YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Köşe
Mustafa AHMETOV






- Hayır canım. Senin teklifin kabul edilemez bir çılgınlıktır. Daha önce bu mevzuyu konuşmuştuk ve nokta koymuştuk hatırlıyor musun? Hayır, ben kabul etmiyorum!

Masadan biraz uzaklaşarak bir ayağını öbürüne atarak sandalyenin arkasına yaslanan Edaye’nin oturuşu gayet emin, bakışı girgindi. Masanın diğer ucunda oturan adam bir anda hiddetlendi ve sert bir sesle:

- Edaye hanım. Tekrar rica ediyorum, senin işçin değilim. Ne olur benimle bu tarzda konuşma! Olur mu?- dedi

- Ama sen de canım akla sığmayacak şeyler söylüyorsun. Ben buna nasıl cevap vereyim?

Kadın kendi hatasını anlamış olsa gerek ki bir dakikalık gerginlikten sonra karşısındaki erkeğe atan yalvarışlı bakışında kabahatini kabul ettiği anlaşıldı. Demin sinirlenen sevgilisinin de asık suratı yumuşadı lâkin bir şeyden rahatsız olduğu belliydi. Gözlerini kısarak:

- Yoksa sen duygularımızdan emin değil misin? Ya da benim samimiyetimden şüpheleniyor musun? Kimden çekiniyorsun? Kimden utanıyorsun? – diye sordu.

Kadın cevap vermedi. Ancak az önceki emin oturuşundan bir iz bile kalmadı.

- Sen daha gençsin Edem…

- Sen yaşlısın sanki! Sana yalvarıyorum! Tıpkı annemin sözü! Onun gibi konuşma rica ediyorum!

Kadın alev alan tartışmayı başından söndürmek ve uzlaşmak niyetiyle:

- Tatlım dün akşam bak ne güzel zaman geçirdik. Onun tadını bozmak asla istemiyorum. Önümüzde daha iki tatil günü var. Rica ediyorum şu zamanı gereksiz kavgalara harcamayalım olur mu? – dedi.

Ancak, Edem yine kızarak haklı olduğunu ispat etmek için daha önce söylediği sözleri tekerleme gibi tekrarladı:

- Edaye. Bu meselede son noktayı çoktan koymalıydık. Sen farklı sebepler bularak işi ta bu güne kadar getirdin. Kaçarak nereye kadar kaçabilirsin ki? Sorunun üstünü örterek daha ne kadar saklayabilirsin ki? Deve kuşu gibi başımızı kuma gömdük ancak sırtımız açık kaldı. Ben on altı yaşındaki oğlan mıyım ne? Şu belirsizlikten bıktım artık…

Kadın bir türlü bitmeyen bu sonuç getirmeyecek ve faydasız sohbetten sıkılıp kalktı ve kahvaltı masasını toplamaya başladı. Yüzündeki bıkkınlık ifadesini gizlemeden asabi tavırla ve sert hareketlerle Edem’in önündeki tabakları topladı ve mutfağa götürdü.

Kahvaltının birçoğu yenmedi. Herhalde tartışmadan dolayı her ikisinin de iştahı kaçtı. Kaşlarını çatıp oturan Edem kollarını göğsünde bağladı bakışını ise dışarıdaki manzaraya yöneltti. On beşinci kattaki yeni dairenin geniş pencerelerin yüksekliği yeni modaya göre tabandan tavana kadardı. Aşağıda serilen ve mesai günlerde hareketli karınca yuvasına benzeyen şehir bu sabah gayet sakindi. Yağmurdan kararan yolda giden tek tük arabalar ve ıslak kaldırımlarda acele etmeden yürüyen insanlar dışında sokaklar sakindi.

Tartışmadan sonra yüreği sızlatmaya başlayan kırgınlık ve kafasında dönen fırtınalı düşünceler Edaye gibi iktidarlı kadını ağlatmak için tabi ki yeterli değildi. Ancak oluşan hoşnutsuzluk can sıkıcı ve acıydı. Bu erkeklerin hepsi mi böyle acaba? Arzularına yetişince, hayallerine kavuşunca neden değişip sert, kaba, lakayt ve duygulardan mahrum mahluklara dönüşüyorlar? Aşk dolu, coşkulu, hoş ve tatlı bir gecenin ardından neden sabahına taş kesiliyorlar?

Dün o iş yerinden biraz erken çıkıp ekindi vaktinde Edem’in mekanına geldi. Sabahtan puslu olan hava durumu akşam ezanına doğru daha kötü oldu. Güneş batarken gökyüzünü kaplayan ağır, yüklü, hışımlı mor bulutların arasından şimşekler göründü. Kafanın tepesinde patlayan ve tıpkı savaş zamanındaki dehşetli top atışını andıran gök gürültüsü kendi keskin gür sesiyle evin pencere ve duvarların öyle sarstı ki epey korkan Edaye yorgan altında bütün gücüyle sevgilisine sarıldı ve kacağına sığdırdı.

Gece yarısında kadar oynaşıp seviştiler. Dışarıdaki boran tufana kulak asmadan yasak lezzetlerin tadına ilk defa bakan ergenler gibi eğlendiler. Nefislerin derinliklerinde gizlenen çılgın arzularını birer birer sınadılar. Şuuru kör eden aşk şarabından doya doya içip sabahına utandıran bu sarhoşluğun sonunu asla düşünmeden kendilerini zevk deryasının taşkın sularına saldılar.

Gök gürültüsünün yankı dalgaların arasında bulutları yararak baskın karanlığı aydınlatan köşeli eğri yıldırımlar git gide şehrin gün doğuşuna uzaklaşırken iki sevdalının bitkin nefesleri de sakinleşti. Sadece yatak odasındaki geniş pencerenin camına vurulan büyükçe yağmur damlaların uslandırıcı şıtırdısı işitiliyordu.

Edaye dünkü geceyi hatırlarken Edem’in arkadan sessizce yaklaştığını hissetmedi. Sevgilisinin beline sarılıp, ellerini yumuşak karnına bağlayan ve eğilerek saçlarını koklayıp boynunu öptüğünde önce tırstı ancak böyle yalaka usulle yapıştığına aldırmadı. Zayıf kadına göre boyu bir baş kadar daha uzun olan Edem ısrarla birkaç defa kulak memesini ısırdı – nafile. Nazik ama emin hareketlerle adamın ellerini çözüp ve kucağından kurtulup bulaşıkları yıkamayı devam etti.

Edem yaramaz çocuklar gibi nazlı ses tonuyla:

- Affedersin canım. Gel barışalım. Rica ediyorum. Bana sırtını dönme ne olur!- diye uzattı.

Kadın bir müddet ses çıkarmadan durdu. Tabakları durulayıp rafa yerleştirdikten sonra havluyu alarak Edem’e döndü ve gayet sakin ancak sert bir sesle:

- Sen beni incittin. Duygularımın samimiyetinden hiçbir şüphem yok. Sana karşı hakikaten pervasız değilim. Eğer bugüne kadar bunu fark etmediysen yazık. Benim yaşımda ve mevzideki kadınlar kendini eğlendirmek için böyle maceralarla uğraşmaz. İlişkimiz hakkında el âleme bildirirsen ne kazanırsın? Kendin dışında biraz beni de düşünsen olmaz mı? – dedi.

Dedi ama duygular özeninde boğulup divane olan genç kız gibi her köşenin başında delice aşık olduğunu kendisi de haykırmak isterdi. Fakat Edem’in bunu bilmesine şimdi hacet yok tabi.

Bir birine aşık olduklarını itiraf ettikten sonra yaklaşık yarım yıl geçti ama böyle alevli duyguların nasıl oluştuğunu hâlâ anlamıyordu. Bunun sebebi bahara has fiziksel ihtiyaç mı, heveslik ve ya hormonlar mıydı? Yoksa uzun yalnızlıktan ötürü karşı cinse susayan ruhun ihtiyacı mı? Ya da gerçekten kadının gözünde Edem’in diğer erkeklere benzemeyen müstesna bir şahsiyeti mi? Yahut hepsi birlikte mi? Bunun kesin cevabını bilmiyordu. Bunca zaman geçtiğine rağmen yakıcı duygular aksine pekişiyor ve kuvvetleniyordu. İlk zamanlarda kendi ihtiraslı arzularından utanıyordu lâkin Edem’in de aynı şekilde mecnun olduğunu öğrendikten sonra gözlerini kapatarak uçurumun kenarından atladı ve başı aşağı uçtu.

Sevgilisinin sükûnetini bozduğuna sevinen Edem memnuniyetini belli etmedi. Demek ki şu münakaşada gerekli bir sonucu elde etmek için yeni fırsat doğdu. Ancak, kızgın karakterine yol vermeden daha ihtiyatlı ve ölçülü konuşmak lazımdı.

- Affedersin canım. Seni incitmek gibi bir niyetim asla yoktu. Yemin ediyorum. Lâkin gerçekten kendin de söylediklerine ne kadar inanıyorsun? Bak, Yusuf ve Hanife’nin bizden haberleri var. Öyle değil mi? Şoför Nusret de biliyor. Senin en yakın yardımcıların da bu durumdan gafil değiller. Anne babamı ise hiç de hesaba almıyorum. Bu kadar insan biliyorsa zaman ilerledikçe diğerleri nasıl öğrenmesin? İnsanlar içinde hele ki senin tanıdıkların arasında bizle alakalı dedikoduların dolaşmadığını nereden biliyorsun?

- Çocuklarımı bu işin içine karıştırma ne olur.

- Karıştırmıyorum. Lâkin beni bulup geldiklerinde bir yığın hakaret laf söylemelerine, tehdit etmeye bile kalkmalarına ne demeli?

- İkisi de hâlâ çocuk. Doğru ve dengeli karar verecek yaşa kadar gelmediler. Biraz müsamaha ve anlayışlı davranmak lazım.

- Tamam, kızın için bir şey diyemem ama Yusuf artık yirmi yaşına girdi. Asar keserim dediği laflarına nasıl bakılmalı? Ya yarın öbür gün mesela arkadaşlarıyla beraber beni karanlık bir köşede yakalayıp dövüp öldürecek olsa ne yapayım?

- Saçmalama Edem. Kimsenin seni öldürecek hali yok. Yusuf’un lafına çok kulak asma. İkisine de bir iş çektim değil sana gelip rahatsız etmek bir daha senin adını bile anmazlar.

Sırtını masaya dayayıp oturan Edaye kollarını göğsünde bağladı ve kafasını eğip bakışını yerde serilen beyaz mermer taşların zarif örneklerine dikti. Bu konuşmadan hiç de memnun değildi, lâkin Edem ısrarla hep aynı mevzuya tekrar dönüyordu. Bu adamın inatçı huyu ara sıra onu delirtse de çıkmaz yola giren mesele gerçekten de git gide çözülmez hale gelmişti. O haklı. Yakın zamanda halledilmezse aralarındaki ilişki büyük zarar görecek ve hatta Edem sakınmaktan ve saklanmaktan bezip kızar atıp tutar ve her şeyden vazgeçerek ondan ayrılabilir. Bu ürkütücü hayal birden Edaye’nin içini buz gibi yaptı. Demek ki ne kadar ağır olsa bile şu zor durumdan er ya da geç ama mutlaka kurtulmak lazımdı.

Kadın doğrularak yorgun kasvetli yürüyüşüyle misafir odasına geçti ve geniş divanın köşesine oturup, ‘amin’ der gibi yüzüyle beraber saçlarını okşadı. Edem sessizce peşinden geldi ve yanına uzanarak başını yavaşça sevgilisinin dizlerine koydu. Edaye bir elini onun alnına diğerini göğsüne koydu. Adam gözlerini kapattı ve derin nefes alıp sevgilisinin bayıltıcı vücut kokusunu içine çekti.

- Sen haklısın. İnsanlar bilse ayıplarlar diye başta evlatlarım için endişe ettim. Seni de çok düşündüm gereksiz laflara nasıl dayanırsın diye. Ama gel gör ki dedikodular sürat ile akan çirkef seli gibi ortalığa yayıldı. Edaye ot basan tarlasını sürecek tosun buldu diye pek çirkin olmayacak sözler sarf ediyorlar. – yorgun bir sesle dedi kadın.

Edem gözlerini açmadan sadece hafifçe kıpırdayan dudaklarıyla

- Batıp gitsinler – diye fısıldadı.

- Öyle kolay olsa keşke!- diye gülümsedi Edaye. Yüzündeki acı gülüş bir anda eridi. – Ama en çok kendimden utanıyorum. Bu yaşa gelmişim, aklını kaybeden ahmak gibi aşık oldum ve buna çare bulamıyorum.

Edem düğümlenen kaşlarının altındaki gözkapaklarını kaldırdı sevgilisinin tılsımlı yüzüne uzunca bakarak:

- Tatlım, senin hiç kimseye borcun kalmadı. Anne babana karşı vazifelerini eda ettin, kocan senden razı olup gitti, çocuklarına bakıp, okutup büyüttün öyle değil mi? Daha ne gerek? Kime ne ispat edeceksin? Herkesi böyle düşünürsen ‘insanlar ne söylerler’ diye hareket edersen hayatın harap olur.- dedi.

Kocasının vefat ettiğinden altı ay geçmiş olsa da kalbindeki matem sanki dün olmuş gibi tekrar canlandı. Rasim’in bu dünyadan ayrıldıktan sonra açılan ve devamlı kanayıp duran manevî yara bir türlü iyileşememişti. O günden beri dulluğun siyah duvağı gözü önündeki âlemin renklerini söndürüp yalnız siyah ve beyaz renkleri gösteriyordu.

Kocasından miras kalan işler ve mal mülk ile geceli gündüzlü meşguliyet cenazeden sonraki ilk dönemde yüreğindeki boşluğu kapatarak dikkatini gamlı düşüncelerden çekse de bunun etkisi günler geçtikçe azalıyor, kederin sancıları ise aksine güçleniyordu. Nihayet günlerin birinde Edaye Hanım kızı ruhunu zehirleyen fikirlerden ve şahsi hayatını yıkıp yakan umutsuzluktan kurtulma fikrini kafasına taktı. İşten boş kalan zamanını yetim evlâtlar ve muhtaç insanlarla geçiriyor hayırseverlik ile onları ellerinden tutarak mutluluk kapılardan geçirmek için hareket etmeye başladı.

Geçen sene saadet ve muhabbet kapısı ona da açıldı. Mecaz anlamda değil, gerçek anlamda ofisin giriş kapısından Edem ve onunla birlikte gelen diğer bilgisayarcı girdiler. Edaye Hanım bu ekibi kendi şirketlerini internet muhitine taşımak ve ticareti genişletmek amacıyla davet etmişti. Ancak onların alevli ilişkileri gençlikteki ilk bakıştan aşk misali gibi olmadı. Edaye Hanım o gün merdivenlerden adım atan gençlere bir bakışa bile lâyık itibar göstermedi. Edem ise bilakis onu merakla tetkik etti çünkü karşısında gayet bakımlı, güzel, cazibeli ve nazik çehreli kadını gördü. Endamı, duruşu, ruh sakinliği, sakin konuşma tarzı ve pişkinliği genci etkiledi. Yaşı sadece ciddi bakışından ve gözlerinin etrafını güneş nurları aydınlatan hafif kırışıklıkların ince keskin oklarından belliydi.

Proje çalışmaları ilerledikçe Edaye’de de merak doğdu. Edem’e karşı alaka arttı, ilk önce akıllı, bilgili ve nezaketli olduğu dikkatini çekti. Aktif, çalışkan, kendi alanında gayet maharetli ayrıca kıyafetine ve görüntüye önem veren insandı. Kendisi Edaye gibi zayıf, yüz hatları ise Edaye’ninkine nispeten aksine köşeliydi. Kadının tahmin ettiği gibi yirmi sekizde lâkin gür, kısa ve itinalı sakalı onu olduğundan daha yaşlı ve ağır gösteriyordu. Ancak Edaye için belki en önemli şey Edem’in hem maddi hem de şahsi açıdan bağımsız ve faydalı olmasıydı.

- Doğru. Önceki sade ve sakin hayatını aramak beyhude. Viran olan evi hala kalın duvarlı kale olduğunu zannediyorum.- dedi sevgilisinin saçlarını okşayan Edaye. – Rasim’den sonra kalbim sertleşti içindeki hisler mahpus kaldı, dışarı çıkıp zayıflığımı göstermeye yol vermedi. Şimdi sen varsın, dünyamı paramparça ettin. Ama sana minnettarım. Küle dönüşen tek renkli ömrümü tekrar renklendirdin.

Bu sözlerden sonra Edaye sevgilisinin elini öptü. Edem ise derhal kalkıp yanında oturdu ve kadının hem ellerini hem dudaklarını öptü. Kâinatın ışıksız boşluğunu aydınlatan parlak hale ile sarılı kocaman kara delik gibi badem gözlerinin içine baktı ve tutulan nefesiyle:

- Altınım, seni nasıl sevdiğimi bilsen! Seni mutlu edebilsem başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.- dedi ve Edaye’nin elini tekrar kendi göğsüne koydu. – Sen bu dünyada yeganesin. Bak bu kalp atışlarını duyuyor musun? Senin için atıyor. Senin için canımı alsalar bile razıyım. Sensiz ne bu kalp gerek ne bu hayat!

Kadın Edem’den önce de böyle divanece lafları söyleyen birkaç kişiye rasgelmişti. Edaye’yi gören onunla yakın tanışan zengin, olgun, etkileyici ve görünüşlü adamlar kendilerini tutmaktan aciz hale geliyor, büyülenmiş gibi kadının nadir güzelliğinin etkisinde kalıyorlardı. Ancak hiç biri kabalıktan mı beceriksizlikten mi belli değil ama kalbindeki mührü açamadı, kelebek kanatlı narin hislerini harekete geçiremedi. Onların arasında ayrıca hem yüreğine hem servetine hakim olmak isteyenler de yok değildi.

- Edem, belki de sen haklısın. Aşkımızı sır olarak tutmanın artık anlamı kalmadı. Günah işlediğimiz yok elbet. Lâkin yine de insanlar anlamazlar diye kasvet ediyorum çünkü çoğu durumun aslına bakmadan peşin yargılıyorlar.

Sevgilisinin nihayet fikir değiştirdiğine mutlu olan Edem onu tamamen ikna etmek için son ki delillerini seslendirdi.

- Günah işlesek de kime ne? Haddimizi aşan bir şey yapmıyoruz ki! Nikâhsız yaşayanlar var önce bir kendilerine baksınlar. Etrafında eşini ‘maruşkelerle’( Kırım Tatarcasında Rus kadınları için kullanılan bir kavram) aldatanlar yok mu? Çekineyim, utanayım, halkın gözünde rezil olurum diye hiç dertleri yok. Namuslarını beş kuruşa satan kızlar az mı yoksa?

- Senin söylediklerine bakarsan çoğunluğu olmasa bile en azından yarısı orospu. Abartma canım. Halk o kadar ahlâksız değil. Sen baya genelleme yaptın.

- Beni anlamadın. Gözündeki çöpü görmeyip komşusunu ayıplamaktan, kötülemekten çekinmeyen, dilleri kürek kadar olan dedikoducu alçaklar hakkında bahsediyorum. Yoksa kimin kim ile yatım kalktığından bana ne?

- Benim kasvetimi biliyorsun. Çocuklarımı, seni, yakınlarımı aşağılanmaktan, hakaret edilmekten, ayıplanmaktan korumak istiyorum. Bize tahammül edemeyen, kıskanan insan az mı diyorsun? Hazmedemedikleri ve iftiraları bize büyük zarar getirebilir.

- Kes şunu! Hiçbir şey olmaz. Babamların köyünde yaşayan din imandan sakat terbiye fukarası İsmet ağayı al mesela. Evli barklı, çocuklu çoluklu zengin bir adam. Gitti kendinden de eşinden de yirmi yaş küçük hatunla iş becerdi, mahallede kokusu çıkınca nikâh kıymaya mecbur oldu. İyi de birinci eşini boşayıp evden kovmaya aklı yetti. Bunlara bakınca bizimkisi çocuk oyuncağı canım.

- Ya senin annen baban ne derler? Tekrar onların huzuruna gitmek için cesaretim yetmez. Hem diğer taraftan aranızdaki kavganın sebebi olup farklı laflar duymak istemiyorum. Bir daha gitsem baban kesin seni evden kovar evlatlıktan reddeder.

- Buna hazırım aşkım. Kovsun. Onların anlamak ve benimsemek için zamana ihtiyaçları var.

- Bunlar çok ağır ve tehlikeli sözler. Anne babadan kargış değil de alkış ve hayır duası almak lazım. Allah korusun!

- O zaman gel seninle yurtdışına kaçalım! Mağazalarını, mal mülkünü satsan yüz yıl dert bilmeden yaşarsın. Ben bu evi, arabamı satarım güzel ve sakin bir şehre taşınırız. İş bakımından nerede yaşadığımın önemi yok nasılsa. Benim kazandığım para bize yeter. Sen kendi paranı banka hesabına koyarsın, dursun.

Edaye tekrar derin nefes aldı. Edem ile tartışmak gayet uğraştırıcıydı. Kendi fikirleri mantıklı delil Edaye’nin fikirlerini ise uyduruk bahaneler olarak görüyordu. Tabi onu bu şehre ve bu yere bağlayan nerdeyse hiçbir şey yoktu. Edaye ise kendini hayat veren nehrin kenarında kök salan dala benzetiyordu. Şu arada sevgilisinin bocalanmasını fark eden delikanlı onun yüzünü avuçlarına alıp tekrar dudaklarından öptü ve kısık bir sesle:

- Telaşlanma canım. Seni üzmek istemedim. Sen de gerektiğinden fazla önem verme rahat ol her şey çözülür kısmetse. – dedi.

- Muhacir olup gurbetliğe nasıl dayanırım acaba? Şu topraklardan vazgeçmek mümkün değil…

Edaye, yüzünde hüküm süren kederin gölgesindeki solgun bakış ile uzun uzun tahlil ediyormuş gibi gözünü sevilisinin simasında gezdirdi. Nihayet kadının yüzünden ellerini çeken
Edem:

- Arkadaşım Remzi’yi hatırlıyor musun?- diye sordu.

- Yakında bize misafirliğe gelen okuldaki sınıf arkadaşın mı?

- Evet. O Poznan’deki üniversiteden mezun olup orada çalışıyordu hatırlarsan. İşte bir iki gün önce yine Polonya’ya gitti. Gelir gelmez neden geri döndüğünü biliyor musun?

- Hayırdır?

- Sevgilisi var Poznan’de. Adı Mateuş. – Edem’in yüzünde içinde hissettiği azabın alametleri göründü - Şimdi senin gibi ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım. Evet, doğru erkek adı. Birkaç yakın arkadaşının dışında bunu hiç kimse bilmiyor. Buradaki halkın haberi olsa ne yapacaklarını düşünmek zor değil. Bunun için diğerlerine göre bizim durumumuz o kadar zor ve karışık değil.

- Aman ya Rabbim! Tanıdıklarımın arasından böylesi de çıkar diye hiç düşünmemiştim.

Gerçekten nasıl olsun ki? Bunun gibi tuhaf sevgiyi bu ortamda açıktan beyan etmek kendi kendini her türlü işkence ve azaba mahkûm etmek demek. Edaye ne kadar gür, bağımsız ve serbest fikirli bir insan olsa da ‘din’, ‘örf’, ‘adet’ kelimelerindeki belli anlam ağırlığını hesaptan çıkarmıyordu.

- Ben de zor kabul ettim. Demek böyle acayip sevgisi uğruna baba ocağını ve ailesini bırakıp hepsini feda etti. – dedi Edem.

- Bunu anlamak ve benimsemek bana imkansız geliyor. – dedi düşünceli Edaye. – Arkadaşının aşk hikayesiyle kıyaslayınca bizimkisi hakikaten masum ve saf çocukların oyunlarına benziyor.

Edem bu sözleri kendi amacına ulaştığının alameti diye düşündü. Sonki adımı yapmak üzere divandan kalktı ve kadının karşısında durup eliyle pencereyi işaret etti:

- Güzelim, dışarıda biraz gezelim mi?

Sevgilisinin oyununu ve niyetini çoktan idrak eden Edaye, onun zannını boşa çıkarmak istemedi. Hileli tuzağına yakalandığını gösterip bilmemezliği ifade etmek için kaşlarını kaldırdı ve:

- Nasıl istersen öyle yapalım.- diye cevap verdi.

- O zaman deniz kenarında yerleşen bir arkadaşımın misafirhanesine gitsek olur mu? Yarın akşam döneriz. Hem dinleniriz hem ben seni onunla tanıştırırım.

Edaye’nin kabul etmekten başka çaresi yoktu. Bu yola bir defa ayak basınca geri dönmek mümkün değildi. Edem arkadaşına telefonda haber verirken Edaye ‘hayırlısı olsun’ diye üstünü değiştirip üstünü başını düzeltti.

Çift avluya çıkınca Edaye kendi arabasının sesini duydu. Nusret’e bakışlarıyla Edem’i işaret etti. Nusret emri anladığını göstermek için kafasını salladı ve kadını elinden tutan adama üstten aşağıya kadar baktı.

Edaye’nin güvenliği ve şoförü Nusret eskiden güreşçiydi dev gibi güçlü aynı zamanda temiz kalpli, sakin bir pehlivandı. İki çocuk babası olup nazik ve latif eşi Sultaniye ile bu günlerde üçüncü çocuğun gelmesini bekliyorlardı. Bir zamanlar küçük oğlu Ali ağır hasta olmadan önce profesyonel seviyede sporla uğraşıyordu. Birçok yarışmada galip olan çocuk milli takımın bel kemiği sayılırdı. Lakin çocuğunun hastalığı onun dünyasını yıkıp alt üst etmişti. Edaye Hanım şampiyonun bu derdi hakkında tanıdıklarından haberdar olunca bütün masrafları yüklenerek çocuğun Türkiye’de tedavi görmesine vesile oldu.

Küçük Ali hastaneden sapasağlam çıktığında Nusret adını gizleyen alicenap ve cömert kadının kim olduğunu araştırıp buldu. Göz yaşı dolu kıvançla ayaklarına sarılmak istedi ancak o utancından kızarıp izin vermedi. Nusret güreşi bırakıp ömür boyu Edaye Hanımın hizmetçisi olmayı karar verdi. Ama kadın onu başta mağazalarında çalıştırdı sonra evin bekçisi yaptı. Nihayet adamdan emin olunca kendi şahsi şoför ve güvenlik yaptı. Nusret hepsine dayandı ancak karışık sınavlara bakmayıp kendi minnettarlığını ve niyetinden vazgeçmedi. Edaye Hanımın işçileri arasında Nusret en sadık ve sahibesi için hayatını şüphesiz verebilecek yegane insandı. Bugün de hafta sonu olmasına bakmadan Edaye Hanımın dün bıraktığı yere döndü ve emirlerini yerine getirmek üzere hazır arabada bekliyordu. Güvenliğin haydut bakışını üstünde hisseden Edem:

- Bu dev senin peşini hiç mi bırakmıyor? Tatil gününde izin alıp çocuk çoluğun yanına neden gitmiyor? – diye sordu.

- S ana g üvenmiyor. A slında o h iç k imseye güvenmiyor. Çevremdeki insanlara düşman gözüyle bakıyor. – dedi kadın ve arkasından gülümsedi. Sözüne devam edecekti, ancak Nusret’in: ‘Edaye hanım eğer şu herif sizi üzerse ya da bir kötülük yaparsa önümde nimet başta bütün kemiklerini kırar sonra kol bacaklarını koparırım’ dediği lafı seslendirmekten vazgeçti.

- Olacak şey değil! Bir taraftan senin kahraman oğlun diğer taraftan ise bu kocaman hantal bela. Yanındaki erkekler neden bu kadar kaba ve osal acaba? Kimseye bir kötülük yaptığım yok ama sen şuna bak gör ki katilden daha kötüymüşüm…

- Saçmalama canım. Bu tavır erkekler arasında evvel ezelden kalan rekabetten başka bir şey değil. Hepiniz farklı tarzlarda tabi ki bir kadını korumaya ve o kadının itibarına yahut meyilline layık olmayı çalışıyorsunuz.

- Kim ne isterse onu düşünsün. Nasıl hayal ederse etsim ama sen benimsin ve böyle olacak.

Edaye sevgilisine muhabbet ile şefkat dolu yumuşak bakış attı ve aşıklar nihayet Edem’in arabasına bindiler. Nusret ise arabayı yavaş sürerek onların yanından geçni ve sahibesinin emri üzere nöbetten ayrılıp evine gitti.

Sonbahara teslim olan orman içinde kaybolup giden dolambaçlı yol dağ ve bayırların yamaçlarından aşağıdaki denize uzanarak ejderhanın kuyruğuna benziyordu. Arabanın penceresindeki manzarayı dalgınlık ile seyreden Edaye rahatsızdı. Ne nemli kara toprağı örten kehribar halı ne de açık mavi gök ile firuze tartan denizi birleştiren ufuk gözünü sevindirmiyordu.

Sonbaharın emrine uymayan çamlar, ardıçlar, serviler ve sedirler yapraklarını dökmeye reddedip yeşim taşın farklı renklerin gönlünü okşamıyordu. Soldan yükselen keskin köşeli sarp kayalar ise koyu kaplan gözü renginde olup güneş nurları altında parıldayan coşkulu doğanın gölgesi gibiydi. Ancak onlar da Edaye’ye ruh vermek için yeterli değildi.

Çünkü doğa mevsimin fermanı mucibinde ilki karın yağmasıyla hayatını teslim edecek ve ölüme benzeyen derin uykunun kucağında donup kalacak. Şu dünyada tekrar canlanmaktan ve bahara sevinip sıradaki gençliği yaşamaktan mahrum olan ihtiyar insanlar ise zamanı geldiğinde ‘elveda’ diyerek bir daha dönemeyecekler.

Edaye’nin korkusu ölüm değildi. İşte bu ihtiyarlıkla bağlıydı. İçini kemiren endişe elindeki zehirli şarabının tadını daha acı yapıyordu. Lakin o şimdi akıl ve mantığın keskin sesini değil de mecnun yüreğinin mülayim sedasına kulak verip heyecanlı duygular ve yalancı hisler âleminde yaşamayı seçti. Bu dünya yarın olsa bile gitsin yanıp yıkılsın ama bugün o gark olmak üzere ufka konan güneşin sonki nurları doya doya bakacak zayıf da olsa ama onların verdiği sıcaktan keyif alacak. Nitekim güneş onu terk edip kendi parlak ve hararetini başka diyarlara hediye etmek için taşınsa bile ecele kavuşana kadar hüküm sürecek soğuk gecelerde unutulmaz ateşli aydın teessüratlar ile tatlı hatıralar mutlaka onun ruhunu ısıtacak ve kalan ömrün canlılığını koruyacak.


...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN