YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Ders
Cama GÜLÇA






Ahmat üç yıldan fazla bir süredir okulda matematik öğretmeni olarak çalışıyordu. Devlette bütün va-tandaşların en az orta dereceli eğitimden geçmelerinin zorunlu olduğu konusundaki kanunun yürürlüğe girdiği dönemlerdi.

Öteden beri görev başında olan öğretmenler eskisi gibi, o kanun çıkmadan önceki alışkanlıklarıyla çalışıyorlardı. Başarısız öğrencileri ya da okumak istemeyenleri düşük notlar vererek ikinci sınıfa ge-çirmiyorlardı.

Okul müdürü Carahmat Oğlu Anvar’ın o öğretmenlerle yıldızı barışmıyordu.

Bütün güçlerini-kuvvetlerini esirgemeden, azimle çocuklara bilim verip, ortaokulu bitirtmeleri gere-kirken, Yüce Lenin’in açtığı yoldan giden Parti ve Hükümetin emrine değil, bir talebine bile böyle umursamazca yaklaşmanın mümkün olamayacağını o öğretmenler nasıl da anlamıyorlardı. Hayır, Ca-rahmat Oğlu da bunları anlayamıyordu, anlamak da istemiyordu.

Artık bu böyle gitmez diyerek müdür pedagoji kurulunu toplantıya çağırdı. Soru tekti. Öğrencilerin bir üst sınıfa geçememeleri için gerekli şartlar ne idi?

Carahmat Oğlu Anvar, her zaman olduğu gibi, uzaklardan ve derinlerden alarak başladı sözüne.

- Kıymetli yoldaşlar, ülküdaşlar, bugünkü mutlu yaşantımıza ne kadar felaketleri alt ederek geldik.

Hiç kimse sorabilir mi, 1. Dünya Savaşı’nda niçin kan döktüğümüzü, 2. Dünya Savaşı’nda canımı-zı, kanımızı esirgemeden vatanımızı neden kurtardığımızı?

Hürriyet için, eşitlik için, işte bugünkü huzurlu dünyamız için. En başta ise çocuklarımızın kısmeti için, onların birbirlerini kıskanmamaları için. Maalesef bunları unutanlar da var.

Okulumuzun manzarası çok kötü. Mesela, Samat Oğlu Sakinat, senin beş öğrencin sınıfta kaldı, bu ne biçim iş?

Ya sen Seyit Oğlu Aslican, niçin susuyorsun, sende de dört öğrenci kalıyor ikinci yıla. Hangi birini-zi söyleyeyim, Soltanbek Oğlu Samat’ta üç öğrenci, Hadis Oğlu Nacabat’ta da üç.

Bilmiyorum, anlamıyorum, izah edin!

Samat Oğlu Sakinat ayağa kalkıp:

- Carahmat Oğlu Anvar ilk önce benden bahsettiğin için kalktım. Ne söyleyeyim, okumuyorlar, ders-lere gelmiyorlar, beyazı siyahtan ayıramıyorlar, sonra ben ne yapayım?! Geçenlerde Tavkes Oğlu’nun babasına rastladım: «Oğlunuz okumuyor, derslerine çalışmıyor. Ne söylenen söze uyuyor ne önem ve-riyor. Sözünüz geçiyorsa, bir konuşmayı deneseniz», - dediğimde, o: «Sizin işiniz okutmak, okutamı-yorsanız, o sizin meseleniz, ağılda bir yer mi eksildi onun için, bulunur»,- deyiverdi.

Carahmat Oğlu Anvar:

- Çok doğru söylemiş, okutmak lazım, derslerden sonra, kalıp, çocuklarla ilgilenmek gerek. Ne kadar çalışıyorsanız da, onu anlayamıyorsunuz. Davut Oğlu Ahmat, hepiniz biliyorsunuz, çalışmaya başlayalı çok olmadı. Fakat onun durumu hepinizden iyi. Henüz onun okuttuğu hiçbir öğrenci sınıfta kalmadı. Yarım dönemlerde bile hiçbir öğrenci düşük not almıyor. Davut Oğlu Ahmat, söyle bunlara Allah aşkı-na sendeki başarının sırrı nedir, -diyerek söz verdi.

