YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Bırak Dağınık Kalsın
Sema TANRIVERDİOĞLU ERSÖZ


Şairdi babam. Hem yazan hem okuyanlarından… Bütün büyük ustaların ölümsüz şiirlerini ezbere bilirdi. Yalnız ezbere bilse iyi, annemin tabiriyle ‘fiyakalı’ okurdu üstelik. “O şiirleri bir de mektupları” derdi annem. “Sebebim oldular!”

Ben, evde bu iki sevdalının yaşadıkları masalla büyüdüm. Adeta o tatlı masalın içinde yaşadım. Onlar, bildiğim en güzel hikâyeydi.

Aslında iki ayrı dünyanın insanıydılar. Biri ateş, diğeri su… Biri sütliman, diğeri boran… Nasıl olmuş da şu dünya üzerinde kimseler kalmamış gibi bula bula birbirlerini bulmuşlardı? ‘Nev’i şahsına münhasır Bey’le ‘Dediğim dedik, çaldığım düdük Hanım!’ Ya da ‘Kervan yolda düzülür Bey’le, ‘Teferruat Hanım!’

Beyefendi telaş etmez, geniş zamana yayar işlerini. Hanımefendi dakik, mükemmeliyetçi… Etrafında tertip düzen olmalı, her şey estetik olmalı, bunu sağlamadan mutlu olması mümkün değil. Her an kusur bulmaya hazır, azarlayacak, paylayacak insan avında. Evin temiz ve düzenli olması, işlerin planlı programlı yürümesi onun hayatının en vazgeçilmez prensibiydi. Babamsa rahat, vurdumduymaz, evin işini gücünü umursamayan biriydi. Ya da bu konularda anneme güvendiği için öyleydi kim bilir? Evi dağınık görse söylenmez, temizlenmiş olsa fark etmez, kafası eser bütün işi anneme öylece bıraktırıp bizi yemeğe veya gezmeye çıkarırdı. Ona göre hayatta yaşanması gereken onca güzellik varken küçük şeyleri büyütmeye gerek yoktu.

Hiç ortak yönlerinin olmadığını da söyleyemem. Sanatkârdı ikisi de, evdeki bütün tablolar babamın eseriydi. Gördüğü her güzelliği çizmesi lazımdı sanki ya da bunların şiirini yazması. Evin odalarından birisi onun atölyesiydi. Anneminse tek zaafı kitaplardı. Okumak ve yazmak, onun en büyük tutkusuydu. Gençliğinden beri takip ettiği yazarlar vardı. Okudukları onun hem dilini hem yaşamını süslüyordu. Olur da boş bir vakit bulursa ya kendisini kitapçılara atar ya da bir edebiyat sohbetine kaçardı. Öyle arkadaşlarımın anneleri gibi günlere gitmez, yemek tarifleri biriktirmezdi.

Okuduklarıyla zenginleşen iç dünyası artık kabına sığmıyordu. Yazacak çok şey biriktirmişti ve son yıllarda evle okul arasındaki yoğun işlerine yazmayı da eklemişti. Beğendiği bazı dergilere gönderirdi yazılarını, yayımlanınca da mutlu olurdu. “ Karanlığa bir mum yakmış olduk” derdi gülümseyerek. Ama daha çok yazmak, daha çok okumak onun için engelli bir koşuda yarışmak gibiydi. Çünkü evdeki bütün işler yalnızca onu beklerdi. O da gözleri kitaplarında kala kala bir işten diğerine koşar, patlamaya hazır bombaya dönüşürdü.

Aslında anneme hak vermiyor değildim. O hem öğretmen, hem ev hanımı, hem anne, hem de babam gibi sıra dışı bir insanın eşiydi. Babamsa sadece bir inşaat şirketinde mimardı. Ha, bir de bizim babamızdı ve naif şiirlerin şairiydi. Annem ev işlerinden yakındığında tek kaçış cümlesi, “Evin nesi var hayatım, abartıyorsun olurdu.” Eve gelir gelmez kumandayı kapıp kendini koltuğa bırakır, haber kanallarını izlerken sofranın kurulmasını beklerdi.( Anneme burada ‘Sabır Hanım’ demek istiyorum) Sabır Hanım, yorgunluğunu iş yerinde bırakır, eve girer girmez kendini mutfağa atardı. Çatal, kaşık sesleri cenkteki kılıç sesleri gibi mutfakta yankılanır, yarım saat içinde masa hazır olurdu. Beyefendi yemeğini yedikten sonra yine koltuğuna bırakırdı kendini, sofrayı toplayıp bulaşıkları halletmekse yine ‘Sabır Hanım’a kalırdı. Annem tam çayını alıp, elindeki kitabı okuma ümidiyle oturduğunda çoğunlukla yorgunluktan uyuyakalırdı.

İşte evimizdeki değişmeyen tablo buydu. Annem çok istedi evde işbölümünü oturtmayı, sofraları beraber kurup kaldırmayı ama her seferinde babam yan çizdi. Bu durumda diline doladığı Ahmet Erhan şiiriyle annemin yanına kadar gelir onunla dansa başlardı: “Bırak kalsın masada ekmek / Testide su / Ayna puslu, pencere camı kirli /Bırak kalsın saçların dağınık, /Gözlerin uykulu. “

Şiirin başı babama göreydi, sonu ise bana göre, içimden en çok okuduğum satır: “Yoruldun artık, bütün gün /Didinip durdun / Toprak bile, gök bile, deniz bile /Bir yerde yorulur /Bırak kalsın/süpürge duvarda, /sabun kovada /Anne, gel yanıma otur.”

Annemin yorgun günlerinden biriydi. Sakince gelip salonda babamın yanına oturdu: “Senden bu konuda beklentim yok artık, anladım ki ev işi sana göre değil. Ama neylersin ki bana göre de değil! Bütün arkadaşlarım evlerine yardımcı kadın alıyorlar ya da bir temizlik şirketiyle anlaşıp haftada bir defa çağırıyorlar.” Babam itiraz etti: “ Elbette buna hakkın var ama biraz daha sabretmen gerekecek. Bir bahçe aldık biliyorsun. Hafta sonları şehrin gürültüsünden kaçacağımız bir yerimiz olsun diye. Borca girdik, yeni bir masraf çıkarmayalım istersen!” Annem öfkeden kızardı aniden: “ Ben anlamam! Benim de dinlenmek hakkım! Hem birini buldum bile, Ayşe Hanımın temizlikçisini çağırdım, yarın geliyor!” Sonra da ayağa kalkıp umursamaz adımlarla kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Babamın canı sıkılmıştı ama bir şey demedi.

Sabahleyin babam evden ayrılmadan annemin ağzını aradı. Temizlikçi çağırmaktan vazgeçmiş olması ümidiyle:

“Bugün neler yapacaksın canım? Dersin yok, bütün gün evdesin. Oh, ne güzel! Keyfince bir gün geçir o zaman.”

Annem, başını havaya kaldırarak:

“Biliyorsun, yardımcı kadın gelecek. Bugün evde temizlik var.”

Babamın yüzü asılsa da itiraz etmedi:

“Peki, ben çıkıyorum,” deyip gitti. Annem zafer kazanmış bir komutan gibi gururlu ve mutluydu.

Kadın, saat sekiz buçukta geldi. Hayli kiloluydu. Beraberinde beş, altı yaşlarında çocuğunu da getirmişti. Annem, ikisini de güler yüzle karşıladı. Onlar gelmeden temizlik bezlerini, deterjanları, kova ve paspasları hazırlamış, koridora koymuştu. Kibarca yapılması gereken işleri tarif edip mutfağa geçti. Niyeti kahvaltı hazırlamaktı. Akşamdan kalan birkaç bulaşığı da makineye yerleştirdi. Sevinçten uçuyordu adeta. Koca ev, onun eli değmeden temizlenecekti ilk defa. Masaya okumak istediği dergi ve kitaplarını da hazırlamıştı. Bu arada öğlen yemeği için de ocağa çorba koyuyordu ki salondan korkunç bir çığlık yükseldi:

“İmdaat! Yetişiiin! Aman, oooy ölüyorum!”

Arkasından küçük çocuğun feryatları:

“Anneciğim ne oldu? Anneciğim kalk!” Annemle salona koştuğumuzda kadını yerde bulduk. Pencereyi silerken düşmüştü. Yerde boylu boyunca yatıyor, acıdan kıvranıyordu. Çocuk da başında ağlayıp duruyordu. Annem ona doğru eğilerek:

“Ne oldu Aysel Hanım, ne bu haliniz, durun yardım edeyim.”

“Ay dur, koluma dokunma!” deyip inlemeye devam etti. Annem, diğer kolundan tutarak kadını ayağa kaldırdı. Hastaneye götürmek için hemen bir taksi çağırdı. Çığlıkları duyan Ayşe Hanım da kapıya çıkmıştı. Aşağıya inerken, ona ayaküstü olanları anlattılar. Annem o kadar kaygılıydı ki, yüzü korkudan bembeyazdı ve elleri titriyordu.

Hastanede direkt acile yöneldik. Kadının haykırışlarını duyan hastalar, hemşireler meraklı gözlerle bize bakıyorlardı. Bir iki hasta bakıcı tekerlekli sandalye getirerek kadını oturttu. Herkes annemi soru yağmuruna tutmuştu:

“Yazık, acısı çok galiba?”

“Ne oldu kızım kadına, araba mı çarptı?”

Her bir soruda kızarıp bozaran annem:

“Pencereyi silerken düştü” diyebildi.

“Neyin olur akraban mı?”

“Yok, eve temizlik için…” derken yüzü kıpkırmızı
oldu.

Sağ tarafımızdaki meraklı bir hasta:

“Senin evine mi temizliğe gelmişti?” demesin mi? Artık annem etrafındaki ‘Vah! lı, ‘Tüh’ lü konuşmalara mahcup mahcup bakıyor, sanki kadını kendisi itekleyip düşürmüş gibi utancından kahroluyordu.

Doktor muayenesinde de aynı şeyler yaşandı. Hikâye özetlenirken, kadının bizim evde temizlik yaptığı esnada düştüğü anlaşılıyor, annem yine başını yere eğiyordu. Yanımızdaki hasta bakıcı, röntgen çektirmeye giderken annemin kulağına eğilip, “Hanımefendiciğim, bunun kanunen de cezası ağır, sigortasız işçi çalıştırmak...” dediğinde onun, şaşkınlıktan donakaldığını fark ettim. Bütün bunlara ilaveten bir de babamın karşısında düşeceği durumu hayal edince hepten dizlerinin bağı çözülüyordu. İki de bir de bana, “Aman kızım bu olup bitenlerden sakın babanın haberi olmasın” diyordu.

Hastaneden çıktığımızda kadın yürüyen mumya gibiydi. Kırılan kolunu omuzdan itibaren sarmışlardı. Onu taksiyle evlerine bıraktığımızda sokaktaki konu komşuya da aynı açıklamaları yaptılar, “Senin evde mi oldu?” dediklerinde her defasında annem gözlerini kaçırarak, sıkılarak cevap verdi.

Dönüşte otobüse bindik. Bu şekilde eve varmamız hayli uzun sürecekti ama annemin yanında tekrar taksiye binecek kadar para kalmamıştı. Yol boyu eve babamdan önce varabilmek için dualar etti. Odaların, salonun hali korkunçtu. Halılar toplanmış, koltuklar ortaya çekilmiş, paspas bir tarafta kova bir tarafta her yer perişan durumdaydı. Eve ondan önce girebilse bütün delilleri yok edecekti. Sabahki çıkışından sonra böyle küçük düşmüş insan durumunda olmayacaktı. “Yine de şükür” diyordu, “Kadın, pencerenin diğer tarafına da düşebilirdi!”

Otobüsten indiğimizde akşam olmak üzereydi. Yolda bir de yağmura tutulduk ama annem bunu pek önemsemedi. O, kapının önünde babamın arabasını görmediğine seviniyordu. Babam gelinceye kadar evi toplama şansı olacaktı, ona göre. Ama maalesef babam eve erken gelmiş, bütün olup bitenleri Ayşe Hanım’dan öğrenmişti.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde gözlerimize inanamadık. Halılar serilmiş, temizlik malzemeleri ortadan kaldırılmıştı. Hatta yerler de süpürülmüş olmalıydı ki etrafta tek bir kırıntı bile yoktu. En güzeli mutfak masasına harika bir sofra hazırlanmış, kenarına da bir demet gül bırakılmıştı, bir de not vardı. Annem görmeyi istemiyormuş gibi baktı karta. Üzerinde ezbere bildiğimiz satırlar yazıyordu:

“Bırak kalsın masada ekmek / Testide su / Ayna puslu, pencere camı kirli /Bırak kalsın saçların dağınık, /Gözlerin uykulu.” En son satırı okurken annem gülümsüyordu:

“Bırak dağınık kalsın her şey, beraber toplarız nasıl olsa.”


...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN