YIL: 3 /  SAYI: 30  /  Haziran-2009
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Cengiz Aytmatov’un “Do Dna Do Dna” Hikayesi veya Bizim Kim Olduğumuz Hakkında
Süleyman KAYIPOV
Çevirenler: Abdrasul İsakov - Ömer Küçükmehmetoğlu
 
Nisan ayı. Üniversitemizdeki Aytmatov hakkında bir hafta devam edecek olan sempozyumun açılış töreninin olduğu gün. Öğle yemeğine azemdin iştirakçileriyle birlikte Cengiz Aytmatov’la beraber Huzur Restoranına gittik. Büyük yazarımız Aytmatov’a baş köşeden yer verdik; Uğur Bey’le ben iki yanına geçerek oturduk. Yemek yiyorduk, diğer taraftan da sohbet ediyorduk. Sohbetimizin ana konusu medeniyet, edebiyat, millet meseleleri, Türk halklarının kardeşliği ve dostluğu hakkındaydı. Laf lafı açıyordu, Türk halklarının medeniyet kuran halk olduğunu, gerekirse bazı şeyleri başka halklara öğretecek kadar zengin bir tarihî mirasa sahip olduğundan bahs açıldı. Cengiz hocamız başıyla tasdik ederek konuşmadan oturuyordu. Sonra evet, evet diyerek 1965 yılında başından geçirdiği bir olayı anlattı.

Ben yıllar önce birkaç günlüğüne Fildişi Sahilleri’ne gitmiştim. Çok iyi karşıladılar ve bana birçok yeri gezdirdiler. Hafta sonu gelmişti. Benim yanımdaki mihmandar delikanlı: “Şehirde bugün hiçbir yer çalışmıyor. Misafirhanede oturacağımıza, eğer isterseniz şehrin dışına köye gidelim.” dedi.

Kabul ettim. Otomobille gidiyorduk. Epey gittikten sonra gideceğimiz yere yaklaşmışa benziyorduk. Biraz sonra çala-bula elbiseler giyinmiş siyahi insanlar peyda olmaya başladı. Arabayı görünce kadın erkek, birkaçı otomobilin iki tarafından, birkaçı da arkasından koşmaya başladı. Hepsi bir şeyleri tekrarlayarak bağırıyorlardı. Bunların adetleri böyle diye düşündüm ve tercümana: “Niçin bağırarak geliyorlar” dedim.

“Beyaz insan gidiyor, beyaz insan gidiyor.” diyorlar dedi tercüman.

Mesele ondan beter anlaşıldı. Biraz daha gittikten sonra gideceğimiz yere yaklaşmışa benziyorduk, araba yazıda bir yere dönerek durdu. Biraz önce ardımızdan koşan siyahi insanlar yanımıza gelerek arabanın etrafını sardılar. Etrafımızı sarınca “Oouv, oouv” gibi sözler ve buna benzer sesler çıkararak yerlerinde sekmeye, zıplamaya başladılar. Sonra diğer arkada kalanlar da geldiler ve etrafımız iyice kalabalıklaştı. Tercüman delikanlı: “Siz de bunların yaptıklarını tekrar edin.” dedi. Ben de diğerlerini taklit ederek “Oouv, oouv” diyerek sekmeye başladım. Bu kendince bir ayinmiş. Sonra yerimizde sekmeyi durdurduk. Mihmandarım, tercümanım olan delikanlı onların dilini iyi biliyormuş, bir şeyler söyledi, arkaya doğru çekildi ordakileri etrafına topladı. Anlamadığım sözleri tekrarlamayı bıraktılar. Yanımdaki tercüman bana tercüme ediyordu. Birçok şeyden bahsettikten sonra benim hakkımda: “Bu insan yazar.” dedi. Hiçkimseden çıt yoktu. Bu insan birçok iyi şeyler yapmıştır diyerek saydı. Yine kimseden ses çıkmıyordu. Bu milletvekili dedi. Yine çıt yok. Sonra bu insan votka yapılan yerden geldi, dedi. Ordakiler bir ağızdan: “Ooooo do dna do dna”1 diye haykırıyorlardı. Birçok şey söylenmesine rağmen çıt çıkarmadan bekleyen bunlar, buna neden bu kadar çok bağırıyorlar” diye hayretler içinde kaldım.

Zira bunun kendince bir sırrı varmış. Rus gemi tayfaları zaman zaman bu kıyılara kadar geliyorlarmış. Sonra burdakilarin ağaçtan, kemikten işleyerek yaptıkları ekzotik eşyalarını alarak yerine votka veriyorlarmış. İçki az gelirse, tayfalar doldurarak verirlermiş. Koydukları içkiyi “do dna do dna” diye içirerek, sarhoş olmaya başlayan, hafif çakırkeyf kimseleri yola salarlarmış. O biçareler, çok haz aldık diyerek sarhoş olduklarını bilmeden, yaşadıkları yerlere sallana sallana giderlermiş. “Do dna do dna” diyerek gayrı ihtiyari bağırmalarıda bu yüzdenmiş.

Onların anlayışı, toplumun anlayışının seviyesi öyleymiş. Dünyadaki insanların anlayışı aynı değil ki, bizim halk tamamen değişik.” dedi.

Kısaca anlatılan bu hikaye bana çok büyük bir olay gibi tesir etti. Onlardan biri olmadığıma şükrettim. Sonra oraya kadar akıp giden medeniyetin zirvesine çıkanın da en ilkelinin de dinsizini de dinlisini de ayırt etmeden, aynı seviyeye düşüren içkiymiş meğer!

“Cengiz Törökuloviç, bu anlattığınız hangi yıldı?” dedim.

“1965 yılında oldu.” dedi.

“Mankurtun temeli, işte bunları gördükten sonra oluşmadı mı?”

“Evet, tabii ki.” dedi.

“Bu çok önemli, muhkem bir hikaye, bir yere yazdınız mı? Okumadık.” dedim.

“Yok, yazmadım. Şimdi hatırladım, size anlatıyorum.” diyerek güldü.

Bu çok ilginç bir olay. Bir cihetten siyahi insaların dünya görüşlerinin ve bilinçlerinin zayıflığı, toplumsal gelişmenin en alt seviyesinde olması, her şeyden ziyade onların hafızalarında medeniyetin değil de votka denen yılanın hakim olması…

“Çok şeyler varmış. Bu kaynağı, olayı başkaları kullanmak istese müsaade eder misiniz?” dedim.

“Evet, evet isteyen kullanabilir, müsaade ediyorum. Ben de böyle hikayeler çok fazla.” dedi.

Yüzü ay gibi nurlanarak tebessüm etti.

“Ben dilimi tutamayan biriyim, Cengiz Törökuloviç’ten duydum diyerek, her yerde anlatırım.” dedim.

“Anlatabilirsin, müsaade ediyorum.” dedi.
...

 
»» Devamı Kardeş Kalemler 30. Sayı'da...