YIL: 4  /  SAYI: 41  /  Mayıs - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Ali Şîr Nevâî ve
Seydî Ali Reis Kâtibî
Rahile RUZMANOVA
 

15-16. yüzyıllarda yaşayan ünlü Türk denizcisi, aynı zamanda bilgin, tarihçi ve şair olan Seydî Ali Reis Kâtibî, Ali Şîr Nevâî’nin manzum sanatından etkilenerek çeşitli türlerde şiirler yazan edip olarak bilinmektedir. Osmanlı Türkçesinde ve Çağataycada nazmın güzel numûnelerini ortaya koyan bu şairin şiirleri mazmun ve muhteva açısından Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine çok yakındır [3:24]. Meselâ, Kâtibî bu konuda şöyle yazmaktadır: Günün birinde Hümâyün Şah’a Sultan Mahmut’tan bir mektup gelir, ondaki ‘dest der bâlâ-yi dest’ masalından çok zevk alan Şah, Kâtibî’ye bu mektuba uygun bir cevap yazmasını teklif eder” [4:81]. Kâtibî, derhal o beyitteki masala cevaben aşağıdaki gazeli [8:112-113] yazarak, Şaha sunar:

Dest-i hûn-âlûdıng itti, pençe-i mercânını pest.
Bu meseldür “İl ara kim, dest der-bâlâ-yı dest”.
Ol lebi mey-gûn eger meclisde bir dem bolmagay,
Sâkî kan yıglap surâhî câm-ı mey bolsun şikest.
Mest-i ‘ışka ehl-i takvâ ta‘nı koysun, aytınız.
Dâyimâ huş-yâr arasıda bolur ma‘zûr mest.
Zâhirin körme kişining bâtınıga kıl nazar.
Zâhidâ ma‘niga bak, âdem imes sûret-perest.
Bâ‘iş-i keyfiyyetingni kayda zevk itkey sining,
İçmegen vahdet şarâbın Kâtibî rûz-ı elest.

Seydî Ali Reis Kâtibî’nin bu gazeli padişahı çok memnun eder ve o şairi “Alî Şîr-i Sânî” diye över. Kâtibî, “Mîr Alî Şîr-’e Sânî olmaz. Pey-revi olup hûşe-çîni olmağa iktıdâr olsa râzi olurduk”, der. Padişah yine: “Hak ‘alîmdür ki bir yıl bu revişe verziş olına Çağatay tâyifesine Mîr Alî Şîr’i unutturursın”, diye ona lütuf ve nevaziş gösterir [8:113].

Hakikaten, Ali Şîr Nevâî’nin eserlerinin gerçek ve zekâ taraftarı olan Hümayun Şah’ın şairâne övgüsünde can gibi duyulur; çünkü belli bir arasözü veya masal anlamı esasında kısa süre içinde tam bir gazel yazmak, birçok şairin elinden gelmez. Böyle hazır cevap ve Nevâî üslubunda beyitler yazabilmek bahtına ermek için doğuştan gelen yeteneğe sahip olmakla beraber, sürekli yazmak, söz nehrinin mahir dalgıcı olmak, pek çok geçmiş ve zamandaş şairlerin ürünlerinin hâfızı olmak gerekir.

Seydî Ali Reis Kâtibî’nin Ali Şîr Nevâî Hazretlerine hem de o zatın edebî mirasına sonsuz saygısını ve onun kemâlâtın hangi mertebesinde olduğunu onun “Mîr Ali Şîr’e sânî olmaz. Pey-revi olup hûşe-çîni olmağa iktıdâr olsa râzî olurduk,” beyanından anlamak zor değil. Böyle tevazu, böyle vefa sadece Türkçeyi ve Türk Edebiyatını gönülden seven hem de Ali Şîr Nevâî’nin sadık takipçisi olan şairlerde bulunur. Kâtibî’yi haklı olarak bunun gibi yazarlar sırasına katabiliriz. Fikrimizin ispatını aşağıda ele alacağımız gazelleri karşılaştırarak görebiliriz.

Seydî Ali Reis Kâtibî de Hümâyün Şah sarayındaki şiir meclislerine katılması, Nevâî ve diğer Çağatay (Özbek) şairlerinin eserleriyle yakinen tanışması ve özellikle padişahın Huşhâl Bey ve Abdurahman Bey isimli hâs kişilerle sohbet etmesi neticesinde Çağataycada şiirler, yani nazîre gazeller yazmaya başlar. Örneğin, “imes”, “eylegey” redifli hem de “âldir, hoşhâldır”, “nef, def’” kâfiyeli ondan fazla nazîrelerdir.

Fatih Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yusuf Çetindağ’ın araştırmalarına göre, Seydî Ali Reis Osmanlı şiirinde Ali Şîr Nevâî gazellerine ilk nazîre yazan şairler arasına girer. Çetindağ, Seydî Ali Reis’in nazîrelerinin özellikleri hakkında şöyle demiştir:

“Diğer nazîreci, Kâtibî mahlasını kullanan ve Çağatayca şiirler yazan Seydî Ali Reis’tir. Kâtibî ile Nevâî dış yapının yanında iç yapıda da benzeşir” [7:76].

Seydî Ali Reis’in şairâne kabiliyeti ve nazîre nüvislik maharetini belirtmek amacıyla Nevâî’nin “Bedâyi’ al-Bidâye” adlı dîvânında yer alan “manga” [1:57-58] redifli gazeli, ona Kâtibî tarafından yazılan “manga” redifli nazîreyle edebî, felsefî ve estetik yönlerden karşılaştıracağız.

Ali Şîr Nevâî’nin gazelinin matlası hasbü hâl, yani aşığın yâr hicranı şikayetiyle başlar. Şair yârini o kadar sert sever ki onsuz bütün bir şehir bile gamhânedir:

Şehr bir ay furkatıdın beytül ahzandur manga.

Gerçi cefâkâr maşuka gam sahrasında serseri
gezen mecnun için bahçeyi karanlık zindana
dönüştürse de o hâlâ, âşık nezdinde “gül-i
rânâ” olarak kalır:

Bir gül-i rânâ gamından bağ zindandur manga.

İşte bu beyitte istiâre (ay, gül-i rânâ), teşbih (beytül-ahzan, zindan), teşhis (gül-i rânâ gamı, ay furkatı), sıfatlama (bir), tenâsüp (gam, furkat, beytül-ahzan) ve tezat (bağ X zindan, şehr X beytül-ahzan) gibi edebî sanatlar kullanılmıştır. Burada şairin maharetine ait nazik bir yönü ifade etmek lazımdır.

O, birbirine zıt olan şeyleri birbirine benzeterek, tezat sanatı (bağ X zindan, şehr X beytülahzan) ı ustalıkla teşbih sanatı (bağ = zindan, şehr = beytül-zindan)na çevirebilmiştir. Seydî Ali Reis Kâtibî gazelinin mebde’si de azarlanmış gönül nâlesiyle başlar. Yârı yanında olmazsa saray olsun, cennet olsun, âşık için sanki hep gamdan ibaret olan vadi’ye dönüşür:

Yârsız her kayda bolsam, beytü’l-ahzândur manga.

Türk şairinin nazm kahramanı yardan ayrılık hâlini zindana atılmış gibi kabul eder. Malum ki zindan derin ve rutubetlidir; ama âşık içinse Yusuf yüzlüden cüdâlık bütün alemi sonsuz ve rutûbetli zindan yapar:

‘Âlem ol Yusuf-likâdın ayru zindândur manga.

Kâtibî, gazel matla’sında da sıfat (yârsız), teşbih (beytü’l-ahzân, zindân), istiâre (Yusuflikâ), tenâsüp (âlem, her kay; beytü’l-ahzân, ayru; yâr, Yusuf-likâ) ve tezat (her kay X beytü’l-ahzân; âlem X zindân) gibi edebî sanatların kullanıldığı Türk şairinin istidadının Nevâî kâbiliyetinden az olmadığını gösterir.

Ali Şîr Nevâî’nin kahramanı için dünya nimetleri, ayş-u işret, gönül hoşluğu boştur. Onun kalbinde sadece yâr vaslına ermek ümidi yaşar. Maşukadan ayrılıksa sanki ona mutluluk âsitânı gibi gelir; çünkü özlem olmayan yerde dîdar hiçbir zaman misafir olmaz. Bu sebeple, âşık dostlarına müracaat edip (nidâ sanatı), onları mey (remiz sanatı) içmeye davet eder ve kendisi ise, la’l-i leb (istiâre sanatı) hicrânı doldurulmuş kanlı kadehle iktifâ eder:

Bezm-i işret içre siz mey nûş edin, ey dostlar,
Kim nasip ol la’l-i leb hicrânıdan kandur manga.

Türk şairinin mahbubesine rakipleri “Senin yârin visâlına ermek yolunda fenâ camını nûş etmeden korkar”, diye yalan söylerler. Âşık ise yârine dostu gibi müracaat edip (nidâ sanatı), düşman sözlerinin hepsinin yalan olduğunu ve buna Allah’ın şahitliğini tevazuyla itiraf eder:

Düşman ayturmış mining çün yolınga ölmes sining.
Dostum ol söz barı vallâhi bühtândur manga.

Nevâî’nin ten mülkü (istiâre sanatı)nü akıl, fehim, sabır ve gönül (ta’dil sanatı) terk etse de (teşhis sanatı), ona her saniye zahmet verici (teşhis sanatı) can, vücut kasrından hiç de gitmeyi istemiyor:

Çıktı akl-u fehm ile sabr-u gönül ten mülküdün,
Çıkmayın her lehze zahmet verici cândur manga.