- Başarı mı, yok canım, Carahmat Oğlu Anvar.

- Hayır, hayır, çekinme! Anlat bunlara nasıl çalıştığını, belki bir şeyler anlarlar!

- Şimdiki çocuklar iyi çocuklar, dövülmeden, sevilmeden hiçbiri büyümüyor. Bilenlere dört de, beş de veriyorum, bilmeyenlere ise üç verip geçmelerini sağlıyorum.

Yüzleri asılıp, çaresizlik içinde kalan eski öğretmenlerin birden yüzleri aydınlandı.

Carahmat Oğlu Anvar:

- Hay seni kahrolasıca! Tamam, pedagoji kurulu toplantısı sona erdi, hepiniz işinizin başına- deyip Davut Oğlu Ahmat’a ters ters baktı.

Ondan sonra müdür genç öğretmeni ne pedagoji kurulu toplantısına, ne oraya, ne buraya çağırmaya zahmet etmiyordu. Bütün fazla dersleri onun üzerine yükleyip sabahtan akşama kadar çalıştırıyordu. Matematiği veren fiziği de verir, astronomiyi de verir diyordu. Sonra genç öğretmenin spor ile de ilgi-lendiğini duyunca, üzerine beden eğitimi derslerini de eklemişti. Ondan beri Davut Oğlu Ahmat’a: «Okulda çalışmak nasıl?» - diye sorsalar, «Muhteşem, vallahi, bu çocuklar olmasaydı », -diyordu.

Aradan birkaç yıl geçti. Okulda değişiklikler - çok, yeni öğretmenler de var, önceden çalışanlar da az değildi. Bilhassa en çok değişen – öğretmene bakış açısıydı.

Kimin aklına gelirdi ki, birkaç sene önce, öğretmen öğrencisine vurduğu için, onu ilçe mahkemesine vereceklerdi diye. Öğretmen her zaman öğretmendi, ne kadar bilgili olsa da, ne kadar istese de istemese de çocuğun gelecekte kim olacağını olmayacağını bilme imkânı yoktu. Gerçek bir öğretmen ise, çocukları seviyorsa, o ona lazım da değildi. Öğretmen öğretmenliğini yapıncaya kadar çocuk da çocukluğunu yapıyordu işte. Öğrenciye pek fazla bilginin gerekli olduğunu zannetmiyorum. Öğrenci derse, hatta okula meraklanmak için geliyor, evde çok canı sıkıldığı için bile geliyor olabilir, doğrusunu Allah bilir.

Çocukluğun yazgısını hepimiz tecrube edip geçirsek de, oraya dönmeye veya çocukluğu yeniden yaşamaya ya da ölüp yeniden hayata dönmeye arzulu olanlara henüz rastlamadık, görmedik. Bunu de-nemek belki iyi bile gelir. Yine de öğretmenlerin «kanla gelen, canla çıkar» sözüne fazla uyduklarını görmüyoruz. Çocuğu dövmese bile bir kere olsun yüzüne bir şaplak atmayan öğretmen yoktur. Bazıları vazife bilip, bazıları ise öylesine dövüyorlar çocukları, duruma göre. Öğrencileri tekme tokat dövenleri de görmüştür okul.

Samat Oğlu Soltan okulda epey eskilerden beri öğretmen olarak çalışıp geliyordu. Okulda, onun okuttuklarını bırak, mezun ettiklerinin okuttukları bile çalışıyordu. Davut Oğlu Ahmat da kendi öğret-menleriyle birlikte vazife yapıyordu. Samat Oğlu Soltan Rus dili ve Rus edebiyatı derslerini veriyordu. Şimdiye kadar. Şimdi ise, yarım yıldan beri mahkemede davası sürdüğünden artık çalışmıyordu. Ço-cukları dövdüğü için çalışmasına izin vermiyorlardı.

«Bilim kale örer, bilim kaya deler, evlatlarım» -diyen Samat Oğlu Soltan kimin yolunu kesmişti? Ona niçin böyle yapıyorlardı? Bu sorular merak uyandıran sorular ama iş onda değil.

Herkes biliyordu ki bu mahkemeyi kuran, davayı açan Soltan’ın kendi okuttuğu öğrencilerinden bi-riydi. Soltan onu da kendisine karşılık verdiği için dövmüştü bir zamanlar. Bugün ise o intikam alıyordu herhalde. O dövülen çocuğun annesini, babasını kışkırtıp, şikâyet dilekçeleri yazdırıp mahkemeye verdi-ren de o idi.

Davayı gören yargıç da biliyordu durumu, onun için mahkemeyi haftalarca, aylarca uzatıyordu. Bir yıl sonra zaten hepsi anlaşmışlardı. Mahkeme de bir hüküm vermemiş, böylece dağılmışlardı.

Hepsinden daha ilginci, mahkeme devam ederken okulda meydana gelen olaylardı. Düzen kalma-mış, öğretmenlerin itibarı sanki uçurumun dibine kadar düşmüştü. Çocuklar da ne istiyorlarsa onu yapı-yorlardı.

Bir gün derslerin başlama saatinde, Tavlan Oğlu Aslican yüzü bembeyaz kesilmiş bir halde öğret-menlerin yanına geldi. Sandalyeye çöktü. Kalp ilacını içti. Biraz kendine gelince: «Yeter artık, dünyaya bir daha mı geleceğim, dayanamıyorum artık, gidiyorum, cehennem olsun okul da okulu kuranlar da», -dedi.

İş öylece kaldı. İkinci gün okul müdürü Samat Oğlu Soltan, Ahmat’ı odasına çağırıp şöyle söyledi: «Davut Oğlu Ahmat, sen iyi bir delikanlısın, herşeyi bırak, Tavlan Oğlu Aslican’ın derslerini al da do-kuzuncu sınıfa bir git, zavallı kadının kalbine indirmiş lanet olasıcalar ».

O dövülen çocukcağız da bu sınıftan değil miydi? Adı Hakim, babası da azılı bir komunist, nerede ne görsem de neyi ihbar etsem diye dolanan, Allah’ın çarptığı biri.

Zil çaldı, dersler başladı. Davut Oğlu Ahmat da dokuzuncu sınıfın olduğu bölüme girdi. Girdiğine gireceğine pişman oldu! Cansız nesnelerin bile canlandığı bir sınıf… Öğrenci sıraları sanki caddedeler-miş gibi oraya buraya hareket ediyorlar, kalemlerin biri o taraftan biri bu taraftan uçuyorlardı. Değil öğretmen, sınıfa bir insanın girmiş olması bile hiç kimsenin umurunda değildi.

Onun da önemi yoktu. Sınıf bu haldeyken üç öğrenci biraz geç kalarak sınıfa girdiler. Onların içinde Hakim de vardı. Öğretmen onlara da oturun demeden sınıftaki bu olağanüstü manzarayı seyrediyordu. O zavallı kadın öğretmenin kalbinin neden sıkıştığını şimdi anlamıştı Davut Oğlu Ahmat.

Çocuk «haddini aşsa», ağlatmazsan başına çıkar diye boşuna söylememişler. Ama görüyorsun, had-dini aşanı ağlatıyorum dedi de, mahkemelik oldu Samat Oğlu Soltan. Mahkeme devam ederken çocuk-lar edepsizliği iyice ele aldılar.

Ne dur demekten ne yapma demekten anlıyorlardı! Yaramazlıkta birbirleriyle yarışıyorlardı. Hangisi yaramazlıkta ileri gitse ona göre onun derecesi daha büyük, daha yüksek oluyordu. Söylediğimiz gibi, kasabada Soltan’ın okutmadığı pek fazla kimse yoktu. Onların içinde onu mahkemeye veren öğrencisi de, ona üzülenler de, memnun olanlar da, umursamayanlar da mevcuttu. Birkaç nesli okuttuğu için, on-ların birçoğu eğitim alanında, sosyal hizmetlerde, devlet dairelerinde önemli mevkilere gelmişlerdi. Sa-mat Oğlu’nun tekrar tekrar anlattığı bir hikâye vardı:

Eski zamanlarda bir Usta yaşamış. Onun talebeleri de az değilmiş. Talebelerinden biri uçan bir kele-beği yakalayıp, ders devam ederken avcuna kapatmış. Eğer sıkıca kapatırsa - kelebek ölecekmiş, sıkıca kapatmazsa sağ kalıp yaşayacakmış. Sonra Usta’ya o talebe şöyle sormuş: «Dünyada senin bilmediğin hiçbir şey yoktur, bahse giriyorum avcumdaki kelebeğin sağ mı ölü mü olduğunu sen söyleyebilirsin ».

Usta:

-Herşey senin elinde, evlat! - demiş…

Evet, her şey insanın elindedir – bugünü, geleceği, kaderi, çaresi.

Vatanın geleceği eğer bunlar ise… Ahmat’ın vatan sevgisi çok güçlüydü. Bu düşünceler içindeyken köşede dikilenlerden ikisi güreşmeye başladılar. Bunlara puan veren ise – Hakimdi.

Kendilerini güreş minderinde sanıyorlardı. Herşeyi bırakıp, sınıf da bunları seyretmeye başladı. Bir kısmı «Haydi Murat!» - derken diğerleri «Haydi Raşit!»-diye bağırıyorlardı.

Davut Oğlu Ahmat geriden gelip iki pehlivanın şakaklarına bütün gücüyle tokatı yapıştırdı. Hakim olanları görüp köşeye iyice sindi. Sınıf sinek uçsa işitilecek kadar sesizleşti.

Davut Oğlu o ikisini: «gidin yerlerinize oturun! » - diyerek azarladı. İkisi de başlarını yere eğip, gi-dip yerlerine oturdular.

Artık derse başlayabiliriz derken, sınıf bir ağızdan, sanki önceden antreman yapmış gibi:

«Hakim’e neden dokunmadınız?» - diye sordu.

«O gidip ihbar edecek!» - dedi Davut Oğlu, biraz önce ne yaptığının pek farkına varmadan…

O anda köşeden boğuk bir ses yükseldi:

-İhbar etmeyeceğim!

Davut Oğlu yavaşça o köşeye yöneldi:

-Ne diyorsun, ne diyorsun Hakim? – diye sordu.

- İhbar etmeyeceğim!

- Ne yapmayacaksın?

- Laf taşımayacağım.

- Peki ihbar etmeyecek misin, oğlum?

- Evet.

Davut Oğlu iyice yaklaşıp:

- Al öyleyse! – deyip Hakim’in yanağına şiddetle bir tokat vurdu.

-Git şimdi otur yerine! - dedi sonra.

Hakim yanağına tokadı yediğinden mi, yoksa sınıfın önünde küçük düştüğünden mi (öğretmenin ondan şüphe duyduğundan mı), kızarıp, yüzünde çocuk nuru ile mağrur bir biçimde yürüyüp yerine oturdu. Ders de böylece başladı.

Ondan beridir ki artık bu sınıftan, düzenleri için şikâyet ederek bir öğretmen bile gelmiyordu.

Çok zaman geçmedi, paraya, mala-mülke heveslendi insanlar. Koca devlet, güçlü devlet yıkıldı. Yok oldu.

İnsanlar insanlara adamlık yapamazlarsa her yerde olacağı odur. Zamanında dayak yiyen o küçük çocuklar artık orta yaşlara vardılar. Davut Oğlu’nu ziyaret ediyorlar, dostluklarını sürdürüyorlar. O da memnun onlardan.

Bugün artık yaşı ilerlemiş öğretmen iyi biliyor:

El değmeden, yün iğirilmez…



...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN