir Georgiy adında adam ve küçük çocuğun hayatta kaldığını yazmıştır. Şolohov, böylece bir köy hayatını anlatarak oradaki kahramanın karakterini gerçek hayatta olduğu gibi oluşturabilmiştir.

Sovyet dönemi, Cengiz Aytmatov, Valentin Rasputin, Mihail Şolohov, Rasul Gamzatov, Kaysın Kuliyev ve Mustay Karimov gibi büyük şair ve yazarları ortaya çıkarmıştır.

Fakat şu an için neler söyleyebiliriz? Yazarlar tamamen sahipsiz kaldılar. Devlet, kültürel hayatı ve edebiyatı göz ardı etmeğe başladı. Aslında bir ülke için, halk için ekonomik ve kültürel açıdan değişiklik yaşamak, büyük bir strestir. Çünkü ülke, tamamen yeni düzene geçmektedir. Ne olursa olsun bir ülke için, psikolojik darbe daha etkilidir. Örneğin, 1917 Ekim Devrimi’nde Sosyalist Sistem kurulduğu zaman bu değişimden ötürü Rus aydınları deliye dönmüştü. Aynı durumu bizim aydınlar, entellektüellerimiz için de söyleyebiliriz. Kültürel hayatımız nihayet bir düzene sokulmaya çalışılıyor. Gelecek hakkında belirli bir umut doğmuştu. Herkes bu düzene alışmıştı. Bunlardan vazgeçmek, kendini yok etmekle eşitti. Halk ne yapacağını şaşırmıştı.

Yaratıcı çevre yetim kaldı. Artık eskisi gibi edebi eserle hayatını sürdürmek mümkün değildi. Şair ve yazarlar beş parasız kalmıştı. Herkes pazara gidip satıcı oldu. Günümüz eleştirmenleri ya da edebiyatçılarımız şöyle demektedir; “edebi entellektüellerimiz yeni hayata ve yeni düzene kendilerini uyarlayamamaktadırlar. Bu nedenle ne eser üretilmekte ne de edebi sürece devam edilmektedir. Bence bu yanlış bir fikir, entellektüellerin asıl sorunu psikolojik ve ekonomiktir. Evrensel konuda düşünebilen bir fikir adamı, Sovyet döneminin dağılmasını büyük çöküntü ile yaşıyordu. Bu yaratıcı çöküntü hâlâ devam etmektedir.”

Şu an edebi eser yazmadan başka bir işle uğraşan eski entellektüellerimizin asıl sorunu da bu çöküntüden kaynaklanmaktadır. Eskiden belli başlı amaç ve bir ideoloji uğruna çalışıyordu ama şimdi neyi yazacak? Hangi konuda yazacak?

Sovyet döneminin sona erdiği ilk yıllarda Salican Cigitov’un şöyle bir sözü aklıma geldi: “Şimdi hiç kimse eser üretmez, üretse de o bir delidir. Bir ayakkabı tamircisi olsan daha iyi!” S. Cigitov’un demek istediği aslında şuydu: O dönemler bütün yazılar Rusça yayımlanıyordu. Rusça daha çok okunuyor, tercih ediliyordu ve bir Kırgızca eser üretmek, anlamsız geliyordu. Fakat şu an durum değişti. Kırgızca’ya eskiye göre daha çok önem verilmektedir. Bazı yazarlarımız yazdığı eseri yayımlayamasa da bir eser üretiyorlar. Yani yaratıcılığa dönüyorlar. Bu tabii ki sevinilecek bir olaydır. Demek ki, edebi eser üretilmekte ve yazarlarımız bu konuda az çok çalışıyorlar. Fakat bu eserleri okuyarak değerlendiren bir kitle yok. Eleştirmenler yok. Bir edebi üslup yok. Edebi eserleri devamlı okuyan ve bu konuda fikir oluşturan kitle yok.

Örneğin bir sürü eser yazılıyor, fakat onları edebi tarzda inceleyen bir eleştiri, edebi çalışma yok. Sultan Rayev’in iki üç tiyatro eseri yayımlandı, hatta sahnelendi. Ama onların nasıl bir eser olduğunu inceleyen iyi bir makale yazılmadı.

Edebiyat şu an yok demeğe tamamen karşıyım. Edebiyat yok değil, hatta eskisine göre daha fazla gelişti. Çünkü bir siyasi baskı yok. Herkes istediği konuyu ele alabiliyor.

Eskiden bizim nesil okurları, edebi alanda olan bütün yenilikleri takip ederdi. Bir dergide yabancı edebi eserleri okur. Fakat şu an için bunları söyleyemeyiz. Bence okur kitlesi de zayıfladı.

Kırgız edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan araştırmacılarımızdan en önemlisi Keneşbek Asanaliyev’dir. Asanaliyev, ilk olarak Kırgız nesir türünü ve romanları bilimsel açıdan araştıran, analiz eden ve halka bir eseri bilimsel açıdan incelemenin ne olduğunu öğreten biridir.

S.A.: Asanaliyev’den başka nesir denilince Kırgız edebiyatında bu alanda özellikle tarihsel romancılık bağlamında akla gelen bir isim var Tölögön Kasımbekov. Kırılan Kılıç romanı ile anılan yazarı diğer yazarlardan ayıran unsur sizce nedir? Yazarın eserlerinin tanınmasında hangi unsurlar öne çıkmıştır?

B.U.: Tölögön Kasımbekov’u diğer yazarlardan ayıran başlıca özellik, karakter oluşturma, karakter yaratma yeteneğidir. Kasımbekov’un en önemli eseri olarak Kırılan Kılıç adlı tarihi romanını sayarlar. Ben de bu fikre katılıyorum. Fakat altını çizerek belirlemek istediğim de şudur; Kasımbekov’un “Adam bolgum kelet” (İnsan olmak istiyorum) adlı hikâyesi, onun en önemli eserlerinden sayılır. Bazı edebiyatçılarımız, bu hikâye Kırılan Kılıç romanından önce yazıldığından hikâyeyi, “romanın yazılmasına yardımcı unsur niteliğindeki bir ön hazırlık” olarak değerlendiriyorlar.

Aslında “Adam bolgum kelet” hikâyesinde ele alınan konu, Kırgız ve Sovyet yazarlarının eserlerinde zaman zaman geçiyor. Eski ve yeni, genç ve yaşlı anlaşmazlığı vb. gibi. Ama Kasımbekov’un özelliği, onun bu konuyu gerçek Kırgız köy hayatında yaşanılan bir manzaraya uygulayabilmesidir. Kasımbekov, eserde geçen başkahraman Asıl adlı bir gencin, özellikle 60-70’li yıllarda ait bir Kırgız gencinin tam karakterini meydana getirmişti. O, karakteri yansıtmakta Asıl’ı ne mükemmelleştirmiş ne de olumsuz, zayıf tarafını vurgulayarak abartmıştır.

Tölögön Kasımbekov, eserlerinde gerçekten de kahramanlarının hayatından endişeleniyor ve bu endişesini eserine döküyor. “Asıl böyle durumda neyi tercih etmeli? Neden vazgeçmeli ve neyi kabul etmeli?” sorusuna okurla beraber cevap aramaktadır. Yazarın endişesi tamamen doğaldır. O, başkahramanın yapması ya da bir konuda karar vermesi gereken durumlarda yanıtı vermiyor, kahramanı kendine bırakıyor.

Bazı eleştirmenler bu hikâyenin eski ve yeni kuşağın arasında geçen bir çatışma üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Ben bu fikre hiç katılmıyorum. Dediğim gibi, Kasımbekov’u asıl ilgilendiren, eski-yeni çatışması değil, Asıl’ın geleceği yönünde karar vermesiyle ilgili yaşadığı iç çatışmadır.

Tölögön Kasımbekov’un karakter yaratmada büyük usta olduğunun göstergesi olan Kırılan Kılıç romanında Şeralı (Şir Ali) adlı kahraman, gerçek hayatta saf ve nazik bir çobandır. Belki de gerçekte han olmamıştır. Eserdeki bazı olaylar gerçeğe uygun olmayabilir. Fakat yazarın karakter oluşturma gücü onu tamamen farklı karaktere uydurarak halkı bu karaktere inandırabilmiştir.

S.A.: Kırgız edebiyatına katkı boyutunda akademik kişiliğiniz yanında edebi yazılarınız ve özellikle hikâyelerinizle ayrı bir yerdesiniz. Siz, böyle meşakkatli bir serüvene ne zaman başladınız?

B.U.: Ben 1968-1969’lı yıllarda “Mırza Terek” başlıklı bir dörtlük yazmıştım. Bu dörtlük Kırgızistan Pioneri dergisinde yayımlanmıştı. Ondan sonra küçük bir makalem de yayımlandı. “Vladimir İlyiç’in 100. yılı anısına hazırlık” adında. Bundan sonra bir şiir yazmayı daha denedim ama ben bir şair olamadım. Gerçekten de bir şiir üretmek o kadar zor ki, yeteneğin olması lazım.

10. sınıfa kadar okulda makaleler yazdım. 10 sınıftan sonra bir gazeteye benim “Çal cana darak” (İhtiyar ve ağaç) adlı öyküm yayımlanmıştı. Bu öyküm yayınlandıktan sonra biri bana, “sen bu konuyu Hemingway’dan almışsın.” dedi. O zamana kadar ben Hemingway’ın ismini bile duymamıştım.

Öykünün özeti şudur: Bir ihtiyar, bir ağacın altında oturarak dinleniyor. İhtiyarın tek bir oğlu olmuş, o da vefat etmiş. Bu kocaman dünyada yalnız ve desteksiz kalan yaşlı adamın dibinde oturduğu ağaçtan başka kimsesi yoktur. Sürekli her şeyi o ağaçla konuşmaktadır. Konu işte bunun üzerinedir.

Ben Kırgız Dili ve Edebiyatı Bölümünü okuyup mezun oldum. Sonra “Alippe” adında bir öykü yazdım ve bu öyküyle edebi çevrede tanınmaya başladım. İlk kitabım Türkük adıyla yayımlandı. Ondan sonraki kitaplarım; Göz, ondan sonraki kitabım Tütün ve ondan sonraki kitabım da Tün adıyla yayımlanmıştır.

S.A.: Kırgızistan ve Türkiye ortak geçmişe sahip olmasına rağmen farklı dilleri konuşan iki devlet. Bu yüzden de birçok alanda olduğu gibi edebi alanda da birbirlerine uzak kalındı. Kırgızistan’da adı bilinmeyen Türk yazarlarını Kırgızistan’da ve Türkiye’de adı bilinmeyen, hiç tanınmayan Kırgız yazarlarını Türkiye’de tanıtmak için bir proje düzenlense sizce nasıl olurdu?

B.U.: Bence bu gerçekleşmesi olanaklı bir fikir, hatta şu an için bu işin bir başlangıcı olan bir proje. Yeni Ala Too (Жаны Ала Тоо) dergisinde bazı Türk yazarlarının eserleri yayımlanıyor ve ben bu dergiye devamlı bakıyorum. Kendi adıma söylüyorum; biz, Kırgız halkı ve okurları hemen hemen Türk edebiyatını tanımıyoruz. Ben Fakir Baykurt’un öykülerini okuduğum zaman çok etkilendim ve Türk yazarlarını daha çok tanımak istedim.

Türk ve Kırgız yazarlarını iki ülkede tanıtmak düşüncesi entellektüeller için büyük bir şanstır ve ben de bu konuyu destekliyorum.

S.A.: Bize vakit ayırdığınız ve bu güzel röportajda sorularımıza içtenlikle cevap verdiğiniz için size çok teşekkür ederim.

B.U.: Kırgız Edebiyatına olan ilginizden dolayı çok memnun oldum; asıl bu alakanız için ben size teşekkür ederim.
 


...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN