YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kırmızım
Gafur İMAMİZADE HIYAVİ






Çocukların dördü de ayağa kalktı. Ben arkalarında oturup saklandım. Hasan, horozu yirmi metre ileride elinde tutmuştu. Afşin’in işaret ile bıraktı. Horozu çağırmak için ıslık çaldım. Sesimi duyunca uzun kırmızı boynunu sağ sola çevirdi. İlk kez sesimi duyuyordu, ancak beni görmüyordu. Yavaş yavaş sese doğru gelince adı ile de seslendim: Kırmızı! Kırmızım!

Ne de olsa beni gelip bulacağını biliyordum. Boynunun tüyleri diken diken olmuştu, ürkmüştü. Afşin, “Kendini gösterirsen eğer, kaybetmiş sayılacaksın.” dedi. Yine ıslık çaldım. Adım adım sesime doğru geliyordu. Üç metreliğime kadar yaklaştı. Çürük Nadir’in ayaklarının arasından başımı gördü. Dönüp bana doğru koştu. Üstüme zıpladı. Kucağıma alıp ibiğini öptüm. Güneşin ışığı altında parlayan uzun kırmızı tüylerini okşadım. Çürük Nadir’e doğru elimi uzatarak, “Hadi parayı ver artık. Bir de sen, sen ol benimle iddiaya girme.” dedim.

Hasan araya girdi:

“Benimle de iddiaya girer misin?” diye sordu. “Dövüştürelim, beş dakika benim Lari (Hint) horozuma katlanırsa sen kazanmış olacaksın.” “Yok” dedim. “Bu daha dokuz aylıktır. Müsaade et büyüsün, sonra amcanın köyde ne sattığını söylerim.” diye uzaklaştığımda ezik büzük binliği cebime attım.

Nadir esmer ve çelimsiz biriydi. Elinin içi sürekli terli olurdu. Bu adı ona kimin ve ne zaman taktığını bilmiyorum. Belki de bu nedenle cebindeki her şey ezik büzük oluyordu. İşte bu terli ellerle, mahalledeki çocukların bayramlıklarının tamamını sağ el mi, sol el mi oyununda kazanmıştır. Çelimsizi görünce gırtlağından tutarak boğmak istiyorum. O yepyeni paraların hepsi şimdi cebinde küf bağlamıştır. Sonunda burama kadar geldi; sağ el mi, sol el mi oyununda avucunun içine koydum. Elini kapatınca öyle bir çığlık attı ki ağabeyi Kadir, alelacele kapıyı açarak dışarı fırladı. Korkumdan koşup evimize girdim. İki kardeş gelerek taş üstünde taş koymadılar, hepsini kapımıza fırlattılar.

Evde Rıza, öfkeyle yüzüme bakarak: “Dışarıda yine kiminle boğuştun! O köpeğe birazdan ne olduğunu göstereceğim.” dedi.

Ayağa kalkarak bahçe kapısına doğru yöneldi. Kapıyı açınca iki kardeş hemen Rıza’ya saldırdı. Kıpırdamadan korka korka bakmaktan, ardından Rıza’nın öfkeyle gelip benimle hesaplaşmasını beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Komşular bahçeye girerek onları ayırmaya çalıştılar. Rıza’nın burnundan kan akıyordu. Gömleğinin üzerinde fırıncı Ahmet’in unlu parmaklarının izi kalmıştı. Ortalık sakinleşti. Rıza bahçe kapısını kapattı. Merdivenlerden yukarı çıkarken ayak sesleri odaya kadar geliyordu. Annem evde yoktu, kız kardeşimin eteğine sarıldım. Annemler gelinceye kadar yapacağını yaptı ve zemin kata inmişti. Onlardan yediği dayağın kaç katını bana vurdu. Zemin katta sigara içtiğini biliyordum. Akşamleyin annem gömleğimi kaldırarak sırtımdaki çubuk izlerini görünce ağlamaya başladı. Babam öfkelenmişti:

“Eee, aptal herif! Gel buraya, hangi hakla çocuğa bunları yaptın?” dedikten sonra kulağının dibine bir asker tokatı indirdi. Rıza yerinden kalkarak babama bağırarak, “Bundan sonra bana tokat atmaya hakkın yoktur. Anladın mı?” dedi. “Yetiştirdiğiniz çocuğa bakın! Şimdiden sokak serserileriyle düşüp kalkıyor. Yarın da kumar oynamaya başlar.” Hatırladığım kadarıyla ilk kez idi ki babama karşı çıkıyordu. Ampulün ışığı altında yüz yüze gelmişlerdi. Rıza’nın babamdan uzun boylu olduğunu ve sesinin gür çıktığını ilk defa görüyordum. Babamın sesi tir tir titriyordu. Yüreğim sıkıldı. Ağzımı açıp var gücümle bağırdım:

“Sen de çapkınlık…” Korkmasaydım devamını da getirecektim. “Sigara içiyorsun.” diyecektim. Ertesi gün, babam beni sevindirsin diye elini omuzuma koyarak, “Sana bir savaşçı horoz alacağım.” dedi. Sevincimden kucağına zıpladım.

Bahçedeki erik ağacının Çürük Nadir’den kazandığım binliğin köşelerini saflaştırdım. Kırmızım yavaşça elimi gagalıyordu. Acıkmıştı. Öğle yemeğini istiyordu. Pencereden annemin sesi duyuldu:

“Çocuğum eğer o horozu bahçeye bırakırsan Rıza’ya başını kesmesini söyleyeceğim. O bahçeyi ben bin bir emekle ektim”. Annemin yüzü ağaçların arasından görünmüyordu. Kırmızı’nın yüzüne baktım. “Ne dediğini duydun mu?” dedim. “Rahat durmazsan derini yüzeceğim, diyor. Şimdi iyi bir çocuk gibi burada kal ve ben gelinceye kadar yerinden kıpırdama, anladın mı?” elimi boğazına götürmüştüm. Şaka yaptığımı biliyordu. Annem çelik kâsedeki çorbayı bana doğru uzatırken yüzüme bakarak, “Horozu bahçeye mi bırakıp geldin?” diye sordu.

“Hayır.” dedim.

“Peki nerede?” diye sordu.

“Oradadır. Yemeğini götürmemi bekliyor.” dediğimde o tarafa doğru baktı.

“Sana pek umudum yok. Büyüğünce ancak fırıncı ya da aşçı olursun.” Elimde çorbayı görünce hemen ayağa kalktı. Kuyruk yağından nefret ediyordum. Eti ben yiyordum, kuyruğu da o yiyordu. Ekmeği çorbanın içine doğradığımda bir lokma o alıyordu bir lokma da ben. Büyük bir lokma aldığı vakit boynunu eğiyordu, benim gülesim geliyordu. Taşlığına dokundum, balon gibi şişmişti. Tüysüz bölgeden kırmızı damarlar görülüyordu. Boğazından bir tür ses çıktı. Teşekkür ettiğini biliyordum. Aslında ben teşekkür edecektim. Çünkü Nadir’den intikamımı ancak o alabilmişti. Elimi tüyleri arasında gezdirdim.

Arkadan bir gölge belirdi. “Küfürbaz.” Dönmeme gerek yoktu. Yalnız Rıza, gereksiz yere bana küfür ederdi.

“O elini bit pireli civcive sürüp yıkamadan mı yemek yiyorsun?”

“Bit pireli olsaydı etini o kadar çok sevmezdin.” dedim. Ona doğru dönünce güneş ışığı gözlerimi kamaştırdı.

“Cevap verme! Ben, civcivi yıkandıktan ve piştikten sonra yiyorum. Mikrop diye bir şey kalmıyor. Senin gibi pis değilim.”

“Ama civciv ölüyor.”

“Eeee ne yapıyım ki ölüyor.”

Cevap vermedim. Tekrar yüzüme baktı:

“Çorbayı civcive kâsenin içinde mi verdin yoksa yerde mi?”

“Yerde verdim. İnanmıyorsan gel kendin gör. İzi bile kalmış.” Topraktaki ufak taşların üzerine dökülen yağ güneşin altında parlıyordu. Parmağımı parlayan ufak taşa doğru uzattım.

“Kâsede neden vermedin?”

“Siz iğrenirsiniz diye. Size göre de olsa ben o işi yapmam.”

“Sen neden iğrenmiyorsun?”

“Tüm civcivlerden iğrensem de Kırmızı’dan asla iğrenmem.” dedim. “Kırmızı benim minik kardeşimdir. İnsan minik kardeşinden iğrenir mi?” neredeyse bunu da söyleyecektim.

“Daha önce neden kâsede vermiştin?”

“O zaman Kırmızı’dan iğrendiğini bilmiyordum. Ondan sonra asla kâsede yemek vermedim.”

Kâsenin içinde az bir şey nohut bir az da patates kalmıştı.

“Kâsenin içine bakabilirsin. Bir iz bulursan o zaman sen haklı sayılırsın.”

“Doğru söylediğimi kanıtlarsan ne yapacaksın?”

“Doğruyu söylemiyorsun.”

“Kâseyi neden uzaklaştırdın?”. Sustum. Vereceğim cevabı kendisi biliyordu. Sözünün devamını getirdi:

“Bu horozla eve ne kadar zarar verdiğinin farkında mısın? Bu horozun günlük gıdasının toplam parasının ne kadar olduğunu biliyor musun?”

“Ben kendi payımdan veriyorum.”

“Sen kendi payından veriyorsun da, kendin aç kalıyorsun. Evde buzdolabını açıp eline geleni ağzına tepiyorsun. Yani bu murdar horoz senin ağzınla bizim payımızı yiyor.” Kırmızı yanımda gözlerini kapatıp mışıl mışıl uyuyordu. Dilimizi anlamadığı için çok mutluydum. “Sessiz konuş, uyuduğunu görmüyor musun?” diye cevap verecektim utanmasaydım. Tekrar azarlama devam etti:

“Halk bir lokma ekmek peşinde, burada bizim horozumuz kuzu eti yiyor. Bu paranın ne zahmetle kazanıldığını biliyor musun?”

“Kırmızım et yemiyor, kuyruk yiyor. Sen de zaten kuyruktan nefret ediyorsun. Parayı da babam kazanıyor.” dedim ancak verdiğim cevaptan pişman oldum.

“Ağzından büyük büyük laflar ediyorsun. Parayı çöpe attığın yetmiyormuş gibi çanak çömleği de bu murdarın ağzına neden bulaştırıyorsun? Hasta olur kansere yakalanırsak bunun sorumlusu kim olacak? Yine babamız cep harçlığını verecek mi? O zaman dava dermen parası için bu evi satmak zorunda kalacak, neden? Çünkü murdar bir horoz varmış, bir de dili boyundan uzun salak birisi ki bu horoza ziyafet vermek istiyor. Babanın parası olsaydı beni evlendirirdi. Benim evlenecek yaşım gelip çatmış, ama işsiz güçsüz ortalıkta dolanıyorum. Cebimde para bile yok, anlıyor musun?”

“Sesini daha da yükseltmişti. Konuyu buraya getireceğini biliyordum. İlk önce evlenmek, sonra o olay. Ardından da kesinlikle mektubu isteyecek. Mektubu vermeyeceğime söz vermiştim kendime. O günden sonra zemin katta elma kutularının altında saklıyordum. Elim titreye titreye en alttaki kutunun altına koydum. Sonra da kendimi o yola vurup Afşinlerle futbol oynama bahanesiyle sokağa çıktım. Oynamak bahaneydi. Aklım zemin kattaki o seste kalmıştı. Sanki boş bir kazanın içine damla damla su döküyordun. Ardından da yıldırım sesine benzer kısık bir ses geliyordu. Merak ediyordum. Yavaş yavaş zemin kata yaklaştım. Merdivenlerden aşağı indim. Kutulardan bir kıpırdanma sesi duyuldu. Üstteki kutulardan bir iki tanesi yere düştü. Bu ses bir kız sesi idi. “Yavaş, yavaş ol namert.”, ardından da boğuk bir yıldırım sesi. Adımlarımı daha da yavaşlattım. Kapının ağzında durdum. Kapıya asılan perdeyi aralayıp gözümün birini içeri soktum. Gözlerime inanamadım. Korkumdan merdivenlerden zıplayarak yukarı çıktım. Odaya girip kapıyı kapattım. Yorganın altında saklandım. On beş dakika sonra kapının kolu hareket etti:

“Yaşar, aç kapıyı, benim aç kapıyı.” dedi. Uyumuş gibi yaptım. Merdivenlerden koşarken ayak seslerimi duyduğundan emindim.

“Yaşar, aç kapıyı, benim Rıza.” Sesi yumuşamıştı. Korka korka kapıyı açtım.

“Yaşar, ne oldu? Ne diye ağlamışsın?”

“Yok bir şey. Sadece horozum hasta oldu.” ifadesini söylediğimde kendim de verdiğim cevaba şaşırdım.

“Ağlayıp zırlamaya gerek yok. Benim bir veteriner arkadaşım var, yarın götürür bir aşı yaptırırız, iyileştiririz. Ben, çocukların sokakta seni dövdüklerini düşündüm; gelip hepsinin kulaklarını kesecekti…”

Sustu. Yeniden bir ses duyuldu. “Eğer başka bir sorun varsa bana söyle, oldu mu?” Dilim çözülmüyordu.

“Pekâlâ, ben gidip üst başımı temizleyeceğim. Zemin katta kutuları düzenlerken toz toprak içinde kaldım.” dedikten sonra odadan ayrıldı. Bahçe kapısının sesi duyulunca evden ayrıldığını anladım. Koşarak zemin kata girdim. Mektubu kutuların düştüğü yerde buldum. Beyaz kâğıdın üzerinde iki parmak izi vardı. Zarfı açtım. Tir tir titriyordum. Elimin titremesi kâğıda yansımıştı. Mektubu tam okuyamadım, ancak son satırı kırmızı kalemle yazılmıştı: “Bayrama dek resmi olarak evlenmeliyiz. Vefalı aşkın Rıza.” Evlenme kelimesi büyük harflerle yazılıştı. Yanında üç dört tane de kırmızı yıldız işareti vardı.

Ertesi gün okulumuzun önündeydi. Kapıdan çıkınca bana doğru geldi.

“Veterinere gidelim diye geldim.”

“Yok” dedim, “Horoz iyileşti.”

“Ne çabuk! Bir gün içinde hasta oldu ve aynı gün de iyileşti mi?”

“Evet, bir günde hasta ve aynı gün de iyileşti.” Yalan söylediğimi biliyordu.

“Helal olsun. Yaşar sana bir şey soracağım! Sen bu aralar zemin katta bir kağıt parçası buldun mu hiç?”

“Ne kâğıdı?” dediğimde kekelemeye başladı.

“Dostlarımdan birine aitti.”

“Hangi dostun?” diye sorduğumda sinirlendi. Dostlarının hepsini tanıdığımı biliyordu.

“Sen beni sorguluyor musun? Sadece tek bir kelime, gördün mü, görmedin mi?”

Adımlarını hızlandırdı.

“Yok dedim ya!”

“Emin misin?” diye sorduğunda gözlerimin içine baktı.

“Evet.” dedim.

“Bir kez daha soruyorum, emin misin?”

“Evet.”

“Pekâlâ.”

Elimi elinin içinde sert bir şekilde sıkarak yürüyordu. Geri kalmamak için hızlı olmalıydım.

Kırmızım hâlâ yanı başımda güven içinde uyuyordu. Ara sıra Rıza’nın sesi yükselince gözerini açıyor sonra da kapatıyordu. Bizim konuştuklarımızdan tek kelime bile anlamadığı anlaşılıyordu. Rıza’ya, “Bundan sonra civcivime çorba verirsem sorunun çözülür mü?” diye sordum. Gözümün içine baktı:

“Anlamamış gibi yapma.”

“Ne diyorsun sen?”

“Onu ne kadar çok sevdiğimi biliyor musun?” sorusunu ansızın sordu. Ondan kasti zemin katta “yavaş” dediği beyaz tenli kız olduğunu biliyorum. Sormak zorundaydım: “Kimi?”

“Benimle alay etme. Zararlı çıkarsın.” dediği vakit tam alnına odaklandım. Alnındaki kırışıklıkları sayıyordum. “Ne yapalım, ben de sözümü başka bir şekilde anlatırım. Aklını başına al. Bazı şeyleri sen, bazı şeyleri ise ben çok istiyorum. Ama ben o çok istediğim şeylerin uğruna binlerce horozu kurban edebilirim.” İşaret parmağını Kırmızı’nın kafasına yakınlaştırdı. Kırmızı gözlerini açtı, ancak dayanamadı ve tekrar kapattı. Sanki bu defa ne konuştuğumuzu anlamıştı.

“Eğer sen bu murdar horozun hayatta kalmasını istiyorsan o mektubu bana ver. Anladın mı?”

“Mektup bende değil.”

“Mektup sende değilse o zaman hangi mektuptan söz ettiğimi nereden biliyorsun?” susmak zorundaydım. Bunun farkındaydım. Verecek bir cevabım da yoktu.

Bu civcivi birçok yöntemle ortadan kaldırabilirim. Örneğin sen okulda olduğun vakit fare zehrini çorbasına katarak ona yedirebilirim. Büyük bir iştahla yutacağını biliyorsun. O kadar çok çorba içmiş ki kokusunu birkaç metreden alacağına eminim. Ama yazık olur, iki kilo eti var. Babama zarar vermek istemiyorum. Sen olmadığın bir vakit kafasını koparıp merdivenlerin üstüne koyabilirim. O zaman annem onun çorbasını yapmaya mecbur kalacak. Sen de mecbur ya etini yiyeceksin ya da aç kalacaksın.” Konuşmasına ara verdi. Ardından yüksek sesle kahkaha attıktan sonra sözünün devamını getirdi:

“Civcivin başı kesildiği vakit nasıl olur biliyor musun? Bıçağın keskin ucu boğazına değmediği müddetçe civciv ne olduğunu anlamaz. Bıçağı boğazında gezdirdiğin zaman önce boğazı kesilir. Sonra derinlere gider, boğazın kemiğine gelince korkunç bir ses çıkar ve kan sıçrar. O zaman zavallı civciv her şeyin farkına varır. Kıpırdamak istediğinde ayağımla buna izin vermesem ve sert bir şekilde üzerine basaram, gagası bir iki kere açılır kapanır. Ancak vücudu boş yere kıpırdar sonunda da yorgun düşer ve ölür. Bir defa biri horozun başını kesiyordu, başsız bedeni kan aka aka koşmaya başladı. Doğrusu ben bile acıdım. On dakika boyunca can verdi. Muhtemelen senin horozun da aynı onun gibi olacak. Ancak senin civcivi özel bir törenle keseceğim. Nişanın kesildiği gecede. Ziyafet verildiği vakit. Tabii ki sevgilim eti çok seviyor.”

Kendi sevgilisinin vücudunda bir anormallik vardı. Zemin katta sırtı bana doğruydu. Ömrümde onunki gibi beyaz bir ten görmemiştim. Resim defterimin bütün sayfalarından bile beyazdı. Elimde kara kalem olsaydı vücudunun her yerini karalardım. Koşarak sokağa kaçtım. Kırmızım da arkamdan koşarak geldi. Sokak çok sıcaktı. Kimseler yoktu. Tepemin üstündeki güneşe baktım. Gözlerim doldu. Gözlerimi yumdum.

Sabah kahvaltı yapmadım. Annem, “peynir ekmek hazırlıyorum, okulda yersin.” dedi. Koşarak kümesin ahşap kapısını açtım. Beni bekleyeli uzun zaman olmuştu. Çırpınışlarından anladım. Önüne iki avuç ekmek ve Nadir’in parası ile aldığım buğdaydan koydum. Elimle başını okşadıktan sonra bahçe kapısına koştum. Sonra annem ve Kırmızım’dan vedalaşarak ayrıldım.

Annem, “Ağır başlı hayvanların, tavuk ve civcivlerin başları kesinlikle ağrımaz.” diyordu. “Ben buna pek inanıyorum.” dedim. “Böyle bir şey olamaz. Eğer ağrının ne olduğunu bilmeselerdi o zaman onları vurunca çığlık atıp kaçmazlardı. Bir civcive tekme attığın zaman acılar içinde kıvranarak kaçar. Sığırlar ise möüder. Koyunlar meleşir. Yani vurma canı ağrır, diyorlar.” Yüzüme bakıp gülümsedi. “Bana da deden böyle anlatmıştı. Ancak ben senin gibi düşünmemiştim.” Elini boynuma doladı ve konuşmaya devam etti:

“Ne oldu da böyle sorular sormaya başladın? Kendi horozundan korkuyor olmayasın?” Gözlerine baktım ve “Evet.” dedim.

“Rıza yine bir şey mi söyledi?” diye sorunca cevabım yine “Evet.” oldu.

“Rıza bir halt edemez. Şimdi zamanı değil.”

Bunun ne zaman gelip çatağını sormadım, soramadım.

Okul öğretmenimiz, bu tür şeyleri fazla kafama takmamam gerektiğini söyledi. “Bunlar Allah’ın hikmetidir.” dedi.

“Yani size göre ağrı çekiyorlar mı yoksa yok?” diye sordum.

“Ben bir yerde okumuştum. Bazı filozoflara göre ağrı çekmiyorlar.”

“Filozoflar?”

“Filozoflar, her şeyi derinlemesine düşünen insanlardır.”

“Bu sonuca nasıl vardılar?”

Bazıları hayvanların ruhunun olmadığını söylüyorlar.”

“Buna katılmıyorum.” dedim. “Filozofların bir kırmızı horozları olursa ve birileri gelip onu taşlarsa, horoz çığlık atarak kaçacak. Çünkü canı ağrıyor. Taşın değdiği yer de moraracak. Aynı bizim vücudumuz da olduğu gibi.”

Öğretmen bana yakınlaştı ve başımı okşadı. Yüzüme gülümseyerek, “Biliyorsun, bizim bedenimiz protein ihtiyacını etten temin etmektedir.” dedi.

“Yani onların etlerini yemeğe mecbur muyuz?”

“Yani böyle yaratıldık. Ancak sen kendi kırmızı horozunun etinden yemeyebilirsin.” dediği zaman herkes gülmeye başladı.

“Allah bizi farklı şekilde yaratamaz mıydı?”

“Hepimiz öleceğiz. Hayvanlar bir tür, insanlar da farklı tür ölecekler; ancak ölüm şekilleri farklılık gösteriyor.” derken gözlerimin içine bakıyordu.

“Arada çok fark var. İnsanlar yüz ya da seksen yıl yaşıyorlar, ancak hayvanlara bir iki sene bile yaşam hakkı tanımıyoruz. Öğretmenim, benim Kırmızım dokuz aylıktır.”

“Bazı insanlar da bir, bilmedin iki yıl yaşıyor. Kısmeti neyse o oluyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaç milyon insan öldü biliyor musun?”

Bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Dünya Savaşı’nda ölen insanlar için Kırmızımın başının kesilmesine ve beyaz tenli o kızın bedeninin içinde yok olmasına izin veremezdim.

Yoldayken kararımı verdim. Eve varınca hemen mutfağa gittim. Annemle salonda oturuyorlardı. Büyük bıçağı yanıma alsaydım şüphe uyandırırdım. Meyve bıçağı ile deneyecektim. Odamın kapısını kilitledim. Kitap ve defterlerim odanın her tarafına dağılmış durudaydı. Bunu yapan Rıza idi. Gelip buralara bakacağını tahmin etmiştim. Kitapların üstüne uzandım ve bıçağı boğazıma götürdüm.

Ucunu gırtlağıma sürdüm. Ellerim titredi. Biraz bastırdım. Ağrıyı bir sivri sineğin sokması gibi boğazımda hissettim. Baskıyı arttırdım. Derin bir sızı vücudumun her yerine elektrik gibi yayıldı. Çıtırtı sesini daha çok duyuyordum. Baskıyı daha da arttırdım. Bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Dişlerimi sıktım. Daha boğazımı kesemeden ağrıdan neredeyse ağlayacaktım. Bıçağı uzaklaştırdım. Bıçağın ucundaki kırmızı kanıma baktım. İlk damlanın boğazımdan aşağı aktığını hissettim. Korktum.

Resim defterimden bir sayfa yırttım ve kanayan yerin üzerine bastırdım. Uzanıp bembeyaz tavana baktım. Başı kesilen hayvan ölmeden önce benim çektiğim ağrının kaç yüz katını çekiyor. Önce küçük bir sızı, sonra ağrı çoğalır en sonda ölür. Ölüm imdadına yetişir. Ama Rıza, on dakika can çekişti diyordu. Başsız bedeniyle kalıp kaçtığını söylüyordu. Bedeni bir tarafta başı da başka tarafta can verdi.

Boğazımın kanı kurumuştu. Kanlı kâğıdı kaldırdım başka bir sayfa yırttım. Tükürükle kanlı yeri temizledikten sonra kalkıp zemin kata koştum. Kutuları birer birer alarak yere koydum. En alt kutunun altındaki mektubu aldım ve gömleğimin altında sakladım. Rıza’nın bu saatlerde nerede olduğunu biliyordum. Sokakta ışık direğinin yanında sigara içiyordu. İlk defa sigarasını benden saklamadı. Mektubu ona doğru uzattığımda tuhaf tuhaf yüzüme baktı:

“Aferin, şimdi iyi bir çocuk oldun. Bunu daha önce getirseydin ya.” Önce zarfı yırtılmış mektuba ve ardından da gözlerimin içine baktı:

“Mektubu okudun mu?” diye sordu. Sinirliydi.

“Evet” dedim. Kaşları düğümlendi.

“Boğazına ne oldu senin?”

“Düştüm.” dedim. “Horozun başını yine kesecek misin?”

Başını boğazıma yakınlaştırarak kesilmiş yere bakmak istedi. Elimle üzerini kapattım:

“Kiminle kavga ettinn?” diye sordu. Gözleri hâlâ boğazımın üzerindeydi.

“Okulda düştüm. Horozumu öldürecek misin?”

“Nasıl düştün ki sadece boğazın kesildi?”

“Bilmiyorum.”

“Mektupla ilgili birilerine bir şey anlatmadın, değil mi?

“Yok anlatmadım.”

“Şimdilik senin horozuna dokunmayacağım.”

“Ne zaman olacak.”

Elini omzuma koydu:

“Demek istediğim şu ki ben daha askerliğimi yapacağım. İki yıl askerliğim sürecek. Ondan sonra iş arayacağım. Belki bulurum belki de bulamam. Bu durumda bana kim kız verir? O zamana dek senin horozun da yaşlanır ve ölür.” Sigarasının dumanını yüzüme üfledi:

“Boğazına ne olduğunu söylemedin?”

“O zaman horozuma dokunmayacaksın, değil mi?”

“Yok şimdilik dokunmayacağım.” Mektubu cebine koydu ve sigarasının izmaritini suya attı. Su izmariti aldı götürdü.

Ne zaman olacak diye soramadım, soramadım. Öğlen olmuştu. Eve dönmek zorundaydım. Kırmızım’ın acıktığını ve beklediğini biliyordum.
 


...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN