YIL: 10  /  SAYI: 120  /  Aralık - 2016
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kurumak Üzereyken
Dervişe GÜNEYELİ KUTLU






"Kurumak üzere.” dedi. “Nicedir rüzgârın tokadına maruz kalıyor, uzun süre dayanamayacak.” Daha fazla bakmadı al yaprak çiçeğine, yüzünü çevirdi. Yürüyüp odasına gitti. Rum zamanından kalma karyolaya uzandı. Sırtını kapıya, yüzünü duvara döndü. Bedeni cenin halini aldı.

Delikanlı çağına yarım yamalak adım atmış bir oğlan, onu kapının aralığından izliyor. Adı Ali. Ali, nenesinin bu küskünlüğünün ve sırtını dönüşünün sebebini biliyor; ama bir şey söylemiyor. Susmayı öğrendi daha küçücük bir çocukken, herkesin bildiğini bilmezden gelmeyi, gözlerini cam gibi donuklaştırıp uzağa bakmayı öğrendi.

Hüzünlü bir havanın içinde izliyor nenesini. Sonra bir fısıltı duyar gibi oluyor. Kapı aralığına iyice yaklaşıyor:

“Elma armut yer misin?
Sen beni sever misin?
Her aklına gelince
Ah Nazimem der misin?

Elma armut yerim,
Ben seni severim,
Her aklıma gelince
Ah Nazimem derim.”

Bu mani, nakışlanan eski bir hatıranın bitmeyen çilesi gibi vuruyor nenesinin diline. Sorsalar, hiçbir şey hatırlamayacak. Ali’yi bile hatırlamıyor. Ali kendini bir hayalet gibi hissediyor. Nenesine göre o; nereden geldiği belirsiz, damdan düşer gibi hayatına girmiş bir yabancı, tanımadığı bir kadının çocuğu, mahalleden bir densiz, bir hırsız, bir katil ya da başka herhangi bir insan müsveddesi. En çok hırsız olmayı seviyor Ali. Nenesi en çok o zamanlarda bakıyor gözlerine; gerçi korkuyla irileşiyor, daha da koyulaşıyor gözleri ama olsun, yüzüne bakıp varlığını onaylıyor ya, o da yeter ona. En çok yok sayılışına güceniyor, hiçbir şey olmaya... Bunu nenesine söylese ne değişecek ki? Ancak sesi yükselir: “Alın bu ne üdüğü belirsiz oğlanı!” diye üstüne salar, komşular onu sakinleştirmeye çalışır. Ali korku içinde evin arkasındaki bir dönümlük arsanın ortasındaki tek ağaç olan gınnap ağacının yanına kaçar. Ağacın dibine oturup toprağa ayaklarını sokarak: “Beni gınnap ağacı yapın, yeniyetme olsam da meyve verir bir işe yararım. Beni al yaprağı yapın, anneciğimin en sevdiği çiçek olayım. Beni dedeciğimin mezar taşı yapın, dibinden hiç ayrılmayayım.” diye mırıldanır. Ağlamamak için gözlerini sıkar. Nenesini kızdıran o göz kırpma hareketi başlar... “Kırpıl gözlerim, rahatça kırpıl. Nasıl olsa nenemin yanında değilim. Nasıl olsa yalnız, yapayalnızım. Şu gınnabın hakkını yememeliyim; ama bir insan nefesi duymaya çok muhtacım.” der. Yaşlar, Ali’nin gözlerinden akmayı bir türlü beceremez. Ali iç geçirerek susar. Senaryo aynı minval üzere tekrar eder.

*

“Gene geldi bu uğursuz! Uğursuzdur, boğazımı kesip koynumda sakladığım mezar paramı çalacak.”

“Ne oldun Hayriyaba?”

“Polislere çağırın, alsınlar bu hırsızı. Hem hırsız hem katildir bu.”

“Torunundur o Hayriyaba.”

“Ne torunu? Yoktur benim torunum.”

“Aliciktir Hayriyaba, Nazime’nin on beş yaşındaki oğlucuğu.”

“Nazime! Nazimem nerdedir? Nazimemi getirin bana!”


Ağlamalar, çığlıklar, baygınlık halleri derken, komşular Hayriyaba’yı zar zor sakinleştirip yatağına yatırdılar. Çok şükür uyuyakaldı. Ali, evine girebilir artık. Alıştı bu halde ve tek başına yaşamaya. Kendi soyunup yıkanıyor, yaz aylarında karpuz hellim, kış aylarında pirinç çorbası ve zeytin, idare edip gidiyor. Bazen komşular da bir şeyler getiriyorlar. Hayriyaba’dan arta kalanları yiyor öyle zamanlarda.

Kendini bildi bileli Hayriyaba’nın yanında. Annesi dönülmez diyarlara gitmeden önce bu evde üçü birlikte yaşıyorlardı. Dedesi, Ali doğmadan öldü. Teyzelerinden hiç haber alınmadı. Babasının adı bile anılmadı, hakkında hiçbir şey anlatılmadı. Dedesinden birkaç fotoğraf, teyzelerinden üç-beş kelam, babasından koca bir ‘hiç’ bırakıldı ona. Annesini ise hayal meyal hatırlıyor, onunla konuştuklarını hafızasında kurcalıyor, bahçedeki taşlara onu konuşturuyor. Konuştuklarını da unutursa ne kalacak ki annesinden ona? Kulaklarını kapatıyor. Annesinin o güzel sesini hatırlamaya çalışıyor. Annesi ışıl ışıl gözlerle Ali’yi kucağına alıp yine o sevdiği maniyi söylüyor türkü tınısında: “Elma armut yer misin? Sen beni sever misin? Her aklına gelince? Ah Nazimem der misin?”

Ah be annesi, Ali nasıl sevmesin seni. Sen onun her şeyisin. Aslında Hayriyaba’yı da seviyor. Seviyordu, diyesi geliyor ama dili varmıyor böyle demeye. Nenesini, çok uzaklara gitmiş gibi özlüyor. Şu an aynı evde yaşadığı kadınla özlediği nenesi arasında çok fark var. Oysa anneciği gitmeden önce nenesi böyle değildi; konuşkan, güleç yüzlüydü. Yaz akşamlarında ipe yasemin dizip Ali’nin başına taçlar yapardı, gündüzleri komşulara beraber giderlerdi. Büyükler kahve içer, Ali komşu çocuklarla beş taş, saklambaç, futbol oynardı. Neden bitti ki o günler? Ne oldu ki aniden? Annesi gitmek zorunda mıydı, nenesi delirmeli miydi?

 
*


Al yaprakla Hayriyaba birbirlerine çok benziyorlar. Ali onlara yaklaştığı zamanlarda ikisinin de renkleri soluyor. İkisinin de renkleri kan gibidir oysa. Sevindikçe Hayriyaba’nın yanaklarındaki, alyaprağın da rengindeki allar koyulaşıyor. Aslında Nazime’ye ve Ali’ye bıraktıları yegâne mirastır bu renk.

Al yaprakla Hayriyaba kadim dostturlar. Hayriyaba, güneydeki evini bırakıp kuzeye Türk tarafına geçeceğinde sadece birkaç fotoğraf ile al yaprağını alabildi yanına. 74 Harekatı’nda kocasını bile güneyde bıraktı da al yaprağını bırakamadı. “Güneydeki evleri taşıyamam ya!” deyip çiçeğini kucakladı evinin niyetine. Sınırı aşıp kuzeye geçtiklerinde kendilerine verilen derme çatma evin en güzel köşesine koydu onu.

Ali, geçenlerde Hayriyaba ile al yaprağın fısıldaştıklarını gördü. Gördüklerine inanamadı. Kapının öteki yanına saklanıp kulak kabarttı. Al yaprak mırıl mırıldı: “Gel Hayriyaba, benim dalım kocanın dizinin dibidir. Gel, yanaş bana. Dizini dizime yasla, gözünü gözüme uzat.” Hayriyaba çiçeğin dibine çömeldi. Çiçek mırıldanmaya devam etti: “Az kaldı, gelecek kocan. Derviş, bir otobüsün altına ilişecek o güçlü kollarıyla. Kuzeye Türk tarafına gizlice geçtiğinde otobüsün egsozu ciğerlerine çoktan dolmuş olacak. Sana son bir kez daha sarılacak, sonra son nefesini verecek kollarında.” Hayriyaba içini çeke çeke ağlamaya başladı. Ali hayretler içindeydi, çiçek neler söylüyordu nenesine? Hemen gınnabının yanına koştu. Dibine yapıştı, kulak verdi. Acaba o da konuşuyor muydu? Konuşuyor da Ali’ye mi susuyordu? Bilemedi.

*

“Ne oldu komşular? Söyleyin bana?”

“Hayriyaba sen hele koltuğa otur da, anlatacağız sana.”

“Yok, kesin kötü bir şey oldu. Oturmam, böyle deyin ne diyecekseniz.”

“Hayriyaba Allah aşkına otur, öyle diyelim sana.”

Az sonra Hayriyaba’nın çığlıkları yankılandı mahallede. Hayriyaba çığlık attıkça al yaprak büzüldü, küçüldü; yapracıkları buruştu. Hayriyaba’nın yakarışları mahalleyi kavurdu:

“Nazimemi getirin bana. O kocamın son yadigârı, gözüm gibi bakacaktım ona. Yok, gitmedi babasının yoluna, gitmedi deyin bana!”

Komşular zaptedemedi onu. Doktor geldi, bir iğne, sonra derin bir uyku.

“Ah!” çekti komşulardan biri. “Ah be Hayriyaba! En büyük kızını nasıl kaptırdın Araplara? Üç kuruşa ve binlerce gözyaşına gitti güzelim Ayşe. Sonra Emine’yle Siddiga. Onlar da hem besleme hem hizmetçi oldular Girit ailesinin evine. Yetmedi mi çektikleri abamın? Savaş, göç, eşe veda, üç evladın birini Araplara, ikisini uzaklara göz göre göre yollatma. Bari son kalana dokunmasaydın ey kader! Dokunmasaydın Hayriyabacığımın son evladına.” diyerek Aliciği kucağına aldı, kucağında durmaksızın salladı.

Üç yaşındaki Alicik hıçkıra hıçkıra ağladı, sonra gözlerini kırpıştıra kırpıştıra, içini çeke çeke uyudu. Bir daha yeşermeyecek olan gülüşlerini aradı rüyasında. Rüyasında annesini gördü, dibinde bir cılız gınnap, avuçlarında bir kuru al yaprak, Hayriyaba’nın elleri Aliciğin gırtlağında!..

*** IRAK

...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 120. sayıda...

 

 

DERGİDEN