YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Anılarla Yaşamak
Rahmi ALİ


- I -

Başlarken

Burada, bilgisayarın başında, kitaplarımın arasında düşünüyorum. Yüzlerce kitap, albümler dolusu fotoğraflar, dosyalar dolusu hikâye, şiir, anı, deneme; gezi yazıları, dost yazarlardan gelen mektuplar, kartlar, çeşitli uluslararası etkinliklerde tanıdığım kişiler, 38 yıllık öğretmenlik mesleğim, azınlığın çeşitli basın organlarıyla iç içe yaşadığım günler, askerlik, cuntalı yıllar, baskılar... Ve altmışına merdiven dayamış bir kitap okuma meraklısı... Beni uzun süreden beri rahatsız eden bir ses; içimden gelen, beni durmadan dürten bir ses: Bunları niçin yazmıyorsun? Evet, ben de öyle düşünüyorum da, sorun şu: Benim bu yazacaklarım başkalarını ne kadar ilgilendirir? Belki biraz bencilce olacak ama bu soruma yine kendim yanıt vermiş gibi oluyorum. Canım, ilk kez sen yazmıyorsun ki anılarını; az mı anı kitabı okudun. Bunları beğenerek okumadın mı? Diyeceksin ki o anılar biraz da ünlü kişilerin anıları. Senin anılarının ne önemi olabilir. Bu soru yersiz bir soru olabilir. Ben tarih yazmıyorum. Anılarımı yazıyorum. İç dünyamı, gördüklerimi, yaşadıklarımı, insanlarımı, doğayı, dostlukları, sevgiyi, kimi kez de ihaneti...

O Çocukluk Yıllarım

Yaşam o denli tatlı ki, yokluk ve sefalet içinde geçmesine karşın o yıllarımı özlemle arıyorum. Yunanlı bir yazarın “Tatlı Hayat” anlamına gelen “Hırisi Zoi- adlı anı romanını okuduğum zaman bunun neresi tatlı hayat, diye düşünmüştüm. Savaş yılları, hastalıklar, ölümler, göç, aileden ayrılma... Ama şimdi düşünüyorum da, geçen zamanlar her ne olursa olsun, insanın bir parçası... Yani yaşamımızdan bir parça... Yaşamımızı nasıl yadsıyabiliriz. Sonra insan galiba yaşamı boyunca çocuk olarak kalıyor. Biraz önce nereden aklıma takıldıysa albümlere bir göz atayım, dedim. Babamın bir fotoğrafı… Bahçede çekilmiş bir fotoğraf. O günlerde hastaydı. Bir sandalyeye oturmuş, hemen yanında hanımın “pembe şeker” dediği güzel bir çiçek... Fotoğrafa bakarken o günlerle beraber bir yaşam geçiyor gözlerimin önünden. Sisli bir gün müydü; yağmurlu bir gün mü; pek hatırlamıyorum. Kaç yaşlarında olabilirim: Dört, bilemedin beş. Evde, çoğu günler bir kez yemek yiyoruz. Annem hasta. Kardeşlerim o günlerde ne iş yapıyorlar, onu da bilmiyorum. 1944’lü 45’li yıllar mı? Babamda bir telâş... Durmadan koşuşturuyor. Anneme bizim duyamayacağımız bir sesle bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sonra ailece, Susurköy (Susığırı Köy) Belediyesinin önüne gidiyoruz. Bütün köy orada sanki... Bazı insanları tanıyorum; içimde bir sevinç. Sonra orada bazı kişiler torbalara bir şeyler doldurup insanlara sıra ile dağıtıyorlardı. Babam kendisine verilen çuvalı alıp sırtına yükledi. Eve geldiğimizde çuvalı açınca dünyalar bizim oldu sanki. Çeşit çeşit giysiler, konserve kutuları... Babamın yüzünde mutlu bir gülümseme. Bu gülümsemeyi daha sonraki yıllarda şehirden sıcak somun ekmeği ve helva getirdiği zaman bizim bunları iştahla yediğimiz anlarda yine onun yüzünde gördüğümü hatırlıyorum. Fotoğrafa bakarken gözlerim mi doluyor ne? Hadi çocuklaşma, 60 yaşında adamsın, diyorum. Ama olmuyor, yapamıyorum... Ben şu anda küçücük bir çocuk, o elinde çerkelli1 üvendire, eşek gengellerini2 kesiyor, ben bu gengelleri toplayıp gölgede duran ineklerimize götürüyorum. Hatta neyi hatırlıyorum o anda biliyor musunuz; akşam babam ineği sağarken ineğin memesine yapışıp onu emdiğimi, ağzıma tüyler yapışınca da babamın tatlı tatlı gülmelerini...

İlk Neyi Hatırlıyorum

Anılardaki zaman ve mekân kavramlarında bir netlik aramak yanlış olur. Bakın, çocukluk yıllarından ilk hatırladığın olayı anlatın, deseniz bocalar kalırım. Yok, böyle bir şey hatırlamıyorum. Hatırladıklarım, bazı yerleri silinmiş gazete sayfaları gibi bir şey... Biri uçup diğeri geliyor aklıma. Yoksa belleğime daha derin kazınmış olayları mı hatırlıyorum; onu da bilmiyorum. Burada bilgisayarın başından biraz ayrılıp yandaki kanepeye oturuyorum. Karşımda kitaplar... “İnce Memed”, “Çalıkuşu”, Soljenitsin’in “İlk Çember”’i... Ve daha bir sürü kitap; bunlarla ilgili çağrışımlar... Bütün bunlardan sıyrılıp içinde bulunduğum şu odadan çıkıp çok uzaklara belki de 50 -55 yıl öncelerine gitmek istiyorum. Acaba o yıllarda, insanları, köyü, çevreyi bu denli net görebilir miydim? Bu evler, sokaklar, akşamüstleri kapı önlerine çıkan kadınlar, tarlalarda çalışan insanlar, dağların yeşilliği, sis, yağmur ve karlar... Ya, temiz havalarda ta buralardan o Boru Gölü’nün parlaması... Bilmiyorum. Ama bazı şeyleri şimdi, şu anda görür gibi oluyorum uzun yıllar ötesinden... Hangi mevsimde olduğunu pek hatırlamıyorum ama sanki bütün köy, inek arabalarıyla ılıcalara giderdi. Uzun mu uzun bir yolculuk… Bazı yerlerde arabalarla mola veriliyor, hayvanlar dinlendiriliyor, önlerine yiyecek koyuluyordu. Her halde bugünkü Yenice Ilıcaları olacak; ama ben o sıcak sulardan, o iğrenç kokudan korkuyordum. Hele kuyu gibi bir yer vardı, geceler boyu düşlerime girerdi orası. Buna karşın bu yolculuktan oldukça hoşnut olurdum. Hele yok muydu o arabalar giderken karpuz yemelerimiz... Bir de bir köprüden geçerken siyah beyaz bir köpeği denize attıklarını hiç unutamıyorum. Nasıl da üzülmüştüm bu olaya. Ama babam, boşuna üzülme demişti. O yüzerek gene çıkacak. Gözlerim uzun süre denizde yüzen köpeği izlemiş, köpek karaya çıkınca nasıl da sevinmiştim. Yoksa ilk hatırladığım olay bu muydu? Bende ilk hayvanlara acıma duygusu burada mı başlamıştı. Bunları bilmek olanaksız… Hiç bir zaman da bilemeyeceğim. Peki, ya o bayram günlerinde büyüklerin camiden çıkışları, bayram şerefine havaya sıkılan kurşunlar, devecik gösterileri, davulcu Reşit Aga’nın o güzel manileri... Bakın, hala şu maniyi unutmamışım:

Bayram bayram derdiniz
İşte muradınıza erdiniz
A benim canım sultanım
Nedir davulcuya verginiz

Bu anlarımı yazarken ilk kez bir kişinin adını veriyorum. İlerde yeri geldikçe böyle birçok kişinin adları geçecek elbet. Ama bazı adları o kişileri korumak için vermeyeceğim. Onlara saygı ve sevgimden, bir de yanlış anlaşılmalardan kaçınmak için. Çünkü hiç kimsenin kalbini kırmağa hakkımız yok. Sonra bazı anı kitaplarını okurken şunu da gözlemledim. Bunlardan çoğu kendi dünya görüşlerini, ya da ideolojilerini yansıtıyorlar bu anılarında. Gerçi anılar öznel yazılardır, ama bunları kendi doğrularımızı kanıtlamak için yazmış olmamız da gerekmez her halde. Bırakalım, her şey okuyucuya kalsın.

İlk çocukluk yıllarımı, sisli bir masal dünyası halinde hatırlıyorum. Ve bu karanlık içinde bazı görüntüler, sevinçler, üzüntüler, sesler, sessizlikler... Kadınlar kapı önlerinde birer gölgeydiler sanki. Taş duvarlı haremlerin (bahçelerin) içinden bizi eve çağıran sesler duyardık. Yollarda demir çemberler çevirmelerimiz, o bitmez tükenmez oyunlarımız. Şimdiki gibi değildi ki o zamanlar; koca koca adamlar uzuneşek oynarlardı kapının önünde. Bunlardan aklımda kalan bir isim. Sülman’ın Memed’i. Örme yün bir külahı vardı. Bana durmadan takılır, sana şu kızı alalım, derdi. Koskoca gelinlik bir kızdı herhalde. Güler, hadi beni al, eve götür, derdi. Güzel, cicili bicili elbiseleri olan, süt gibi beyaz bir kız. Yüzüme eğilince saçlarının kokusunu duyardım. Tutar, götürürdüm onu eve. Bahçede annemle karşılaşırdık. Kız, anneme, Rukiye abla, ben sana gelin geldim, der, gülerdi.. Annem, bak sen yaramaza, derdi. Desene daha şimdiden başımıza masraf açacak... Ablalarım kızar, bak hınzıra, derlerdi. Bizim sıramızı alacak bu azgın. Sonra herkesler dağıldıktan sonra sırtıma yumruklar inerdi.

Tütün Kokan Bu Ev

Biraz önce şehirden döndük ailece. Tabakhane mahallesinde kızımın evinde temizlik yapılıyordu. Şafak dergisi yazıhanesinden çıktıktan sonra ben de oraya gittim. Kızımla annesi çalışırlarken gözlerim dışarıdaydı hep. Üst üste apartmanlar, yollar, arabalar, balkonlarda, kaldırımlarda insanlar... Çekilesi gürültü değil. Hemen önümde Tabakhane Camisi… Minaresinin koni kısmı görünüyor ancak. Sessiz, üzgün bir hali var. Boğulacak gibi sıkışmış durumda. Daha ileride Eski Caminin minaresi daha heybetli görünüyor. Eski günlerini düşünüyorum buranın; şimdiki çift yolun yerinde akıp giden Bokluca Çayı3, biraz ilerdeki tahta köprüyü, Halil Ağa’nın değirmenini, Nalbant Dimitri’yi... Derken eve geliyoruz. Çocukluk yıllarımın geçtiği bu eve… Evin eski halinden eser yok elbet. Önümde bilgisayar, sağımda kitaplık, arkada misafir odası... Yani bir zamanlar tütün kokan bu oda, bu ev... Babamı bu evde daha çok tütün tongalarının, ya da göbelin başında görüyorum. Ak saçlı, güçlü kuvvetli, evde oldukça sakin, dışarıya karşı özellikle yanlış ve haksızlıklar karşısında sert... Başından hemen hemen hiç çıkarmadığı örme külâhı, sırtında çizgili, yakasız bir gömlek, ayağında potur donu denilen uzun bir don... Yarı karanlık odada durmadan çalışırdı hep. Üşüdüğü zaman ocaklığın başına geçer, yanan kütükleri seyrederdi. Bazen bu büyük, önü tahtalık olan bu odaya hangi komşular gelirdi, bilmiyorum, ama odanın içi dolup taşardı. Kapkara bir kahve değirmeninde patlak yapılırdı. Biz bazı çocuklarla göbeleklerden çeşitli oyunlar oynardık. Bazı şeyler anlatırlardı ki, bütün bu anlatılanlar bize birer masalmış gibi gelirdi.

* * *

Sahi, o günler içinde ağabeyimi niçin çok az hatırlıyorum. O nerelerdeydi? Ondan kalanlar şunlar: evde, yine bu yarı karanlık odada, Yunan İç Savaşı’nda bize yardım olarak verilen konserveleri açıp büyük bir iştahla yiyorduk ki, abimin bir ara, “A a a… bunun içinden katırtırnağı çıktı,” demesiyle bizim konserve kutusunu bırakıp kenara çekildiğimizi hatırlıyorum. Abim de kıs kıs gülerek konserve kutusunu bitirmişti. Gerçi daha sonra belki de anne veya babamın azarları sonunda gelin yiyin, ben şaka yaptım, derse de biz de iştah mı kalırdı. Bir de bu konserve kutularından bizlere okul çantası yaptığını hatırlıyorum... Sonra annem... Onu hep o hasta hâliyle hatırlıyorum. Bugün bile beni derinden üzen bir olay, onu şöyle bir kez olsun gülümserken hatırlayamamam... Oysa komşular ondan söz ederken ah, ah; nerede senin anacığın, mahallede onun gibisi var mıydı; nerede görülmüş hiç kimseyle dargınlaşmamış bir insan bu mahallede... Bir ekmekler yapardı fırında, her taraf mis gibi kokardı. Tepsinin biri muhakkak mahallenin çocuklarına dağıtılırdı, derlerdi. Sonra babamla birlikte annemi Gümülcine’ye doktora götürmelerimiz, annemin sık sık duyulan öksürük sesleri, babamın gözlerinde anlaşılmaz bir sıkıntı... Hatırlıyorum, ablalarıma siz isterseniz komşulara gidin, derdi.

Çocukluk ve gençlik yıllarımın büyük bir bölümünü geçirdiğim bu ev yakın zamana kadar eski durumunu aşağı yukarı koruyordu. Önde kafesler, davlumbazlı bacası, beni her zaman biraz da ürküten o kalın köprüsü, dolapları, Arnavut ustaların süsledikleri musandıralar, pekmez küpleri, gaçkalar (çengeller), raflar, kalın demir parmaklıklı pencereler... Bu ev bana içi giz dolu bir ev gibi gelirdi her zaman. Köprüde asılı duran yuvarlak kavurma kalıbı hâlâ gözlerimin önünde. O pekmez dolu küpleri unutmam olanaksız. Hele serin dursun diye kapının ardında duran bir ayran dağarımız vardı; benim bir parçamdı. İçinde uzun saplı bir cezve her zaman hazır durur, canım çektikçe bu cezveyi doldurup ayran içerdim. Bir ara, sanıyorum, ineklerimiz şap hastalığına tutulmuştu. Sağılırsız kalmıştık bir müddet. Dolaysıyla ayransız. Ben, evdekilere sık sık, dağarın içinde cezve, diye tutturur, ayranı özlediğimi dile getirirdim. Evdekiler benim bu isteyiş tarzıma çaresiz bir durumda sadece –hüzünle karışık-gülümserlerdi...

...

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
  1. Üvendirenin ucunda toprak kazımaya yarayan bir nevi spatula
  2. Eşek arılarının çiçeklerine konduğu, eşeklerin yediği bir diken türü
  3. Evliya Çelebi, “Seyahatname”sinde bu çayın suyunun çok temiz olduğundan söz eder.



»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN