YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kırım’a Gidiş
Rkail ZEYDULLA
Çeviren: Fatih Kutlu




Kapı vuruldu. Daha doğrusu biri hafif yollu tekmeledi. Ben önemli bir yerde çalışmıyorum. Bir gazetenin yazı işlerindeyim. Odaya girenlerde nezaket, kibarlık arama. Kapıyı tıklatma diye bir şey yok zaten! Ya şak diye ardına kadar açarlar ya da tekmeleyip pat diye dalarlar. Gelenler bir hak iddiasıyla gelirler. Bu yüzden sinirleri gergindir. Güya sen neci oluyorsun ki burada! Bir kâğıt güvesisin, bir güve sadece! Sen herkesi güler yüzle karşılamak zorundasın. Kimin ne derdi, ne isteği var dinlemeli, teselli etmeli, bir hâl çaresine bakmalısın.

Ben o zamanlar gazetenin Tarım ve Hayvancılık Bölümünde çalışıyordum. Bana genelde kimler gelir? Köy Yönetimi’nden şikâyetçi gayrı memnun, isyankâr ruhlu insanlar… Onlar görgü kurallarını pek kâle almazlar. Bu gelense kapıyı usulca tekmeledi. Aslında pek tekmeledi de denmez. Çekine çekine ayağının ucuyla şöyle bir dokundu:

“Buyurun girin!”

Kapı yavaşça açıldı. Odaya ilk önce kayarak, rengi soluk, hırpani, büyükçe bir bez çanta girdi. Ben anladım, kapıya hafifçe değen ayak değil buymuş. Fakat bırakıp gidilmiş bir çanta değildi bu. Çok sürmedi, az sonra bez çantanın sahibi göründü. Vay anasını! Köpek postundan tüylü kalpağını, sol eliyle hafifçe kaldırıp düzeltmesinden tanıyıverdim ben onu! Sibirya Tatarı, kadim dostum Polat’tı bu, hem de ta kendisi!

Ağzım bir karış açık kaldı! Onun için öldü demişlerdi! Hem de tâ beş sene önce. Öldükten iki ay sonra ancak, Tümen’deki dairesinde cesedine ulaşıldığını söylemişlerdi. Yalnız yaşıyordu. Metresi de bir tane kalmıştı; ellisini geçince tabii... Bir süre ortadan kaybolması şaşılacak bir durum da değildi aslında. Severdi rahmetli seyahat etmeyi.(Rahmetli de denmez ki şimdi!) Bugün Tümen’de, yarın Moskova’da, bir hafta sonra tâ neredeki Kuzey Kutbu’nda. Kendi oldum olası boş gezenin boş kalfası, iflah olmaz bir seyyah! İki ay hiç haber alamayınca metresi de endişelenmeye başlamış sanırım. Evin kapısını kırıp içeri girdiklerinde onu mutfakta yerde yatıyor bulmuşlar. O artık o değildir; cesedi mumyaya dönüşmüş bir ebediyet yolcudur!

Bütün Tümen’i ayağa kaldırarak, şatafatlı bir törenle defnetmişler mumyayı. Sibirya Tatar Edebiyatı’nın Tukay’ı ilân etmişler kendini. Tüm yazdıklarını bir araya getirip, Sibirya’da derlenen folklor çalışmalarını ekleyip, kendiyle ilgili hatıraları da serpiştirince, kalın bir kitap çıkmış ortaya. Hatta söylentiye göre: “Sibirya Tatarları Kazan Tatarları’ndan farklı bir millettir. Onların kendine özgü, ayrı bir edebiyatı vardır.” diyerek bir kişi o kitaba dayanarak doktora yapıp profesör olmuş. Dahası, Rusya Hükümeti o adamı Moskova’ya davet edip göğsüne bir madalya bile takmış.

Yepyeni bir millet doğuşunun coşkusuyla yer yerinden oynamış ve büyük bir şölenle defnetmişler o mumyayı. “Pulat ölmedi! Pulat bizimle geleceğe yürüyor!” diyerek havâi fişekler atmışlar. Hatta Tümen Valisi üç dört topla yaylım ateşi yapılmasına da onay vermiş. Bu jeste çok sevinen Sibirya Tatarları gönül huzuruyla dağılmışlar evlerine.

Bizim Tatar Milletinin genel bir yapısıdır bu; beş yıl boyunca Pulat’ın kabrine bir taş dikmeye vakitleri olmamış. Buna canı sıkılıp mezarından çıkmamıştır herhalde rahmetli? Olacak iş değil bu devirde. Biz mucizeleri geçmiş yüzyıllarda bıraktık. “Pulat ölmedi!” diye atılan naraları ciddiye alacak değiliz herhalde.

Ben inanamayarak gözlerimi ovaladım. Ama inanmamak elde değildi. Pulat capcanlı bir vaziyette karşımda oturuyordu. Piposunu telle temizledi ve koyun cebinden işlemeli bir kese çıkardı. Avucunda hoplatıp ağırlığını ölçer gibi yaptı. Benim şaşkın bakışlarımı yakalayıp: “Zeynep’in hediyesi. Sen onunla Dokuz Köyü’nde tanışmıştın. Hatırlıyor musun bize bir kap Sibirya üzümü getirmişti. Ertesi gün ormanda senin için keklik de avlamıştı?”

Pulat keseden tütünü, parmaklarının ucuyla dikkatlice alıp piposuna doldurmaya başladı. Bir süre sessiz sedasız oturduktan sonra çakmak taşını çıkardı. Ben parlayıp: “Burada sigara içmek yasak!” dedim. Pulat’ın kaşları şaşkınlıktan yukarı doğru kalktı ve: “Sigara tüttürmeden şiir yazılır mı hiç?” dedi. Ben çok net bir şekilde: “Şiir yazan yok bugün. Savaştaki gibi kırıldı hepsi. Sen de işte bak beş yıl önce...” Pulat sözümü keserek: “Kuru iftira bunlar. Ölü biri tâ Sibirya’dan gelip şu an senin karşında oturuyor olabilir mi? Hele pipomu bir yakayım, dipdiri sayılırım işte o zaman.

Doğru söylüyordu. Karşımda duran Pulat’ın tâ kendisiydi. Sibirya’nın yaman rüzgârlarında tabaklanan esmer çehresi, külrengi göz kenarları, yeşil bâdem gözleri, küçük burnu aynı duruyor, hiçbir değişiklik yoktu. Simasında yine eski Tatarların hüznü hicranı... Küçüm Han1 bugüne kadar yaşasaydı şekli şemâili tıpkı böyle olurdu sanki.

“Beni öldü sandılar. Bense Sibirya’daki Kazanlık Köyü’ne gittim. Geride bedenimi bıraktım sadece. Neyime lazım o benim. Zaten eskimişti de.” dedi. Sonra tüylü kalpağını çıkarıp masaya koydu ve ayağa kalkarak: “ Yeni bedenim nasıl? İzbandut gibi değil mi? Tıpkı eskisi gibi yani.” diye ekledi.

Ben şaşkınlık içinde ona bakıyordum. İçmişe de benzemiyordu. Konuştuklarına bakarsan ayık da sayılmazdı hani. Doğru, o eskiden de tuhaftı. Ama bu kadar da değildi. Bedenimi bıraktım mı diyor ne? Tümen’deki dairesinin mutfağında iki ay durup mumyaya dönen gövdesini mi kasdediyordu o?

Hem sonra televizyondan da gösterdiler. Tüm Rusya’ya yayın yapan Moskova kanalından bir de! Bu yıl baharda Kazanlık Köyü tamamen sular altında kalmış. Hiç kimse sağ çıkmamış! Moskova bu tür haberleri genellikle doğru verir. Evet, felaket. Doğal bir âfet işte! Elden bir şey gelmez. Tabiat yer yer böyle sürpriz manevralar sergiler. Eskiler köye yok yere Kazanlık adını vermemişler demek ki. Böyle çukurca bir alanda er ya da geç bir gün sel felaketinin yaşanması kaçınılmazdı.

Ben de saflığa vurup: “Beden nasıl değiştirilebilir ki? Eskisini attın diyelim. Peki ya yenisini nereden satın aldın? diye sordum.

Oda sıcaktı. Pulat hırpani koyun kürkünün düğmelerini çözdü. Kürkünün altındaki boğazlı kazak da bana tanıdık gibi geldi. Bu Hemingway kazağıydı. Daha yetmişli yıllarda Hemingway’e özenip ikimize birer tane almıştık Moskova’dan. O gün sevincimizden, kalan üç beş kuruşa bira da içmiştik. Gençlikte onsuz olur mu hiç. Biraz kafa dumanlanınca Pulat Moskova’nın göbeğinde Rusça yazdığı yegâne şiirini haykırmıştı:

Ya potomok Kutsuma,
Stayu u tsuma.
İ ruskim na divo,
Piyu ihnee pivo!

Ben Küçüm Han soyuyum,
Mağaza önünde duruyorum.
Rusları şaşkına çevirip
Biralarını içiyorum.

Evet Pulat, kabına sığmayan cevval bir gençti. Şimdi işte bitkin bir silüet gibi oturuyordu karşımda. Bir tek Hemingway kazağı sanki, bizim o güzel yıllarımızı hatırlatıyordu. Ben gülüverdim. Bu kazağı görmüş olmak benim için büyük bir mutluluktu! Zamanın ağını aralayarak Pulat’ın da yüzünde mahzun bir gülümseme belirir gibi oldu. Bedenini alıştırmış olabilir, bir şey demiyorum. Ancak ben böyle bir gülümseyişi hatırlamıyorum. Sadece üzerindekiler önceki giysileriydi, eskiydi Pulat’ın. Bu hoşuma gitti. Gençliğinde de yeni elbise almaya heves etmezdi. Öyle kıymeti harbiyesi olmayan şeylere para dökmeyi cinayet gibi görürdü.

“Beden dediğin miadı dolunca kendisi düşüveriyor. Giysiye gelince ondan arınmak, kurtulmak güç.” dedi o yine felsefe bulutlarında dolaşarak.

Kendine: “Nerede kalmayı düşünüyorsun?” diye sordum. Evet, bu gerçekten de Pulat’tı! Onu bulutlardan, günahlı zemine indirmek lazımdı. Misafirhanelerin pahalı, otellerin de ona göre olmadığı aşikârdı. Peki ya nerede kalacaktı? Eskiden o, arkadaşımız bekar Mingalim’in evine uğrak verirdi. Biz o zamanlar: “Oo! Pulat gelmiş, Pulat gelmiş!” diye yeri göğü inleterek bayram ederdik. Mingalim’in de Kazan’da olmayışının ikinci yılı. Sonsuzluk yolcusu o şimdi.

Pulat çantasını işaret etti: “Balık” dedi. Ben saate baktım. Mesai saati bitmek üzereydi. Hem itiraf edeyim çalışasım da gelmiyordu. Zira bugün Pulat’ı karşımda görünce yeryüzündeki bütün işler manasını kaybediverdi. Bir süre sonra biz karlı, tipili Kazan Sokaklarında ilerleyerek benim eve yaklaştık.

Pulat eve girmeden önce: “Bizim Şeke kayboldu!” dedi. Şeke Kazanlık Köyü’nde Kulüp Müdürüydü. Nasıl kayboldu ki acaba? Fakat eve girene kadar Şeke’nin akibeti merakımı o kadar celbetmedi. İlk önce hanımı bir görmem gerekiyordu. Tabii ki o hiç misafir beklemiyordu. Bununla beraber misafir gelmeyeceğinden de emin olmamış olabilir. Zira arada bir misafir uğrardı bize. Daha doğrusu onlar bana takılıp gelirlerdi.

Arkadaşımın tâ Sibirya’dan geldiğini, bir zamanlar birlikte ne sıkıntılar çektiğimizi de anlatınca, hanım ses etmedi artık. Gülümsemeye çalışarak sofra hazırladı, çay demledi. Pulat önlüğü bağlayıp balık temizlemeye başladı. Kendi elleriyle tuttuğu çığaları kızartmaktı niyeti.

- Şeke ortadan kayboldu mu dedin?

- Evet gözümün önünde yok oldu. Sanırın onu yer yuttu?

- Sen bugün hep masal anlatıyorsun!

Pulat bıçağı masaya koyup sandalyeye oturdu. Fersiz gözlerini köşeye dikip endişeli bir ses tonuyla:

- Şeke Kırım’a gitmek istemişti?

- Ne var bunda şaşılacak? Bu yıl Kırım’da altı milyon turistin tatil yapacağını söyledi bak televizyon. Bu sayı Rusya’daki tüm Tatar nüfusuna denk!

Pulat’ın gözleri ışıldar gibi oldu. Rusya’yı, daha doğrusu Sovyetler Birliği’ni seviyordu o. Hatta onun sevdalısıydı dense yeridir.

- Kırım! Doğru yaptık Ukrayna’dan geri almakla! Orası bizim topraklarımızdır. Şeke, Kırım’a gidip yerleşmeyi hayâl ediyordu. Yerleşirdi de. Ama gözümün önünde yok oldu. Yoksa Kırım öteden beri Hanların Hakimiyeti altında olmuş bir yerdir.

Pulat kendini Küçüm Han’ın soyundan sayıyordu. Şeke’yle onlar uzaktan akrabaydılar. Bu demekti ki, Şeke de Han soyundan geliyordu. Bak sen! Gördün mü ya! Kırım’a Sibirya’dan da tarihî bir hak davasını kabul et “melun” Ukrayna! Fakat Pulat şunu bilmiyordur: Kiyev Kinezi Vladimir, Ruslar’ın gelecekte Kırım’ı almaları için, tâ hanlara kadar Kherson’da vaftiz olmuş güya! Kiyev’se daha o zamanlarda Ukrayna’nın başkenti değil miydi acaba? Öf! Boş ver. Bizim hafsalamızın alacağı şeyler değil bunlar.

“Palavra bunlar!” dedi Pulat. -O benim düşüncelerimi okuyordu- “Tâ kaç asır sonra rahiplerin uydurduğu bir masal o! Vakayınâmelerdeki Vlademir gerçekte Viking Kralı Valdemar’dır. Hem sonra o hiçbir zaman Hıristiyan olmamıştır. Zalimdir istilacıdır doğru ancak...” dedi Pulat.

Ben onun sözünü böldüm. Alanım Tarım ve Hayvancılık olduğundan tarih bilgim derin değildi. Putin’in körfezde, denizin derinliklerine dalıp antik amfora aramasına bir anlam veremedim. Acaba atalarının onunla şarap içtiğini mi kastetmek istemişti. Ama artık böyle bir şeye hacet de kalmadı. Kırım’ı nasılsa hiç kimseye geri vermeyecek. Ben daha çok Şeke’nin âkıbetini merak ediyordum. Nasıl olur da o Pulat’ın gözleri önünde kaybolurdu? “Zalimlik ne Hıristiyan olmaya ne de Müslüman olmaya manidir. Hem dahası, eski devirlerde bu takdir edilen alkışlanan bir davranışmış.” dedim ben.

Pulat bir süre sessiz durduktan sonra: “Şeke Kırım’a gidip Han olmak istemişti.” dedi. Benim güleceğim tuttu. Yerden bitme, dar omuzlu, çekik gözünde kalın camlı gözlük, köse Şeke’yi bir han olarak hayal etmek mümkün değildi.

Filmlerde hanları çok korkunç, zalim birisi olarak gösteriyorlar ya. Oysa Şeke’nin duruşundan fıtrî bir uysallık dökülüyordu. Nedense ona bakınca tebessüm edesi geliyordu insanın.

Bununla beraber eski hanların nasıl bir görünüşe sahip olduklarını bugün kim biliyor ki. Belki de tıpkı Şeke gibiydiler. “Biz kaçın kurrasıyız?” der gibi kayıtsızca söyleyip geçiverdim ben bunları. Bu sözün altında: “Siz giderken biz geliyorduk.” anlamı yatıyordu.

Ben ona: “Siz Şeyban2 soyundansınız ki. Sınırlarınız Gök Ordu. İdil Volga’nın sağ tarafında hakkınız yok. Orada Han olabilmek için Giray soyundan olmak icap eder.” dedim. Pulat: “Giray soyundan tahta geçebilecek kimse kalmadı. Tarih o misyonu bize; Küçüm Han soyuna yükledi. Şeke işte bu uğurda kayboldu. O Kırım Tahtına liyakatli bir adaydı. Hatırlıyorsundur sen onu?” “Hatırlamaz mıyım?”

1990 yılıydı sanırım. Tabi ki milâdi. Hicrînin ne olduğunu bile bilmiyoruz o zamanlar. Pulat’la Kerevit adlı birahanede görüştük. Bizim Kazan Kremli’nin önündeki bu cam bina, şairler, haydutlar, ressamlar, dilenciler, bestekârlar, şarkıcılar hamallar; kısacası Kazan’ın tüm alt tabakasıyla dolu olurdu. Birahanenin başköşesinde Lenin Portresi asılı tabii ki. Önünde havalı mı havalı, kasım kasım kasılmış barmen durur. Aslında pek önemli biri de değil gibi kendisi. Terli kupalara köpüklü bira doldurur, kirli havluyla musluğun kenarlarını siler. Üzerindeyse nişastalaşmış bembeyaz gömlek, boynunda kapkara bir papyon. Adam, eline orkestra şefi değneği verip bugünden sahneye çıkartılabilecek durumda. Çok fazla yaklaşma sen ona birader. Mağaranın zeminindeki berrak suda duran taşın soğukluğu geliyor abus çehresinden. Herkes bilir, o bir Sovyet milyoneri. Hem haydutlar arasında büyük bir saygınlığa sahiptir. İsmi hâlâ hatırımda, Mahmut’du. Ben kıskanç bakışlar arasında onunla, tokalaşıp selamlaşıyordum. Amanın ne hazımsız, ne hasetle bakardı bana eş dost, tanıdıklar. Kıskançlık bizim meslek erbabının yaşam tarzıdır.

Tabii ki, çok geçmedi Mahmut’u vurdular. Bu işle bizim meslektaşların hiçbir alâkası yoktu elbette.

Pulat, Moskova’ya giderken Kazan’ımıza uğramak istemiş. Elinde, o zamanlar çok moda olan küçük “diplomat” bir çanta vardı. Bir adama bir şey bu kadar mı yakışmaz. Ayı pençesine çatal sıkıştırılmış gibiydi. Kerevit’te birayı, yüksek, yuvarlak bir masada ayak üstü içiyorduk. Bu yüzden Pulat “diplomat” çantasını yere koyup iki bacağı arasına sıkıştırmıştı. Meğer başlı başına hayatî bir önem arz eden bir iş için çıkmış bu uzun sefere. Pulat, saf köylülerin Lenin’e maruzat için vardıkları gibi altında yüz on iki imza bulunan: “Sibirya Tatarları ayrı bir millet olarak kabul edilmeli.” şeklindeki maruzat dilekçesini Moskova Kremlin’e kendi elleriyle teslim etmek için yola çıkmış. Pulat: “Kuzey Bölgesi halklarına, küçük milletler olduklarından yasalarda ek muafiyetler, ödenekler öngörülmüş. Bizse avucumuzu yalıyoruz!” diye serzenişte de bulundu. “O üç beş kuruş sadaka için mi koparmak istiyorsunuz bağınızı bizimle?” dedim. Pulat’ın canı sıkılarak: “Çok cahilsin sen! Tukay’ı unuttun mu? Ne diyordu o: “Şair aynı zamanda hem bir kanaat önderi hem de bir siyasetçi olmalı.” Biz sadece Moskova’nın nazarında ayrılmış gibi gözükeceğiz. Onlar, Hantı-Mansi milletleri nasılsa yakında yok olacak diyerekten ödenek verdikleri gibi bize de bütçeden ek ödenek ayırsınlar.

Biz o paraya yayınevi, millî üniversite, büyük bir kütüphane kuracağız!” dedi. Ben sözünü bölerek: “Otogar!” dedim. “Efendim?” “Havalimanı!” diye ekledim. Pulat elini savurarak sözünü tamamladı: “Daha neler neler açacağız!” Pulat iyice kendinden geçmiş coşmuştu. Elini geleceğe doğru savurarak: “Cumhuriyet! Sibirya Tatar Cumhuriyeti! Biliyor musun o ödenek bize ne imkânlar sağlayacak! Senin gibi safsa...” dedi ve birden pat diye duruverdi. Şaşkınlıkla ayaklarına göz attı. Sonra beti benzi atmış, üzgün bir şekilde bana baktı. Bildiğiniz gibi, el sallanırken, dil çözülürken yere daha sağlam basmak kastıyla ayaklar iki tarafa ayrılır biraz. İşte tam o sırada “diplomat” çanta kendi halinde öylece kalmış. Demiştim ya Kerevit yankesicilerle hırsızlarla dolu diye. Kim böyle bir fırsatı elden kaçırır ki? Ulusal çapta bir ziyaret yapmasına sebep teşkil eden maruzat dilekçesinin yerinde böylece yeller esmişti. Pulat gözyaşlarını tutamadı: “Ben şimdi Sibirya’ya hangi yüzle dönerim?” “Üzülme sen! Buradaki hırsızlar namusludurlar.” diyerek teskin ettim.

Gerçekten de yarım saat geçmemişti ki Mahmut, beş altı sayfa kâğıdı havada sallayıp bağırmaya başladı: “Kimin bu işe yaramaz müsveddeler?” Pulat uzaktan tanıdı dilekçeyi. Tabii ki, o moda çantayı geri iade etmediler. Dedim ya, Pulat’a göre değildi o çanta. Hiç yakışmıyordu. Pulat için en önemlisi maruzat dilekçesiydi. Bu yüzden çocuk gibi sevinmişti biçare.

Şimdi tam hatırlamıyorum. Pulat’a sormak da yakışık almaz. Eski yarasına tuz serpmiş gibi de olacak. O günlerde adı geçen dilekçeyi Moskova’ya götürebildi mi acaba? Götürmüştür. Boş umutlar Tatar’ın sadık yoldaşı son yüzyıllarda. Hem sonra boş işlerle uğraşmak Pulat’ın sevdiği bir uğraştı. Sibirya Tatar Cumhuriyeti’ymiş. Heh!

Bir tek şu aklımda kalmış. Bir müddet sonra ben ona takılıp Sibirya’ya gitmiştim. Pulat yıllardır memleketini öyle bir anlatmıştı ki, ben artık cennet bahçelerinin Sibirya’da olduğunu hayâl etmeye başlamıştım. Orada Sibirya üzümünü çalısından tırmıklayarak topluyorlarmış. Çam fıstığı başına yağıyormuş. Keklikler av tüfeğini kendileri arayıp buluyormuş. Çaylarında, göllerinde balıklar cirit atıyormuş; yabayı batıracaksın hepsi o kadar.

Bilmiyorum, eskiden mahkumları niçin kürek cezasına gönderirlermiş? Neden Tatar Halkı: “Sibirya sürgün yeri.” diyerek hüzünlenirmiş acaba? Bununla beraber: “Sibirya bizim toprağımız!” diye şarkılar da düzmüş halk.

Pulat beni tâ nereye, bataklık tarafındaki Kazanlık Köyü’ne götürdü. “Gerçek Sibirya Tatarı görmek istersen hepsi orada.” dedi Pulat. Kusura bakılmasın Kazanlık cehennemin dibinde dense yeridir. Zira oranın uzağından bile kuru bir şehir yolu geçmiyordu. Kışın çay donunca kızakla gidilebiliyormuş. Yazınsa, kayıkla ancak. Helikopter seferleri de varmış. Fakat ona kaç kişi sığar ki? Bu yüzden helikoptere binmek için cebin şişkin olmalıydı. Hem sonra haftada bir uçuyormuş. Çağın kaç asır gerisinde olan bu köye, dergi, gazete, mektup ve kargo kolileri getiriyormuş.

O zaman mevsim daha yazdı. Biz köye kayıkla gitmeye karar verdik. Pulat: “Hiç unutamayacağın bir gezi olacak!” dedi coşkulu bir sesle.

Agıt Çayı’nın manzarası gerçekten de doyumsuzdu! Eğik düşen güneş ışınlarında o, sularını parıldatıp sanki sırt üstü yatıyordu. Çayın iki yakasından, üzerine salkım söğüt eğilmiş, karaağaçlar ufka doğru loş bir şekilde görünüyordu. Dünyanın uçsuz bucaksızlığını, baş döndürücülüğünü tüm benliğinle hissediyorsun. Sen burada küçücük bir şeymişsin meğer! Aynı zamanda insanın içini, dünyanın tüm kudreti, mucizesi kendinde de toplanmış gibi bir duygu da sarıyor ve yalancı bir haz kan damarlarında usulca dolaşmaya başlıyordu.

“Heyyt!”

Agıt Çayı akşama doğru Ulu Göl’le birleşti. Burada kuğular, dalgıç ördekler, su tavukları dolaşıyordu. Gemiye yol vermeyi düşünmüyorlardı bile. Onları kürekle kova kova yavaşça karşı tarafa yaklaştık. Sonunda ejderha burunlu uysal kayık, nilüferlerin arasından geçerek kıyıya yanaştı. Kıyıda, kurutulmuş balık istifleri insan boyu kadardı. Burada balıkçılardan oluşan on, on beş haneli bir köy varmış. Adı Uat mıydı neydi? Pulat’ı Sibirya’da bilmeyen Tatar yoktu. Onu gerçek manada kucak açarak karşıladılar. Özellikle de Tatar kızları. Başına millî külah giyen, uzun beliklerine teneke pullar takan kara gözlü bir kız, fırfırlı yeşil elbisesinin eteğinin kenarların parmak uçlarıyla tutup reverans yaparak bizi selamladı. Ah millet! Ne siz sorun ne de ben söyleyim! Süyümbike, Kazan’a nazlı bir gelin olarak gelirken tıpkı buna benzemiştir vallahi! Biz el ele tutuşup ormana gittik. “Kayçe! Ben burada kalacağım. Balıkçı olacağım.” dedim. Kayçe güldü. “Başlık bedelin yeterli mi, bir bahar boyu kaç balık tutabilirsin?” diye sordu. Bense sadece çocukluğumda, topuğuma gelen deremizde, giysimin eteğiyle balık yavruları tutmuş biriydim. Fakat burada nasıl olacaktı bilmiyordum. Başlık bedeli ne kadardı?

Göl boyunda büyür kamış,
Gözlerinde mahzun bakış.
Kaldı kıyıda el salladı.
Sisler içinde kayboldu.

Sabahleyin tekrar yola çıktık. Kayçe tıpkı şarkıdaki gibi kıyıda kalmıştı. Fakat el sallamadı. Olduğu yerde mıhlanmış gibi kala kaldı. Onun zihnini hangi düşünceler sarmıştı acaba? Yoksa doğanın bu saf evladı derin duyguların, düşüncelerin yabancısı mıydı? Şöyle bir düşünecek olursak bu dünyada her şey ne kadar da sıradan; kavuşmalar, ayrılmalar, doğum, ölüm. Biz de tek kelam etmeden küreklere asıldık. Ulu Göl, Ilık Göl’e dar bir kanalla bağlanıyordu. Bu kanalı yüz yıllar önce mi, yoksa daha da mı eski, buradaki bir şeyh kazdırmış. Sonra kayık üç yüz metreye yakın âdetâ iki kıyıya sürtünerek gidiyordu. Bu yüzden tek kürekle usulünce çekmek lazımdı. Ben kıyıya atlamaya karar verdim. Kıyıysa bataklık. Ayağını daha basmadan batmaya başlıyorsun. Sağda solda bodur huş ağaçları vardı. Ben kuru, kalınca bir dalı destek yapıp tümsekten tümseğe zıplayarak kayıkla aynı hiza da ilerlemeye başladım. Dikkâtli basmassan batıp gitme ihtimalin var Allah korusun.

“Şeke de senin gibi kıyıdan gidecekti. Ben kayıkta kaldım. Bataklık yuttu galiba kendisini, kayboldu!” dedi Pulat benim düşüncelerimi bölerek. Artık ben iyice inandım. O aklımdan geçenleri okuyabiliyordu. O benim içimde enine boyuna seyahat edip orayı sanki kendi merası haline getirmişti.

Ilık Göl’ü geçip, bataklıktaki tümsekçiklere basa basa altı kilometrelik çileli bir yolculuktan sonra, nihayet çukurlukta Kazanlık Köyü gözüktü. Ben daha buraya gelmeden Sibirya’yı neden tatil merkezine dönüştürmediklerini anladım. Cennette sivrisinek olmaz çünkü! Başını omuzlara kadar, olduğu gibi özel bir tülle kaplıyorsun. Daha ona kadar tenine sivrisinek kovucu krem sürüyorsun!

Sivrisinek girecek ufacık bir delik bile yok gibiydi. Ama tülün içine nerden girdiyse artık, vızıldayıp duruyordu. Acıtması bir yana, kaşındırması öldürüyordu insanı. Dayanılır gibi değildi. Bizim sivrisineklerin gözünü seveyim. Burunlarından öpüp heykelini dikersin!

Kazanlık Köyü, sıcak güneşin altında bile üşümüş gibi, büzüşüp yatan büyük bir yaratığı anımsatıyordu çukurlukta. Yukarıdan bakınca öyleydi o. Aşağıya inip yanına gelince bildiğin bayağı bir köydü. Kulübün alnındaki levhada Rusça kocaman: Dvorets kûlturıy (Kültür Sarayı) yazılıydı. Kazanlık adı da Rusça Kazanlık değil de Podberöze(Huşluk) olarak yazılmış. Maşaallah çok ustaca tercüme emişler. Kulübün yanındaki uzun direkte eski siyah bir hoparlör takılıydı. Ondan bütün köye Kazanlıların çoktan unuttuğu eski bir Tatar şarkısı duyuluyordu.

Biz girdiğimizde Şeke daracık odada gazete karıştırıyordu. Selamlaştık. Benim tâ Kazan’dan gelmiş olmam onu pek ırgalamadı. Şeke: “Kazan’dan yana içim rahat. Şeymiyev Tataristan’ı iyi yönetiyor.” dedi. Bir camı çatlayan gözlüğünü burnunun üzerinde düzelttikten sonra bir değerlendirmede bulundu: “- Ne diyeyim? Zekî ve kurnaz. Hakiki bir siyasetçi. Evet, Kazan’dan yana içim rahat.” diyerek kendi sözünü kendisi tasdikledi. Sonra düşünceli bir şekilde: “- Son zamanlarda Angola’da yaşananlar kaygılandırıyor beni. Agustino Netto biraz yanlış bir yola saptı.” diye ekledi. Pulat konuşmaya katılarak: “Aslında gidip bir akıl versen hiç fena olmaz.” dedi. “He ya! Gitmeden olmayacak gibi.” dedi Şeke. Sonra oflaya puflaya ense kökünü kaşıyarak: “Peki sen Kazan Hanlığı’nın 1552’de Ruslara niçin mağlup olduğunu biliyor musun?” diyerek hemen Afrika’dan bizim aramıza döndü. “Onu bin kişi bin türlü anlatıyor.” dedim ben isteksizce. Şeke, elini masaya vurarak tartışmaya mahâl bırakmayacak bir şekilde: “Onun tek bir sebebi var! Kazanlılar keyfîler, başına buyruklar! Önce bizim Mamuk Hanı tahta geçmesi için davet ettiler. Sonra da onu bir güzel kovdular!” dedi. “Evet. Büyük bir hataydı bu!” diyerek destekledi onu Pulat.

Biz Şeke’nin odasında epey bir oturduk. Şeke işaret parmağını havaya kaldırarak: “Bizim köyün adının neden Kazanlık olduğunu hiç düşündün mü? Sen sanma ki çukurca bir yere kurulduğundan. Bu köyü Kazan’dan gelenler kurmuşlar. Kazan Hanlığı yıkılınca... Kazanlılar köyün en gözde yerinde yaşamışlar. Hepsi de tüccar ruhlu, ticaret tutkunuymuş. Bugün onların tamamı artık Tümen’de yaşıyor. Köyün Yukarı başında Buharalılar oturuyor. Orada eskiden cami varmış. Onların ataları Küçüm Han zamanında Buhara Hanlığı’ndan bizlere İslâmiyeti anlatmak için gelmişler. Bugün onların hepsi muallim. Bizse halis Sibiryalıyız, köyün Aşağı başındayız. Bizim mesleğimiz avcılık, balıkçılık. Küçüm Han yenilip Kazaklar baskı yapmaya başlayınca steplerden, bataklığın arasına Kazanlıklı kardeşlerimizin yanına sığınmışız.” dedi. Ben: “Sen halis Sibiryalı’ysan niye böyle bir iştesin peki; kulüpte?” dedim. “Kanı durulaşmıştır.” dedi Pulat elini savurarak. Şeke aklanırcasına gözlüğünü düzeltip: “Ava çıkıyorum ben kimi zaman.” dedi. Pulat gülerek: “Evet evet. Şeke geçen yıllarda bir ayı avlaya yazdı. Bizim bu Şeke, elinde tüfekle dalmış ormana. Beş kilometre ötede iş makineleri mezarlığı var. Şeke orada yerde duran jantsız K-700 marka traktör lastiğini suluyormuş, anlayacağınız şekilde söyleyeyim, küçük abdest bozuyormuş. Arkasında soluk soluğa gelene dönüp baksa ki... Ayı Efendi! Şeke korkusundan geriye çekilmeye başlamış. Hem tökezleyip o tekerleğin göbeğine düşüvermiş. Ayı, koca tekerleğin çevresinde bir dönmüş iki dönmüş. Şeke av tüfeğini kucaklamış halde yüzü koyun tir tir yatıyormuş. Korkudan altına yapmış bu. Ayı burun kanatlarını gererek, Şeke’nin üzerine tükürüp ormana gitmiş.

Şeke kapkara kesilip: “Komik bir şey değil bu! Ayı babanın hiç şakası filan yok. Onunla göz göze gel de bir göreyim seni. Bakalım nasıl şakırsın o zaman?”

Pulat yerinden kalkarak: “Gözgöze geldiğim de oldu...” dedi. Ben Pulat’a inandım. Avcılık onun kanında vardı.

Şeke’nin canı sıkıldı ve bana yakınırcasına: “İşte bu olayı yirmi yıldır eğlencesine anlatır dururlar. Gerçi bizim köy için büyük bir hadise. Burada öyle ahım şahım anlatacak bir olay da yaşanmaz. İnsanlar doğarlar, iyi kötü yaşarlar ve ölürler. Hayat mı bu? Başını alıp bir yerlere gitmeli insan. Şöyle adam akıllı tadıyla bir yaşamak lazım. Yoksa bu daracık yerde sıkışıp kaldık.” dedi. Ben biraz bozuldum boğazımı temizleme lüzumu hissetim. Kendim de Sibirya’ya romantizm aramaya gelmiş biriydim. Avcılarla, balıkçılarla ilgili gerçek bir eser kaleme alamaz mıyım? diyerek... Şeke heyecanla ve ümitle: “Savaş olsun başlamadı mı?” diye sordu. “Yok daha, fakat umut var.” dedim.

Pulat balık temizlemeyi bırakıp tekrar düşüncelerime müdahil oldu: “Rusya Kırım’ı geri alınca Şeke yeniden doğmuş gibi olmuştu. Bir iki tek atınca “Yaşasın!” diye sevinç naraları atmıştı. Güya Kırım bizim olmuştu...” dedi. Ben: “İşsizlikten ne yapacağını şaşırmıştır o.” dedim. “Yok hayır. Kazanlık ona dar geldi. Hareket sahası sınırlıydı. O büyük işlerin adamıydı. Ondan dolayı da Kırım’a gitmek istemişti.” “Bir o eksikti orada!” dedim. Pulat kendinden gayet emin bir şekilde: “Kırım Tatarsız dirilemez. Tatarlar oradan sürülünce tütün bile yetiştirecek kimse kalmamış biliyor musun? Kaliteli üzüm cinsleri yok olmuş. Hanlık yönetimini kurarsak biz Kırım’ı yine gülzara çeviririz Allah’ın izniyle. Bak işte İsrail’den üç yüz bin Yahudi dönmek istiyormuş. Dönsünler! Toprakla uğraşmayı seviyorlar. Bozkırda kibutzlar3 kurarız onlara.” “Ruslar böyle bir şeye seyirci kalırlar öyle mi?” dedim. “Onlar, artık biziz? Eskiden bir dilleri farklıydı. Şimdi artık rahatlıkla anlaşabiliriz. Dostumuzdur kimisi... Ah! Şeke olacaktı şimdi. Kaldı işte bataklıkta.” dedi Pulat. “Nasıl battı peki?” dedim. “Kırım’a gideceğim diye tutturunca onu kayıkla Ulu Göl’e kadar yolcu etmeye karar vermiştim. Kanaldan geçerken iki kişiden biri bataklıktan yürüyor ya, sen de biliyorsun. İşte o da gitti yüz defa geçilen yoldan. Kimin aklına gelirdi...”

Tavada kızaran leziz çığa kokusu ağzımızı sulandırarak etrafa yayılmıştı.

Ben Pulat’ın moralini düzeltmek için: “Belki de batmamıştır he? Allaha ısmarladık demeya lüzum görmemiştir belki?” Pulat gülüverdi: “Doğru, haklısın! Kırım’da dolaşıyordur şimdi o ömür törpüsü!”

Alaca karanlık çökmüştü. Biz muhabbete dalıp lambayı yakmayı unutmuşuz. Loşta diri Pulat değil de, gençlikten kalma kazağın içinde bir mumya oturuyor gibi geldi bir an bana... Titrememi bastırmaya çalışarak sordum: “Kazan’da fazla kalacak mısın peki? Sonra nereye gitmeyi planlıyorsun?” dedim. Pulat’ın avuç avuç karanlık dolan iki göz bebeğinin yerinde Kara Deniz’in suları titrer gibi oldu. “Nereye mi? Kırım’a tabi ki!”dedi kararlı bir şekilde.

2016/ Kazan

 
--------------------------------------------------------------------------------------------------
1 Küçüm Han: Batı Sibirya Hanı (1563-1581).
2 Şeyban: Cengiz Han’ın torunu
3 Kibutz: Sovyetlerdeki kolhoz sistemine benzeyen, kollektif tarım işletmesinin İsrail’deki adı.


...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN