YIL: 5  /  SAYI: 54  /  Haziran - 2011
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kitap Gördüm Andelip’ten
Ahmet BEKMIRADOV
Çevirenler: Pena Toyliyev
                      Nurcan Güder
 
Yazımıza seçtiğimiz başlık Karakalpak halkının ünlü şairi Berdi-Murat Berdak’ın kaleminde çıkmıştır. Gerçekten de Türkmen klasik edebiyatının temel taşı olarak bilinen Nurmuhammet Andelip miras olarak özel bir kitap bırakmıştır. O, Türkmen yazılı edebiyatında destancılık geleneğini ilk olarak başlatan kişidir. Başka bir deyişle destan taşıyan edebiyat kervanının kervanbaşıdır, Nurmuhammet Andelip. Şu an elimizde şairin dört (“Leyla ile Mecnun”, “Yusuf ile Züleyha”, “Zeynelarap”, “Babaruşen”) destanı bulunmaktadır.

Türkmen klasik edebiyatında eserlerinin tür ve konu çeşitliliği ile Andelip’le kıyaslanabilecek bir şair yok dersek mübalağa etmiş olmayız. O, Türkmen klasik edebiyatına ilk kez yazılı nesri kazandırmış olan bir söz ustasıdır.

Prof. Dr. H.G. Köroğlu, şairin eserleri hakkında şunları yazar: “Andelip’in eserleri Türkmen edebiyatına yeni bir sayfa açmıştır. Ayrıca, onu yine yeni bir tür ile – povest (öykü) türüyle süslemiştir.”1 Şairin “Melike Mehrinigar” adlı eseri bu hususa şahitlik etmektedir.

Andelip’in, Firdevs’in meşhur “Şah-Name”’sini Türkmen diline aktardığına ilişkin görüşler bulunmaktadır2. Onun çok başarılı bir tercüman olduğunu gösteren 12.yüzyıl Fars-Tacik şairi Ahmedi Cam’ın gazellerinden yaptığı tercümeleri bu görüşleri doğrular niteliktedir.

Okuyucuya sunulan bu kitapta (Nurmuhammet Andalıp. Şıgırlar ve Poyemalar. Aşgabat, “Türkmenistan”, 1990: 1-206) Andelip’in eserlerine yer verilmiştir. Eserler, Türkmenistan İlimler Akademisi’nin Mahtumkulu Dil ve Edebiyat Enstitüsünün edebi mirasımızı araştıran bilim adamlarının gayretleriyle hazırlanmıştır. Şairin bu kitabında yer alan şiirlerini Türkmenistan’ın İlim ve Teknik alanında ödül sahibi, filoloji ilimleri doktoru A. Meredov ile edebiyat araştırmacısı A.Nuryağdıyev neşre hazırladı. Andelip’in hayatı ve eserlerini araştırmakta büyük katkıda bulunan ve şairin “Yusuf ile Züleyha” destanının, “Risaleyi-Nesimi” poyeminin tenkidi metnini hazırlayıp yayımlayan filoloji ilimleri doktoru G. Nazarov, poyemi aynı tenkidi metne göre hazırlamıştır. Bunun yanı sıra edebiyat araştırmacısı A.Nuryağdıyev de, şairin “Sağdı-Vakkas” poyeminin tenkidi metnini hazırladı. Şairin adı geçen poyemi (“Sağdı-Vakkas”), araştırmacının hazırladığı tenkidi metnine göre verilmiştir.

Türkmenistan’ın İlim ve Teknik alanda ödül sahibi, filoloji ilimleri doktoru A. Mülkamanov, Özbekistan İlimler Akademisi’nin Beruni Doğu Araştırma Enstitüsü Elyazmaları Bölümünde bulunan ve Andelip’in henüz edebiyatçı bilim adamlarına bile belli olmamış eseri olan – “Kıssayı-Feragun” poyemini ortaya çıkarmıştır. Doktora öğrencisi A. Memmetcumayev ise adı geçen poyemin mikrofilmini getirmiştir. Andelip, Fars dilinde yazılmış, fakat henüz yazarı belli olmayan “Mürze Hemdem” adlı destanı da Türkmen diline çevirmiştir.

Tercümenin elyazmalarında şairin 12.yüzyıl Fars-Tacik şairi Ahmedi Cam’ın gazellerinden yaptığı tercümelerine de yer verilmiştir. A. Meredov tarafından toplanmış olan tercüme gazelleri bu kitapta yerini almıştır. Özet olarak söylemek gerekirse, bu kitap Andelip’in günümüzde edebiyat tarihçilerine belli olan bütün şiirsel mirasını kapsamaktadır. Kitabın sonunda ise şairin şiirleri ve poyemlerinde geçen sözcükleri içeren genel açıklama sözlüğü verilmiştir.

Bilimsel hayatını Fars edebiyatını araştırmaya adamış olan meşhur edebiyat âlimi V. A. Jukovskiy “Fars şairlerinin otobiyografisini araştırmak ve incelemek için en önemli ve inandırıcı kaynak, o da kendilerinin şiirleri olabilir”3 diye kaydetmiştir. Bilim adamının bu sözleri, genel görüşü, çok sayıdaki Türkmen şairlerinin yanı sıra Andelip için de geçerlidir.

Son dönemlere kadar Andelip yaklaşık olarak 1710-1711 yıllarda dünyaya gelmiştir deniliyordu. Bu görüş günümüze kadar okul dersliklerinde de, şairin eserlerinin girişlerinde de tekrarlanmasını sürdüre gelmiştir.

Bilindiği gibi, Andelip hakkında bize ulaşan gerçeği yansıtan bilgiler çok azdır. Onun hayatı ile ilgilenen edebiyatçılar genelde şairin kendi kaleme aldığı aşağıdaki satırlarına başvurmaktadırlar:
“İsmim idi Nurmuhammet Garip,
Sözde tahallusum idi Andelip.

Şehrimiz Ürgenç velayet idi,
Hanımız Şah-Gazi himaye idi.

Aslı mekânım ki Garamazı’dır,
Âdemi huzurda kış-u-yazıdır.

Barça halayık içinde bet işim,
Yetti elli beşe bu benim yaşım”

Türkmen edebiyatçılarının önceki nesli Andelip’in otobiyografisi hakkındaki görüşlerinde bu bilgiyi esas almışlardır. Onlar Hive Hanı Şah-Gazi’nin hanlık yaptığı dönemden – 1766–1767 yıllardan şairin söylediği 55 yaşı çıkarak, Andelip, 1710–1711 yıllarında dünyaya gelmiştir sonucu elde etmişlerdir. Böylece bu neticeye göre şairin doğduğu senesi hakkındaki meseleyi karara bağlamışlardı.

Andelip’in yukarıdaki satırları “Yusuf ile Züleyha” destanının girişinden verilmiş olan bir örnektir. Bu satırlara da söz konusu destanın her bir elyazmasında karşılaşamıyoruz. Bunları sadece Türkmenistan İlimler Akademisi Mahtumkulu Dil ve Edebiyat Enstitüsü elyazmaları bölümünün 17, 1138, 1371 nu.lı dosyalarında yer alan elyazmalarından okumak mümkündür. Şairin “Yusuf ile Züleyha” destanı ile “Risaleyi-Nesimi” adlı poyeminin elyazmalarını derin inceleyip, bunların tenkidi metnini hazırlayan G. Nazarov kendi araştırmaları esnasında Andelip’in 1710- 1711 senelerinde doğulduğuna dair görüşlere zıt olan belgeleri bulmuştur. İlk önce adı geçen edebiyat aliminin dikkatini çeken unsurlardan biri şairin elyazmaları bölümünde bulunan 1228 nu.lı dosyadaki “Yusuf ile Züleyha” destanındaki “in kitap ra der ruz-e şenbe tamam şod, berayı Molla Sabır veledi Şıhmuhammed Hüseyin velidi Abdürahman Nohuru. Tamamı in kitab ruze şenbe. Sene 1122” sözler olmuştur. Elyazmasında geçen bu seneyi günümüz takvim hesabına dönüştürdüğümüz zaman 1710-1711 senesine denk gelir. Bu ise Andelip, 1710-1711 yıllarında dünyaya gelmiştir görüşün zamanını veriyor. Bundan sonra G. Nazarov elyazmaları bölümünün 539 nu.lı dosyasında bulunan “Yusuf ile Züleyha” destanının giriş kısmında yer alan “Şahımız Şah-Gazi hemayet idi” satırı bulur. Bunun peşinden de edebiyatçı alim, 73 yaşında olan Hive’de ikamet eden Özbek şairi Gurban Ata İsmail oğlu’nun 1941 senesinde verdiği bilgiyi hatırlatarak şöyle açıklar: “Bundan 250 yıl öncesi (yani, 1690’lı yıllarda) Köhne-Ürgenç’te çok güçlü bilim adamı ve şair yaşamıştır. O, gençken Gül adında bir güzel kıza âşık olur. Ona adayarak çok sayıda gazel ve muhammes yazar. O, kendi gülünün aşığı olarak hep meraklı gezer. Ayrıca kendine özel bir lakap seçer: A n d a l i p. Bunun anlamı ise gülün ışkında öten bülbül demektir.”

Özbek şairi, Andelip’in doğum tarihini net olarak söylemese bile, onun söylediği 250 yıl süresi 1710-1711 yıllarından daha ileriye gitmektedir. G. Nazarov, bundan sonra yukarıdaki bilgilerin üzerine yenilerden bazısını ekleyerek, şöyle yazar: “Tarihi kaynaklardan bilindiği gibi, Şir-Gazi 1715-1728 yıllarında Hive’de hanlık yapmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz örnekten belli olduğu gibi Andelip, bu destanını Şir-Gazi’nin hanlık yaptığı dönemde yazmıştır. Ama onun hanlığının hangi yıllarında yazıldığı gösterilmeyince yaklaşık olarak Şir-Gazi’nin hanlığın güçlü ve küvetli yıllarından olan 1720 yıllar alındığı zaman, bu yıllarda da Andelip 55 yaşında olursa, demek Andelip, yaklaşık 1665-1670 yıllarda doğmuş olduğu ortaya çıkar.”

Bu görüş kamuya yayıldıktan sonra, önceleri Andelip 1710-1711 yıllarında doğmuştur diye yazan bazı edebiyatçılara bu yeni rakamları kabul ettirmek kolay olmamıştır. Onlardan bazıları 1228 nu.lı dosyada bulunan elyazmasında geçen 1710-1711 senesinin hattatın hatasıyla yanlış yazıldığını söylerler. Bazıları da Şah-Gazi adının üç tane elyazmasında, Şir-Gazi adının ise tek bir elyazmasında karşılaştığını savunmuşlardır. Bu nedenle son elyazmasında hanın adının yanlış olabileceği görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Ama G. Nazarov bilimsel görüş alanında ortaya
attığı bu yeni görüşleri ve bilgileri, “Andelip 1710-1711 yıllarında doğmuştur” denilen tek satıra dayalı fikre göre daha da gerçekçi idi, daha ağır basmaktaydı. Bu nedenle edebiyatçı alim bu görüşlerini yazdıktan sonra Türkmenistan İlimler Akademisinin Haberci üyesi Prof. Dr. Z.B. Muhammedova şöyle yazar: “Elyazmaları incelemekte G.Nazarov, Andelip’in otobiyografisine de yeniden bakmayı gerektiren bilgiyi bulmuştur. Adı geçen destanın bize belli olan nüshalarından en eskisi 1228 nu.lı dosyadır, bu nüsha hicri hesabına göre 1122 senesinde yazılmıştır, yani 1710 yılında. Bu durum ise önceki bilgilere göre Andelip’in doğduğu senesidir, öyle ise, şair yaklaşık 1665 yılında dünyaya gelmiş olmalı sonuca varmak mümkündür.”5 Burada biz de Andelip’in otobiyografisiyle ilgili konuya ek olarak bazı görüşleri ileri sürmek istiyoruz.

Gerçeği söylemek gerekirse, “Andelip, 1710–1711 yıllarda doğmuştur” görüşünü ileriye süren önceki edebiyatçılar sadece şairin “Şahımız Şah-Gazi himaye idi” satırına dayalı olan bir görüş ile sınırlıydılar. Acaba, Andelip’i himaye edecek olan Şah-Gazi Han denilen kişi kim ve nasıl bir kişidir? Bunu öğrenmek için Hive tarihçisi Munis’in “Firdevs ul-ikbal” eserine bir göz atalım.

Tarihçi, kendi kitabında Şah-Gazi hakkında şöyle bilgi vermiş: “O, Gayıp Han’ın oğludur. Bazıları ona Abul-Gazi Han’ın oğlu olarak tanımlarlar. Gerçeği de budur. O, Abul-Gazi Han’ın oğludur. Gayip Han, onun annesini eş olarak almıştı… Şah-Gazi Han’ın hükümdarlık yaptığı dönemin sonlarına doğru Yomut ve Çovdur boyları zafer kazanırlar. Sonuçta, onlar ülkeyi yönetmeye başlarlar. Miskinreyis Kadı, saf değiştirerek ağabeyi ve küçük kardeşleri ile beraber Çovdurların tarafına geçer. Böylece, 1181 senesinde (1767-1768 yılların arası – A.B) Şah-Gazi Han’ı tahttan indirirler. Tahttan indirildiği zaman o, 18 yaşındaydı. İki buçuk yıl hükümdarlık yapmıştır.”6 Munis Şah-Gazi Han hakkında başka bir bilgi vermemiştir. Onun döneminde köşkte işler karışmaya başlar, köşk görevlilerin arasında sert tartışmalar ortaya çıkar. Köşkte çalışan çoğu insanların bu tartışmaların kurbanı olduğuna dair bazı belgeler de bulunmaktadır. Şimdi sıra, Munis’in Şir-Gazi Han hakkındaki bilgilerinde: “Şir-Gazi Han, Cantöre Han’ın oğludur. O, Sultan-Gazi Sultan’ın soyundandır. Onun doğduğu yer kutsal Buhara’dır. Hayatının başında medresede okur, ilim öğrenmek için çok meşakkatleri görür, sonuçta da başarıya ulaşır ve kazanır. Böylece kâmil bilim adamı olarak yetişir. 1126 senesi Hamel ayının ortalarında (1714-1715 yılları arası – A.B.) onu Buhara’dan alarak Hive şehrinin hanlık tahtında oturturlar.” Bundan sonra Munis, Şir-Gazi’nin karakteristik özelliğini şöyle açıklar: “Adil ve bilge bir hükümdar idi. O, zamanının çoğunu bilim adamları ve okumuş olan insanlar ile geçirirdi. Onun hükümdarlık yaptığı dönemde ilim ve şiir sanatı zirveye ulaşmıştı.”7 Tarihçi, bundan sonra 1719- 1720 yıllarda Şir-Gazi Han’ın kendi adına “Şir-Gazi” medresesini kurdurduğunu yazar. Munis’in şahitlik etmesine göre Şir-Gazi Han, köşkteki hanlık görevi tahtında 13 yıl oturur.

Tabi bu belgelerden yola çıktığımızda terazinin Şir-Gazi Han’lı kefesi daha ağır gelmektedir. Bir başka deyişle, Andelip, ilim-bilime, söz sanatına önem veren ve onun değerini bilen Şir-Gazi Han’ı hem himayeci olarak kabul edebilecektir hem de ondan destek araya bilme imkânı bulabilecektir. Çünkü o, aranabilecek olan bir insan idi.

Aksine, şair Andelip, Şah-Gazi Han’dan nasıl bir yardım isteye bilirdi ki? Aşağı yukarı iki yıl gibi kısa bir sürede tahtta bulunan 16-18 yaşında olan bir gencin ilim-bilim ve edebiyat hakkında düşünmeye ve merak etmeye nasıl bir zamanı olabilirdi ki…? Zaten köşkün içi karışık, kavga… Bu durumda ne yapacağını bilemeyen Şah-Gazi Han’ın düşmanı olan Çovdurlar ile Yomutların arasından çıkan Andelip’e nasıl bir yardımı olsun! Görüldüğü gibi Andelip, Şah-Gazi Han’ın değil, aksine Şir-Gazi Han’ın döneminde yaşamıştır. O dönemlerde Andelip 55 yaşında olmuş denilen görüş daha da inandırıcıdır.

Elbette burada açıklanması gereken bazı durumlar da vardır. Örneğin, Andelip’in 1228 nu.lı dosyada bulunan “Yusuf ile Züleyha” destanı 1710–1711 senelerinde kayda geçirilmiştir. Şir-Gazi Han ise 1714–1715 yıllarında tahta çıkmıştır. Durum öyle ise şair kendi destanını nasıl Şir-Gazi Han’ın döneminde yazabilir denilen sorunun ortaya atılması gayet doğaldır. Bu soruya şairin kendi satırlarıyla yanıt vermek mümkündür.

Bizim kanaatimize göre, Andelip ilk önce diğer destanları gibi bu destanı da girişsiz şekilde yazmıştır. O, başlangıçta destanı kendi arkadaşlarının, “hemşerilerinin” (şairin kendi ifadesiyle – “hemdertlerinin”) rica etmesi ile yazmıştır. Bu hakkında şair şöyle der:

“Nice zaman erdi feragat işim,
Yok idi hiç kimse ile danışım.

Geldi yine bir nice hemdertler,
Gurbı şecagattan şir-mertler.”

Bundan sonra şair, “hemdertlerinin” kendisinden “Yusuf-Züleyha” kıssasını Türk dilinde yazmasını rica ettiğini söyler. Andelip, yukarıdaki beyitlerden sonra “Geldi benim kaşıma bir şahsüvâr // Nutku ter, yahşi söze intizar” satırlarını yazar.

Demek, Şir-Gazi Han, özel bir görevliyi – “şahsüvâri” göndererek Andelip’ten “Yusuf ile Züleyha” destanını Türkçe yazmasını istemiştir denilen sonuca gelmek mümkündür. Başka türlü bir sonuca varmaya imkân yoktur.

Andelip ne yapmış? O, önceden hazırladığı
destanın önüne giriş yazarak, rica ile yazılan eserlere yapıldığı gibi kuralları yerine getirip, ilk önce böyle bir eseri arkadaşlarının ricasıyla yazdığını açıklayıp, hanın gönderdiği kişiyi, belki de onun kendini “yeni, yahşi söze (sanatsal söz anlamında – A.B.) intizar” insan olarak vasıf ederek destanı bitirmiştir.

“Andelip’in maksadıdır bostan,
Gönüllere hoş geldi harika destan.

Eyledi Türkî dil ile iptida,
Kâh nesir kâh gazel hoş neva.

Bir nicesini nazmı-muhammes kılıp,
Âşık-u maşuklara kıyas kılıp.”

Görüldüğü gibi Andelip’in 1710-1711 yıllarında kayıt edilmiş olan destanının önünde girişin olmaması bu durumlar ile ilgili olduğu ortadadır. Başka bir deyişle Şir-Gazi Han’ın tahta çıkıp, ilk önce kendi çevresine bilim adamları ve şairleri toplayarak onlarla bir araya gelip, onların çalışmalarıyla ilgilenen, kendi adına medrese inşa ettiren dönemi onun hanlık yaptığı ilk yıllarıdır. Bu durum ise 1715-1720 yıllara denk geliyor. Sebebi Munis’in verdiği bilgilere göre, Şir-Gazi Han yirmili yıllarda askeri seferlere özen göstermiş. Böylece Andelip, söz konusu girişi Şir- Gazi Han’ın hanlık yaptığı dönemin ilk beş yılında (1715-1720 yıllarda) yazmıştır denilse daha da inandırıcı olur. Şayet şair bu yıllardan her hangi bir yılda 55 yaşamış olsa, şimdilikçe 1715–1720 yıllardan da 55-i çıkarsak sonuçta Andelip 1660-1665 yıllar arasında doğmuş oluyor.

Gerçeği söylemek gerekiyorsa şu ana kadar Andelip’in hayat yolunu öğrenmeye, onun ilmi otobiyografisini ortaya koymaya ciddi bir şekilde yaklaşılamadı. Bu konuda gayret edilerek çaba gösterilmiş olsaydı, şairin hayatıyla ilgili meselenin kaynakları bulunabilirdi. Mesela, Özbek edebiyatçısı Yunus Yusubov, bir yazma eseri ele geçirdiğini, onun Molla Muhammet Rahim Harezmî al-Garamazi adında olan yazarın “Hikmet ul-Tabiat” denilen eseri olduğunu, bu eserde de Andelip hakkında söz açıldığını yazar.

Biz, “Andelip, kendine “Garip” lakabını aldığı için yoksullukta fakir bir durumda yaşamıştır” diyerek okuru inandırmak istiyoruz. Gerçekte böyle olmayabilir. Garibin Şahsenem’e olan ateşli tutkusu hakkında hikâye sonları dilden dile geçmiş, Doğu’nun çok yerlerine yayılmıştır. Hatta bu hikâye büyük Rus şairi M.Y. Lermontov’un bile kalbinde yerini alır. Şair, “Âşık Garip” eserini bu hikâyenin temelinde yazmıştır. Yavaş yavaş Garip’in tipi sevgi sembolüne dönüşür. Eğer öyle ise, o zaman kendini sevgi şairi olarak gösteren Andelip kendi sevgisinin o Garip’inki gibi olduğunu vurgulamak hem de onun saygınlığını korumak için kendine “Garip” lakabını alamaz mı? Bize göre neden almasın, alabilir. Çünkü böyle bir gelenek Türkmen edebiyatında eski dönemlerden beri devam edegelmiştir. Mesela, 1240-1320 yıllarında Ön Asya’da yaşamış olan Türkmen şairi Yunus Emre’den sonra şairlerden ona yakın şair, ona saygı gösterdiği için Yunus veya Emre lakabı ile şiir yazmışlardır9. Andelip’in, Garip ile Şahsenem’in sevgisi hakkındaki konuyu çok iyi bildiğine ise denilecek söz yoktur. Türkmen destanlarının arasında tam da “Şahsenem ile Garip” destanında şairin kendi doğduğu köyün ele alınması – “Garaman gerisi Garamaziler” satırı dikkate değer önem arz etmektedir.

Mevcut bilgilere göre, Andelip, ilim-bilimden yükünü yetirmiş olan bir bilgedir. O, sadece Türk edebiyatının sanatsal tecrübesini değil, Arap-Fars edebiyatının da önceki ürünlerini çok iyi bilen şairidir. O, Fars ve Arap dillerini daha iyi bilen ve konuşan bir şairdir. Andelip, sadece Türkmen dilinde değil, üstelik Fars dilinde de çok güzel gazelleri yazmıştır. Bu durumu, onun Fars dilinde yazılan bir gazeline ünlü Tacik maarifçi, âlimi ve şairi Ahmet Danış’ın tahmis bağlaması da tasdik ediyor.

Şair, “Risaleyi-Nesimi” poyeminin başında “Arap dilinde erdi. Türk diline dönüştürüp… yazmaya meşgul oldum” der. Bu Andelip’in Arap dilini de eksiksiz bildiğini gösteren belge. Üstelik şair kendi yaşadığı dönemin ünlü tarihçisidir. Özellikle o, kendi halkının tarihini ana hatlarıyla iyi bilmiştir. Bu durumlar ise onun sadece kendi zihniyle yaşamış şair olmadığının göstergesidir.

Bizim kanaatimizce Andelip uzun ömür süren bir şair olmalı. Buna belli bir derecede onun yaratıcılık mirasının kapsamlı olduğu şahitlik etmektedir.

Prof. Dr. Y. E. Bertels şöyle yazar: “Yaklaşık 16 yüzyıldan itibaren Türkmen halkının bir türlü başka halktan kopuk yaşaması, onun edebiyatının da Merkezi Asya ve İran edebiyatına özgü olan genel üsluptan yavaş yavaş uzaklaşmasına sebep olmuştur.”11 Bu gerçekten de öyle olmuştur. Fakat biz şu ana kadar bu “uzaklaşmanın” nedenlerini çözümleyemedik. 16-17.yüzyıl Türkmen edebiyatının yaratıcılık yönleri, bunun türleri (bu dönemlerde ayrı ayrı yönler edebiyatın bütün bir yaratıcılık yönlerini, geleneğini belirlemiştir – A.B.) daha dokunulmamış bir ham madde olarak yatıyor. Asla biz 16-18 yüzyıllarda şimdiki Türkmen topraklarında şairler yaşamıştır diye düşünmemiştik. Şair bulsak, onu 18.yüzyıla getirip sırıya soktuk. Mesela, “Türkmen Edebiyatı Tarihi’ni”12 ele aldığınız zaman, siz bu yüzyıllarda Türkmen topraklarında yaşamış olan tek bir şairi bulamayacaksınız. Fakat kendimiz ise 18.yüzyılı Türkmen edebiyatının “Altın Asrı” olarak görüyoruz. Rus edebiyatçıları Puşkin’i, Lermontov’u, Gogol’u, Belinskiy’i, Nekrasov’u, L. Tolstoy’u, Dostoyevskiy’i, Turgenev’i, Çehov’u ve diğerleri vermiş olan 19.yüzyılı Rus edebiyatının “Altın Asrı” olarak görüyorlar. Ama Rus edebiyatının “Altın Asrı” kendi kendinden ortaya çıkmamıştı. Puşkin, kendi kendinden ortaya çıkmamıştı. Çünkü söz konusu “Altın Asrın” önünde büyük bir temel var idi, yeterli olan bir tecrübe bulunmaktaydı. Puşkin’den önce Rus edebiyatı Lomonosov’u, Trediakovskiy’i, Fonvizin’i, Derjavin’i, Karamzin’i, Jukovskiy’i, Radişev’i ortaya çıkarmıştı. Ama biz ise Mahtumkulu gibi dehayı vermiş olan 18. yüzyıl Türkmen edebiyatını kendi kendinden ortaya çıkmış olarak gösterdik. 16-17.yüzyıldaki edebiyatımızın tarihini ve bunun özelliklerini, geleneklerini ana hatlarıyla öğrenmediğimizden dolayı 18-19.yüzyıllardaki edebiyatımızın bazı taraflarını anlayıp, bunun gerçek özelliklerini değerlendiremediğimiz durumların seyrek olmadığının farkındayız.

Gerçekten de Y. E. Bertels’in belirttiği gibi 16.yüzyıldan itibaren Türkmen edebiyatının yaşamında yeni ve farklı özellikler ortaya çıkmıştır. Bu özellikleri açıklığa kavuşturmak için bu yüzyıllıklardan önceki Türk dünyası edebiyatına başvurmamız gerekmektedir. Bilindiği gibi Moğolların acımasızca saldırısından yüz yıl sonrasında çağdaş Şarkiyatçıların adlandırdığı gibi “Orta Asya Türkî dilli” edebiyat büyük gelişme göstermiş ve Nevai’yle zirveye ulaşmıştır. Fakat bu edebiyat genelde Arap- Fars şiiriyetinin temelinde gelişmiştir. Bunun lirik türü Arap-Fars şiiriyetinin ürünü olan gazel, müsemmen gibi türlere göre oluşturulmuştur. Gazel, bu edebiyatın baş türü olmuştur. Buna önceki Arap-Fars şiiriyetinde geleneksel hale gelen tipik anlatımın sanatsal unsurları daha çok girmiştir. Orta Asya Türkî dilli edebiyatta Türkî halkların kendi dilinin kurallarına dayalı olan hece kalıbına uygun sistemi tamamen kullanıştan kalmıştır. Bunda ilk önce Arap şiiriyetinde ortaya çıkmış olan aruz hâkimlik yerini almıştır. Bu edebiyatın epiği de Arap-Fars edebiyatından geçmiş olan mesnevi türünde yazılmıştır. Bunda, genelde, önce Kuran’da, Arap-Fars şiiriyetinde işlenmiş mevzular yeniden kaleme alınmıştır. Böylece, harbi-kahramanlık, sofistik, didaktik poyemlerin çok sayıdaki örnekleri yazılmıştır.

Bu edebiyatın tecrübesi ve gelenekleri 16-17 yüzyıl, hatta 18-19 yüzyıl Türkmen edebiyatında da gelişmesini devam ettirmiştir. Fakat bunun yanı sıra 16 yüzyıldan itibaren Türkmen edebiyatının tabiatında büyük yenileniş ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki Türkmen şairleri Arap-Fars şiiriyetinde ortaya çıkmış olan türlerden, şekillerden, aruz şiir sisteminden uzaklaşmaya çalışmışlardır. Onlar eski Oğuz- Türkmen şiiriyetinin kendi sanatsallıkta kazandığı koşuk türünü ve onun kendine özgü olan şeklini yeniden yazılı edebiyata geri getirmiştir. Koşuk ile beraber Türkmen dilinin tabiatına uygun ve onun kurallarına dayalı olan hece kalıbına uyumlu sistemi de yazılı edebiyata geri dönmüştür. Üstelik bu dönemin şairleri de önceki Arap-Fars edebiyatında işlenmiş ve gelenek hale getirilmiş mevzulara meraklı olmamış, kendi halkının tarihi, hayatı ile ilgili konulara, olaylara başvurmuşlardır. Mesela, 1608 yılında vefat etmiş Dana Ata Abulhanı kendi yazdığı “Oğuzname” poyeminde Türkmen edebiyatının önceden devam edip gelmiş olan Oğuznamecilik geleneğini devam ettirerek Oğuzların uzun geçmişinden söz açan özel ve sanatsal-tarihi poyemi miras bırakmıştır. 17 yüzyılda yaşamış olan diğer bir şair Akmuhammet ise direkt Türkmen halkı ile ilişkisi olan İmamettin Nesimi’nin facialı kaderini anlatan poyemi yazmıştır. Dana Ata da, Akmuhammet şair de kendi poyemlerini koşuk türünde yazmışlardır.

Demek, 16-17 yüzyıllardan itibaren Türkmen edebiyatında yine bir özel yön ortaya çıkmış ve gelişmeye başlamıştır. Ünlü şarkiyatçı İ. Kunoş “Ön Asya’da Türk Romanları” adlı kapsamlı çalışmasında “Eski zamanlarda kıssa ve şiir ile yazılan halk kitapları yazılmıştır… Bu kitaplar aslında İran veya Anadolu Türklerine yetip, Sünni-Şia rengini almış Türkmen kahramanlık romanlarıdır. Türkmen şiirsel rivayetleri bu yol ile Azerbaycanlılara – Türkmen kökenli olan Şialara, onların üzerinden de Ön Asya’daki boylara, Anadolu Türklerine ulaşmış”13 sonucuna varmıştır. Şarkiyatçı, “Halk Romanları” dediği terimle bizim destanlarımızı kastetmektedir. Görüldüğü gibi destan türü de Türkmen edebiyatının kendi sanatsal ürünü olmuştur. Geçmişteki eski destanlar kıssa ile koşuk türünün temelinde yaratılmıştır. Bizim sözünü ettiğimiz dönemin şairleri bu özel türü – destanı yazılı edebiyata temelli olarak oturtmuşlardır. Bu dönemlerden itibaren Türkmen yazılı edebiyatında destancılık geleneği gelişmeye başlamış. Sonuç itibariyle bu durumlar 16 yüzyıldan itibaren Türkmen edebiyatının tür-şekil, mevzu- konu, sanatsal anlatım prensipleri açıdan kendinden önceki yüzyıllardaki edebiyattan temelli değişmeye başladığına, daha doğrusu, yukarıda bahsettiğimiz gibi başlıca özelliklere göre millileşme yoluna girdiğine şahitlik etmektedir.

Türkmen edebiyatının tabiatında ortaya çıkan bu özellikleri Andelip’in eserlerinde de açık bir şekilde görmek mümkündür. Şair, başta adlarını getirdiğimiz destanlarında önceden gelenekleşmiş olan mevzuları kaleme almış olsa bile, bu konuları çok yüzyıllarca Türkmen halkının arzuladığı türde, şekilde ve anlatım üslubunda işlemiştir. Bir başka deyişle şair, halkın ana dilinde konuşmuştur.

Andelip, kendi poyemlerinde edebiyatın halka yaklaştırmak konusunda büyük katkıda Nesimi” poyemlerinde kendinden önceki Dana Ata’nın, Ahmet şairin geleneklerini devam ettirerek halkın tarihi, sosyal yaşamı, geleceğiyle ilgili konuları, olayları sanatsal ve yaratıcılık eleğinden geçirmiştir. Şair, Nesimi’ne adadığı poyeminde Türkmen destancılığının geleneklerini de çok güzel ve eserin içeriğine uygun olan bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Onun “Sağdı Vakkas”, “Kıssayı Firavun” poyemlerinde önceden gelenekleşmiş olan mevzular ele alınmış olsa bile, şair, bu eserlerine de yenilik kazandırmayı başarmıştır. O, bu poyemlerini şekil ve anlatım üslubunun milli geleneklerine göre koşuk türünde, ana dilinin tabiatına uygun ve onun kurallarına dayalı olan hece kalıbına uyumlu sistemde yazmıştır. Bu durum ise şairin poyemlerinin dil, cümle yapısı, anlatım üslubu, sanatsal unsurları, aruz ölçüsü, gazel, müsemmen türlerinde yazdığı şiirleriyle karşılaştırıldığında bu eserlerin daha kolay, sade ve anlaşılan, halkı karakterli olmasına imkân sağlamıştır.

Andelip, Türkmen klasik edebiyatında destancılık geleneğinin kazanmasında büyük katkıda bulunmuş, kendi poyemlerine yukarıdaki gibi yeni bulguları getirmiş olsa bile o, Orta Asya Türk dilli edebiyatın umumi geleneklerinden tamamen bağlantıyı kesmemiştir. Şair bu edebiyatın türleri ve şekillerine göre de eserler yazmayı sürdürmüştür. O, klasik edebiyatımızda milli destancılık geleneği ile Orta Asya Türk dilli edebiyatın geleneklerini yan yana getirmeyi, birbiriyle uyum sağlamayı ustalık ile başarmış olan ilk şairlerden biridir.

Andelip’in destanlarında ana dilinin tabiatına uygun ve onun kurallarına dayalı olan hece kalıbına uyumlu koşuk türünde yazılmış şiirlerin yanı sıra aruz ölçüsünde olan gazel, müsemmen, murabba, muhammes, müseddes, muaşşar gibi örneklerdeki kâmil şiirler ile de karşılaşmak mümkündür. Şairin liriği ise bütünüyle Orta Asya Türkî dilli edebiyatın geleneklerine göre yazılmıştır. Şu ana kadar şairin, sekiz tane gazeli, bir tane murabbası, üç tane muhammesi, bir tane müseddesi, Nevai, Fuzuli, Vefa, Habib, Ubaydi, Cami gibi şairlerin gazellerine bağladığı yirmi üç tane tahmisi ve Nevai’nin gazeline yazdığı bir müsemmeni bellidir. Sayı bakımından o kadar çok olmasa bile, şairin gazelleri, müsemmenleri, tahmisleri, onun bu türlerin çok asırlık tecrübesinden haberli olduğunun, bu tecrübeyi kendi yaratıcılık imalathanesinde edindiğinin göstergesidir.

Andelip’e kadar olan Türk dilli yazılı şiiriyette gazel ve müsemmen türlerinin başlıca meselesi sevgi konusu olmuştur. Bunlarda şiirsel fikirler, duygular, görüşler, genelde iki kişi tipinin veya lirik kahramanın, başka bir deyişle âşık ile maşukun çevresinde dönüşmüştür. Eğer şair bu türlerde başka bir konuyu ele alarak işlerse, bu durum onun yeniliği olarak kabul edilmiştir. Elbette burada bizim Andelip’in gazel ve müsemmen kahramanlarının psikolojik durumunu ana hatlarıyla değerlendirmeye imkânımız yoktur. Ama şair, parmak bükerek sayılabilecek kadar gazeldir müsemmenlerinde kendi kaleminin küvetini tam olarak gösterebilmiştir. Burada şairin, söz konusu türlerdeki özellikleri olarak şunları gösterebiliriz:

Bir, kendinden önceki şairlerin söz konusu türlerdeki eserleriyle karşılaştırıldığında, Andelip’in gazel-müsemmenlerinde psikolojisi daha da net bir şekilde açıklanmaktadır. Bu durum, özellikle “Oldu Andelip” gazelinde açık belirtiliyor.

İki, Andelip, bu türleri yeni mevzular ile zenginleştirmeye çaba göstermiştir. Mesela, şairin “Cıkır” muhammesini, müsemmen türünün tarihi için tamamen yenilik olarak kabul etmek mümkün. Bu şiir onun yaşadığı dönemin sosyal ekonomik hayatını realist bir biçimde sanatsal anlatım prensiplerinde betimlediği için tamamen farklıdır.

Üç, Andelip’in dönemine kadar olan Türk gazelciliğinde lirik kahramanın ruhi isteklerini doğa olayları, tabiat güzellikleri ile bağlamak geleneği olmuş. Ama bu dönemde tam peyzaj gazelleri nadir olmuştur. Andelip’in az sayıdaki gazellerinden biri ise (“Tap Açtı”) tam peyzajı göstermektedir.

Dört, şair bu lirik eserlerinde Türkmen klasik edebiyatına bazı sanatsal üslubu da oturtmuştur. Bunun bir örneği de (tezmin) tazmin türüdür. Bu türde şair başka bir meslektaşının sevdiği bir şiirinin birkaç satırını, genelde bir beytini “ödünç” alarak, bunu kendi şiirinin girişi, manevi hız alma noktası veya esinleme noktası ya da kendi şiirinin temel kaynağı olarak kullanmıştır. Andelip, bu sanatsal üslubu da göz ardı etmemiştir. Onun “Cebri Cefaya” gazeli ve “Yarın Firakı” murabbası, 1640 yılında doğmuş, panteist görüşü içeren şiirleri için 1711 yılında Belh’te aynı Mansur Hallaç gibi idam edilmiş, Türkmenlerin arasında ün kazanmış, “Meşrep” adlı özel Türkmen destanın aynı isimle ilgili müzik bestesinin ortaya çıkmasına neden olan Baba-Rahim Meşrep’in şiirlerinden tazmin almıştır.

Beş, Andelip, sadece gazel ile müsemmenin gelenek haline gelen tipleri, sanatsal anlatım unsurları ile sınırlanmamıştır. O, bu konuda bunlara renk katarak daha da zenginleştirmeye, güzelleştirmeye gayret göstermiştir. Mesela, “Gül bakıp, gonca açıp ağzını şaşkın- şaşkın”, “Gam kılıcı ile kafamı kırarım”, “Beni görerek yapıştı gamzen bıçağına, dilber” gibi onlarca canlı, sanatsal satırları, kendi yeniliği, tazeliği, gerçek sanatsal ifadelere yakınlığı ile tamamen farklıdırlar.

Altı, bu şiirlerde Andelip’in şiirin yürek çarpıntısı olarak kabul edilmiş uyağa ustalığı da açık şekilde görülmektedir. Onun, her beyti “Hem yüzünden, hem gözünden, hem özünden örülmüş” gibi satırlarla biten “Örülmüş” isimli muhammesi de buna gözlü olarak şahitlik etmektedir.

Bizim kanaatimizce Arap-Fars şiiriyetinde de, Türk şiiriyetinde de tahmisçi olarak Andelip ile kıyaslanabilecek şair çok değildir. Tahmis, aslında müsemmen türünün muhammes şeklinin bir çeşididir. Eğer muhammesin her bir beyti beş satırdan oluşuyorsa, tahmiste de satır sayısı aynıdır. Fakat buradaki fark şudur, yani tahmisçi şairin kendi muhammesinin her bir beytini anlam açısından da, yapı şekli açısından da diğer bir şairin gazel beyitleriyle sonuçlandırmasındadır. Başka bir deyişle muhammesin beyitlerinin ilk üç satırı tahmisçi şaire aittir, kalan iki satırı ise gazeline tahmis bağlanmış olan şairindir.

Tahmis, özel bir şiir yarışmasıdır. Bu yarışma, şairin kâmil seviyeye ulaştığının simgesi olarak bilinmektedir. Açıkçası, sıradan olan her bir şaire tahmis yazılmamıştır. Şiir alanında yüksek seviyelere ulaşmış olan büyük söz ustaların gazelleri tahmise uygun görülmüştür. A.Meredov haklı olarak şunu belirtmiştir: “Tahmis yazan şair, genelde kendinden güçlü yazara başvurur ve onun en mükemmel ve seçme gazeline tahmis yazar” [A. Meredov. Görkezilen İş, 1970:45]. Biz Andelip’in kimlere tahmis yazdığını başta söylemiştik. Özellikle şairin Alişir Nevai’ye saygısı ve sevgisi çok büyüktür. Onun bize belli olan tahmislerinden on yedi tanesi ile müsemmenlerinden biri Sultan Hüseyin Baykara’nın gazellerine göre yazılmıştır.

Elbette, bir giriş makalesinde Andelip’in tahmislerinin hepsi hakkında detaylı bilgi vermek imkânsızdır. Bizim kanaatimizce, Andelip’in tahmislerinin seçilmiş olan gazeller ile sanatsal bakımından birbiriyle örtüştüğü, uyakların uyum seviyesi, en önemlisi de duygu mevzusunun bütünlüğü, sağlamlığı gibi meseleleri temelli bilimsel araştırmayı talep etmektedir. Bu nedenle biz burada şairin tahmisçi olarak ustalığını kanıtlayan sadece bir örnekle yetinmek istiyoruz. Nevai’nin gazellerinin arasında su akmış gibi çok güzel bir gazeli mevcuttur. Gazelin öyle akıcılığı şairin iç uyakları ustalıkla kullanabilmesinden kaynaklanmaktadır. Doğrusu, bu gazelin her beytini uyaklara ve ölçü sayısına göre bölüp yazdığında aşağıdaki şekil ortaya çıkar:

“Bardır novayi bikesi,
Ot içre andag kim hası,
Çün örtedin anı besi,
Köydürme dovzahda yene.”

Eğer gazelin bütün beyitleri bu düzene göre yazılırsa, o zaman Türkmen müzik sanatının vücuda kesin olarak yerleşmiş olan müzik ritimlerine oldukça uyumlu sekiz heceden oluşan koşuk türüyle karşılaşırsınız. Bu nedenle olsa gerek, Nevai’nin bu gazeli Türkmen ozanlarının en sevdiği türkülerinden biri. Z.B. Muhammedova’nın belirttiği gibi o, “hem çalgısı, hem söylenişi açısından farklı”14 olan bir özel türkü. Andelip, Nevai’nin bu gazeline tahmis bağlamıştır. Acaba o, bu gazelin akıcılığına, selâsetine dayanabilmiş midir? Çünkü her hangi bir şair böyle özel gazellere tahmis bağlamak istediğinde, şiirsel görüşün yöndeşliğini korumanın yanı sıra her bir beyitte gelen üç adet uyak ile uyum sağlayan altı tane yeni sözcükleri bulması gerekmektedir. İşte, Andelip ise bunu başarabilmiştir, bunun uhdesinden gelmiştir. Örneğin o, Nevai’nin yukarıdaki satırlarının önünden aşağıdaki şekilde
uyaklı satırları getirir:

“Bu çarkı-keçin şivesi,
Mekruh-fusundur luğbası,
Tezvir erer pişe-fesi,
Aldatmaya çoktur hilesi,
Bihuda ermes nalesi,
Yok, Andelip’in külbesi.”

Lirik şiirleri gibi, şairin poyemlerinin de kendi lezzeti, kendi tadı vardır. Öncelikle Andelip’in şu ana kadar edebiyatçılara belli olan dört tane poyeminin de kökünü tarihi derinliklere yetirebilen sanatsal eserdiğinin altını çizmemiz gerekir. Şairin başkahramanlarının temelinde tarihi şahıslar bulunmaktadır. Bu nedenle onun poyemleri, tarih ile ilişkili olarak takip edildiğinde, şairin tarih kahramanını nasıl şekilde sanatsal kahramana dönüştürebildiğini açık olarak görmek mümkündür.

İlk önce onun “Oğuzname” poyemi hakkında. Şairin bu eseri kapsamı açısından o kadar büyük olmasa bile, bize kendi hakkında özel monografi yazmaya kaynak olabilmiştir. Andelip, çok asırlık Oğuznamecilik geleneğinin tarihinde ilk olarak Türkmenlerin nesil başı olan Oğuz Han’ın tarihi-sanatsal tipini türeten ve bunu da şiirsel şekle geçirebilen bir şairdir. Özellikle poyemin yaşı üç bin yıla yaklaşan, ilk “tamga” (damga / bu sözcük eski Türklerde büyüleyen belgi anlamında kullanılmıştır – A.B) şeklinde oluşturulmuş, yirmi dört harfli eski Oğuz-Türkmen alfabesi hakkında kıymetli bilgileri verdiği için de çok değerlidir. Poyemi okuduğunda, aşağıdaki gibi sağlam düşüncelerden oluşan felsefi görüşleri öğrenmek mümkündür:

“Bu yerde az sayıda tarih sözünden,
Beşer dünyasının narı yüzünden.

Hikâye eylemek ki lazım oldu,
Sözün üstü açıldı, cazım oldu.

Ki âdem nesli önüp en evvelde,
Nice yıl yürüdü hayvan şekli halde.

Onlar yaşamda dışta an-bilimden,
Narıdır o zaman tarih-ilimden.

Bu yanlık dönemlerde âdemoğlu,
Geçirmiş çok zaman, yok dibi-yolu.”

İşte, insanın yaratılışı hakkındaki dünya görüşün şiirsel yolla ifade edilmiş olan bir örneği! Böyle bir fikrin Andelip tarafından bundan üç asır önce söylenmesi mucize değil mi?! Ama şairin böyle bir görüşü ortaya attığına tereddüt etmemek gerek. Andelip her zaman Huda’nı, Hak’ı dilinden düşürmese bile o, Allah’ın tekliğine, onun el yetmezliğine, kudretine bazen konuyu farklı görüşleriyle anlatabilmeye sahip.

Yukarıdaki satırlarda yer alan görüş sadece Andelip’e ait değildir. H. Göroğlu, şairin satırları üzere görüşünü değerlendirip, “Böyle başlangıç “Şah-Name’de” de var. Andelip, başka birkaç durumlarda da kendinden önce yaşamış olan Firdevs’ten örnek almıştır” diye yazar16. Sonra “Oğuzname” ile “Şah-Name” eserlerini karşılaştırarak bunları birbiriyle bağlayan çok sayıda önemli delilleri ortaya atar. Bizim kanaatimizce, bu durum “Andelip, “Şah-Name” eserini Türkmenceye tercüme etmiştir” görüşün gerçeğe yakın olduğunun göstergesidir.

Şairin “Oğuzname” poyemi hakkında söylenecek şey çoktur. Fakat biz daha önce duyamadığımız bir noktaya değinmekle sınırlanmak istiyoruz. Andelip’in “Oğuzname” eseri her bir boyu “Oğuzname” olarak atlandırılmış olan eski Oğuz destanı “Gorkut Ata’nın Kitabı” ile onun yakından tanış olduğuna şahitlik etmektedir. Böyle bir görüşü söylemeye eserin Türkmen klasik edebiyatında yazılmış olan poyemlerin, bunun yazımında şairin kendi poyemlerinin yazılışına benzer olmayan özellikler imkân veriyor. Eğer eski destanımızda Oğuzların kahramanlık yaşamını içeren on iki tane boy var ise, Andelip de eski Oğuzların kahramanlığından söz açan poyemini on iki tane “destana” ayırmıştır. Destanın her bir boyunda Oğuz yiğitlerinin kahramanlıkları beyan edilerek, boyun sonunda ise Gorkut Ata’nın kendisi ortaya çıkarılmıştır. O, “boy boylar, soy soylar, Oğuzname söyler”, işte bundan sonra boy tamam olur. Aynen destandaki gibi Andelip’in “Oğuzname” poyeminde de epik olayların beyanından sonra “destanın” sonuç kısmında şairin kendi ortaya çıkıyor. O da aynen Gorkut Ata gibi “söz söyleyip”, poyemin “destanlarını” sonuçlandırıyor. Şairin, “Gorkut Ata’nın Kitabını” iyi bildiğine onun diğer poyemlerinin sonuçları da şahitlik ediyor. Şair, poyemlerinin sonucunu dünyanın geçici olduğunu, vefasızlığını, hayatın kısalığını, ecelin, cesur, koç yiğitleri de ölümden koruyamadığını içeren fikirleriyle bitirir. Onun poyemlerinin bu özelliği de eski destanımızın geleneklerine kadar uzuyor. Destanın her bir boyu Gorkut Ata’nın “Hani o övdüğüm bey-erenler? Dünya benim diyenler? Ecel aldı, yer gizledi, fani dünya kime kaldı? Gelimli gidimli dünya! Son ucu ölümlü dünya!” sözleriyle bitmektedir. Andelip de kendi poyemlerini halkın sevdiği destanındaki sanatsal üsluplarına saygınlık göstererek destanın ruhuna, sanatsal arzusuna yakın olmayı tercih etmiştir.

Edebiyat tarihçilerine şimdilikçe kendinin görkemli eserleri, facialı ölümüyle adı dünya yayılmış olan Seyit Nesimi’nin kaderi hakkında geçmiş Doğu edebiyatında özel yazılmış edebi eserlerden iki tanesi bellidir. Bu eserlerin aynı dönemlerde yaşamış olan Türkmen şairleri tarafından yazılması ise hem mucize hem de gurur verici bir olaydır. Prof. Dr. A. Aşırov, Akmuhammet ile Andelip’in poyemlerini yan yana getirerek dikkatle incelemesi sonucunda çok sayıda ilişkileri ve bağlantıları ortaya çıkarmıştır. Belki, bu iki şair, birbiriyle tanışarak, kendi aralarında yarışma düzenleyip, aynı konuda müzakere yoluyla eser yazmış olabilirler. Ama edebiyatımızın tarihi için her bir poyemin kendi yeri ve kendine özgü olan değeri var. Şairlerden her ikisi de Nesimi’ye birer büyük heykel dikmeyi başarmışlardır.

Andelip’in, bu poyeminde tip yaratmakta, onların kaderini izlemekte diğer poyemlerinden farklı olan yerleri çoktur. Şair bu eserinde tipleri simgeleştirmeye, folklor fantastiğine özgü olan üslupları, yönleri kullanmaya çalışmıştır. Başka bir deyişle şair tarihi olayları yukarıdaki gibi edebi detaylara sararak beyan etmiştir. Poyemin başında Huda’nın tek olduğunu inkâr eden, her bir şeyde Huda’nın şekli var, hatta “insanın kendi – Huda” denilen kavram ile kendi yaşadığı dönemdeki din hadimlerinin gönüllerini sarstıran Mansur Hallaç’ın (858-922) tarihi kaderi hakkında söz açılmaktadır. Onun “Ayn-el-hak”, yani “Ben – Huda” denilen görüşü ileri sürdüğü için din görevlileri tarafından işkenceye maruz kalması, sonuçta ateşte yakılması gibi olayların beyanı gerçekle örtüşüyor. Fakat poyemdeki Mansur’un kız kardeşi Enel, artık sembolik tiptir. O, Mansur’un “Ayn-el-hak” görüşünün yardımıyla ortaya çıkmış bir karakterdir.

Andelip, ne kadar sanatsal fantastiğe ağırlık vermiş olsa bile ayağını yere basmıştır. O, Nesimi’nin ömür yolunun önemli yerlerini (Bağdat’ta balıkçı ailesinde dünyaya gelmesi, şairin hayatının çok kısmının sefillikte geçmesi, onun şiirlerinin yayılma yolları ve Halep şehrinde dinden çıkan olarak işkence yapılarak, derisi yüzülerek öldürülmesi) tarihi açıdan doğru beyan etmiştir. Poyemde Nesimi’nin çok kötü cezaya çarptırılıp öldürülmesine onun çocukken aynı evde beraber büyüdüğü arkadaşı, sonra Halep’in hükümdarı olan Emir, şairin kendi ifadesiyle Emir Kel talimat vermiştir. Burada şairin “Nesimi, kendi arkadaşının emriyle öldürülmüştür” dediği fikiri de gerçekten uzak değildir. Çünkü kaynaklar Nesimi’nin Halep’in hâkimi Yaşbuka ile çok samimi arkadaş olduğundan haber vermektedirler.

Poyemde şairin yaratıcılık ustalığına şahitlik eden bir olgu mevcuttur. Nesimi’nin okuduğu okulun hocası kendi öğrencilerinin arasında bir “velinin” olduğunu duyar ve onun kim olduğunu bilmek için de her bir öğrencinin eline birer civciv vererek, bunu Huda’nın görmediği bir yerde öldürüp gelin der. Öğrencilerin her bir kendine göre bir gizli yer bulup, civcivi öldürür ve hocaya teslim ederler. Ama Nesimi, “Ben Huda’nın nazarı düşmemiş yer bulamadım” diyerek, civcivi hocaya diri teslim eder. Şair, bu olgunun yardımıyla Nesimi’nin bütün eşyalarda Huda’nın şekli mevcuttur, Huda, bütün varlığa sinmiştir denilen panteistlik görüşü ustalıkla beyan etmeyi başarmıştır. Bundan başka da eserde Nesimi’nin annesinin sandığa konularak nehre atılması, onu bir balıkçının bulup alması, Nesimi’nin kudretle dünyaya gelmesi (O, annesinin ağzından çıkar), Halep’in padişahı öldükten sonra halkın kuş uçurtması, uçurtulan kuşun da Emir’in başına konması sonucunda hükümdar olarak atanması gibi olaylara yer verilmektedir. Bu tür olgular ise Türkmen folklorunda eskiden beri yaşatılmaktadır. Bu durum ise, şairin Nesimi hakkındaki tarihi poyemi yazdığında milli folklor geleneklerine dayandığının, kendi halkının ruhu-sanatsal mirasından yerini bilerek kullanmayı başardığının göstergesidir.

Andelip’in kalan iki tane poyeminin sohbetine geçmeden önce, şöyle bir durumun altını çizmemiz gerekir. Bizim edebiyatçılarımızın arasında doğru olmayan bir görüş vardır. Bu da geçmiş şairlerimiz her hangi bir eski mitlerin ya da dinin “kerametli” saydığı şahıslarının hayatından verilmiş olan rivayetlere dayalı eser yazmış olsa, onları geri kalmış, dinin çıkmazına girmiş olarak eleştirmemizdir. Hatta bu tür eserleri zararlı olarak saydığımız zamanlarımız da seyrek olmuyor. Maalesef, bu görüş halen devam etmektedir. Bizim kanaatimizce bu tür ve buna benzer eserleri hemen böyle şekilde değerlendirmek doğru değildir. Birincisi, o şairler kendi döneminin oğulları. Onlar ve onların eserleri bu günün gözüyle değil, onların yaşadığı dönemin gözüyle değerlendirilmelidir. İkincisi, şair istediği kaynaktan yararlanabilir. Ama edebiyat tarihçisinin baş görevi onun idea pozisyonu net ve doğru görebilmekten, şairin yaratıcılık amacını açıklamaktan ibarettir. Örneğin, günümüz hesabına göre dünyanın yüz yirmiden fazla şair-yazarı, İncil ve Kuran’a da girmiş olan “Yusuf ile Züleyha” konusunu kaleme almışlardır. Onların arasında dünya edebiyatının büyük söz ustaları da var. Ama onları dini konuya girmişsin diyerek eleştirmek ne kadar doğru olur. Üçüncüsü, feodalizm döneminde, dini ağalık ettiği zamanda yaşamış olan Doğulu şairler feodalizme karşı görüşlerini, kendi istek-arzularını sadece dini “malzemelere” dayanarak ifade edebilecektirler. Bu durum, özel sanatsal çıkış yolu olarak hizmet vermiştir. Bu nedenle biz F. Engel’sin “… o dönemde feodalizme karşı her bir mücadeleyi dini örtülerin altından yürütülmek durumunda kalınmıştır”18 dediği sözünü unutmamalıyız. Sadece bu şekilde yaklaşıldığı zaman geçmiş mirasın bazı “dini” eserleri gerçek ve doğru olarak değerlendirmek mümkündür.

Andelip’in bu güne kadar “dini içerikli” sanılan “Sağdı Vakkas” poyemi ünlü şarkiyatçı A. Vamberi’nin de dikkatini çekmiş. O, 1867 yılında poyemi Almanca tercümesiyle birlikte Leypsik’te yayımlar. Poyemin başkahramanı Sağdı Vakkas, tarihi bir şahıstır19. O, 675 yılında vefat etmiş bir Arap komutanıymış. Yavaş yavaştan onun adı sahihliğin, cömertliğin sembolüne dönüşür. Hatta Sağdı Vakkas’ın tipi Oğuzname konusuna da girmiştir20. Belki Andelip’in bundan haberi olmuş, “Oğuzname” poyemine çalıştığı dönemde Sağdı Vakkas hakkında da özel bir eser yazmayı düşünmüş olabilir. Poyemin konusu ve içeriği sade. Bu eserde küçük bir hikâye beyan edilmiştir. Eserde Muhammet, Ali, Fatma gibi dinin kerametlilerinin tipi işlenmiş olsa bile şair, bütün sanatsal ustalığını Sağdı Vakkas’tan tarafa yönlendirmiştir.

Andelip, Sağdı Vakkas’ın tipi ile cömertlik, misafir severlik, kapıdan gelen her bir insanın gönlünü almak gibi hoş ve güzel fikirleri ileri sürmüştür. Onun eserlerinin değeri de buradadır. 10.yüzyılda Oğuzların arasına seyahat eden Arap tarihçisi İbn-Fadlan Oğuzların misafir severliği, onların kapılarına gelen tanımayan, hatta başka dinden olan insanlar ile en son lokmasına kadar paylaştığını yazmıştır21. Andelip’in bu poyeminde de halkımızın ata-babadan gelme güzel geleneklerini Sağdı Vakkas’ın yardımıyla kendi döneminin şartlarına uygun olan bir şekilde beyan ettiğini görmek mümkündür.

Andelip’in yakında bulunmuş olan “Kıssayı Firavun” poyeminde ise eski Mısır Firavunlarının zamanından söz edilmektedir. Daha doğrusu, bu eser Yahudi Peygamberi Moisey’in (Musa) doğumu hakkındadır.

İncil’in rivayetlerinin tarihi köklerini inceleyip, kapsamlı eserleri yazan Polonyalı bilim adamı ve yazar Z. Kosidovski’nin gözlemlerine göre, Andelip’in bu poyeminde beyan edilen rivayetin tarih ile bağlantısı bulunmaktadır. Andelip, kendinden önceki Arap-Fars ve Türk edebiyatında o kadar önem verilmeyen rivayetin esas içeriğini alarak bunu Türkmen masalcılık geleneklerine göre işlemiştir. Masallarda hükümdarın gelecekteki kendi düşmanını rüyasında görmesi, onu büyütmeden öldürmek için çaba göstermesi, ama sonunda masalın başkahramanının o hükümdarı veya padişahı öldürerek onun tahtına sahip olması ve ülkeyi iyi bir şekilde yönetmeye başlaması gibi konular Türkmen masallarında da yer almaktadır. Hatta Magrupi’nin “Yusuf ile Ahmet” destanı da bu konuda yazılmıştır. Andelip de kendi poyeminde bu üsluptan yararlanmıştır. Poyemin diğer kısımlarındaki olaylar ise tarihte olduğu gibi beyan edilmiştir. Hakikat, öyle olmuş: Mısır Firavunlarından biri kendi ülkesinde Yahudilerin çoğaldığından, onların erkeklerinin daha sağlam, güçlü ve her şeye dayanıklı olduğundan, zeki ve başarılı, çalışkan olduğundan rahatsızlık duyarak kendinden Yahudilerin tohumunu, soyunu kırmalı denilen karar alır. Bunun için çok acımasız bir cezayı gündeme getirir. Cellâtlara bu günden itibaren dünyaya gelen Yahudi oğlanlarını Nil nehrine atmayı buyurur. Onun verdiği ferman yerine getirilmeye başlar. O sırada Yahudilerin Levaya boyundan olan bir kişinin iki kızından sonra bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğun annesi onu cellâtlardan sağ salım kurtarmak için üç ay saklamayı başarır. Sonra çocuğun diri kalabilmesi için bir çare arar ve sonunda o çareyi de bulur. Firavunun halk arasında merhametliliği ile tanınan kızı günün belirli bir zamanında Nil’de suya girermiş. Çocuğun annesi bu fırsattan yararlanır ve bir sepete çoğunu koyarak, onun suya girdiği yerin yanına bırakır. Firavunun kızı, içi çocuklu sepeti yakalar ve çocuğu köşke getirerek sahip çıkar. Çocuğa Musa adını takar. Böylece Musa ölümden kurtulur ve köşkte terbiyelenir22. Andelip, bu eski olayı kaleme alarak Musa’nın doğumunu şenlendirmek istememiştir. O, bu rivayetin yardımıyla Hayır’a saygı göstererek Şer’i eleştirmeyi maksat edinmiştir. Acımasızlığın, vahşiliğin ve zalimliğin hiç bir hükümdarı da iyiliğe götüremeyeceğini, şairin kendi ifadesiyle “Kötü işten kötünün zarar gördüğünü” belirtmiştir. İşte, eserin içeriğindeki temel anlam. Böyle anlam, böyle kavram şairin yaşadığı dönem için çok önemli olmuştur. Andelip’in bu poyemi kendi içeriğine göre didaktik karakterlidir. Genelde şairin bütün poyemlerinde hümanizme yoğrulmuş öğüt, iyiyi tavsiye etme, kötüyü eleştirme gibi görüşleri yer almaktadır.

“Ne sözler söyleyip Andelip,
O da geçti bu dünyadan.”

Nurmuhammet Andelip hakkındaki bu yazımızı Karakalpak halkının büyük şairi Berdak’ın satırıyla başlamıştık. Biz sohbetimizi de onun yukarıdaki satırlarıyla bitirmek istiyoruz. Bu satırlarda “Andelip’in söylediği ne güzel sözlere” – söz yadigârlığına daima istekli olan, ona sevgi ve saygı gösteren çırak şairin kalbinin avazı var. Kendi-kendine: “Şeker efsane, inciler saç sözünden, Ulusa yadigâr kalsın özünden” diye yüzlenmiş olan Andelip, el-ulusa bıraktığı güzel yadigârı ile kendi için de bir heykel dikmiştir. Andelip, bu söz yadigârlığı ile sadece kendi halkının, kendinden sonraki söz ustalarına değil, üstelik Özbeklerin Munis, Taciklerin Ahmet Danış, Karakalpakların Berdak gibi görkemli şairlerine de ustalık yapmıştır. Böylece, şairin “söylediği şeker ve inci gibi sözleri” Dostluk Köprüsüne dönüşmüştür. Akıl, zihin, emek, insan sevgisi ve dostluk ile temeli atılmış olan yadigârlıklar ise asla kaybolmazlar. Bunlar daha da yüksek seviyelere ulaşırlar. İşte bu nedenle de bu gün Türkmen halkı kendinin ölmeze dönüşen böyle oğlunun olduğuna sevinerek, ondan gurur duyarak onun büyük söz yadigârlığının anısına kardeş halklar ile beraber büyük törenler düzenliyor.
....

»»  Devamı Kardeş Kalemler 54. sayıda...