Türk âşığının fikrince, şerbet yârinin lebinden oluşmuş (hüsn-ü te’lil sanatı) ve bu yüzden onun için can nisar etmek hayretli hâl değil. Böyle tasavvur ne akla sığar, ne hayatta bulunur (mübalağa sanatının guluv türü):

Şerbet-i la‘lin ‘atâ kılganda cân birsem ni tang.

Kâtibî, devasız kalbinin tek tabibi olan maşukasına müracaat edip: “Ay tabibim (nidâ sanatı), eğer canı kurban eylemek senin için zor ise, benim için kolaydır (tezat sanatı)”, der ve can-feda olduğunu, mahbubesini candan fazla sevdiğini fahr ile kabullenir:

Ay sabibim, sanga müşkil irse âsândur manga.

Kâtibî kahramanının böyle can-nisarlık fazileti,
Nevâî gazelinin makta’sında mevcuttur.

Âşığın ölüm döşeğinde can teslim edemeden zorlanarak yatmasına halk acıyarak, “Ya can ver ya da yâr aşkından vazgeç”, der. Aşkına sadık âşıksa yâr aşkından vazgeçmenin zor olduğunu; ama bunun yerine can vermek daha kolay olduğunu (tezat sanatı) cemaâte bildirir:

Ay Nevâî, halk der: can ver veya geç aşkından,
Gerçi bu düşvâr irür, likin ol âsândur manga.

Her iki şairin de aşk duygusuna inançları yüksektir. Muhabbet yolunda şirin candan vazgeçmek onlar için kolaydır. O yüzden her iki şair de bu konuda aynı fikirdedir.

Nevâî gazelinin dördüncü beytinde âşık hem aşktan eziyet çeker hem ondan yardım ister. Aşk sanki binlerce oka dönüp (istiâre sanatı), âşığın bütün vücudunu içermiş ve bu nedenle bu tene diğer ok (aşk) girmesine hiçbir açık yer kalmamıştır (mübalağa sanatının tebliğ türü). Bu mecazî tasvir aslında aşağıdaki anlama sahiptir: “Nevâî sadece tek aşka doğru hareket eder, onu ebediyen sever, ona her zaman dayanır. Âşıka başka ok (aşk) gerek değil”. Böyle istekten yüksek sadâkat ve ebedî muhabbet kokuları gelmesi bellidir:

Oku bas kim tendedir, değmez tenime özge ok. Sonraki mısrada âşık yine ok tasvirine dönüp (rücu’ sanatı) ona karşı sevgisi daha da artar ve artık onu “kalkan”ım (istiâre sanatı) diye över:

Ol ki ok dip nâle ettim, şimdi kalkândur manga.

Şurada Nevâî’nin mâharetle tezat (ok X kalkân)tan teşbih (ok = kalkân) oluşturma sanatı bir kez daha görünür. Nevâî ok (aşk)tan kalkân (koruyucu) tarzında faydalanmıştır; Kâtibî ise melamet taşını (istiâre sanatı) gam askerinden (istiâre sanatı) koruyan hisar diye ifade eder:

Algaç etrâfım melâmet sengi könglim şad olur.
Gam çerigin def‘içün ol yahşı korıgandur manga.

Ali Şîr Nevâî’nin aşk cünûnunun sıcağından delilerce sokaklarda dolaşıp, bazen ilde gülerek, bazen halkta gözyaşı dökerek yürüyüşü, yani melamet fırtınası altında kalması gazelin beşinci beytinde ifade edilmektedir:

Öyle rüsvayım ki köy-ı köçede hâlim görüp
Bazı il giryân-ü bazı halk handândur manga.

Nevâî gazelinin altıncı beytinde tasvir edildiğine göre, âşık yârini özleye özleye bağrı tamamen suyla dolar (istiâre sanatı). Ummanda balık ne kadar çoksa aşığın suyla dolmuş bağrı (istiâre sanatı)nda emek okunun peykânları balık gibi o kadar çoktur (hüsn-ü ta’lil):

Hicridin bağrım sudur, ol su arâ balık gibi,
Derd-ü emek okudun birçoğun peykândur manga.

Nevâi’nin âşığı o kadar hâkisar mütevazı ki kendine hür müjgânın değmesine bile lâyık hissetmez; çünkü âşık ayaklarının arzusu (teşhis sanatı) her zaman maşuka hicranı sahrasının “hâr-i moğılanlar”ıdır (istiâre sanatı):

Hür müjganın eğer sürtsem dese etmem kabul,
Kim ayakta arzu hâr-ı moğılandur manga.
....

 

»»  Devamı Kardeş Kalemler 41. sayıda...

DERGİDEN