YIL: 4  /  SAYI: 41  /  Mayıs - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Çayhane
Şecaettin KOKA

Onlar her akşam çayhaneye gider tatlı tatlı konuşurlar. Onların sanki sevgiye ulaşmaları için yedi dağ ve yedi deniz aşmaları gerekmiyordu. Büyük dedelerimizden bize kalan geçmişi anlatan ve çocuklarımıza, torunlarımıza bizim anlattıklarımızdı onlar. Orada köşe başındaki bir yerde birkaç masanın bir araya getirtilerek sandalyelerin sonradan eklendiği yere herkes “güvercincilerin yeri” derdi. Oraya tüccarlar, doktorlar, esnaflar, işadamları, öğretmenler, gazeteciler, yazarlar, hatta üçkâğıtçılar, hamallar, ameleler de gelir bir sandalye bulur, masa başına geçer, hemen sohbete katılırdı. Konu tutkularıdır. Güvercinleri severler. Güvercin beslerler. Hepsi tutku yarışında sözde dünya birincisidir. Yine de Abdül’ün masada yer alması çok önemlidir; çünkü Abdül bu işin üstadıdır. Bu masada oturanlar çay kahve ve genelde meyve suyu içerler. Konuşurlar. Bazen herkes tek kişiyi dinler. Biri bir şey anlatırken ötekileri saygıyla dinler. Söyledikleri yalan olsa bile… Ara sıra sohbet iki kişi arasında da sürebilir. Bazen de kimse kimseyi dinlemez; o anda herkes kendini ön plana çıkarmak ister. Yani, benim güvercinlerim herkesin güvercininden daha iyi demek isterler. Herkes kendini anlatma çabasına girer. Hepsinin anlattıkları, anlatmak istedikleri işin içini bilmeyenlere tekdüze gelir. Aslında öyle değildir. İncelikler çok fazladır.

Onlara göre, güvercinler dünyanın en önemli yaratıkları olduğu için konu da dünyanın en önemli konusudur. O anda dünyanın öteki önemli konuları, insanların dünya dertleri kendiliğinden bir yana itilir.

Savaşlar, siyaset, geçim dertleri, duygusal sorunlar, aile içi dertler; spor olayları Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor muhabbetleri her şey bir kenara itilir. Güvercinler, onlarla gelen dertler, sevinçler, kaygılar, harcamalar öncelikli konulardır. Onlara en iyisini sunmak istersiniz. Ezcaneden kuşların ilaçlarını çocuklarının ilacından önce satın alır, cebinize koyarsınız. En büyük derdiniz onlardır çünkü. Bu dünya dertlerini bir yana itebilmesi güvercin beslemenin en büyük gücüdür. Dünyanın en büyük zevki; ama bu tutkuya kapılmışların baş belâsıdır. Çayhanede de böyledir. Aile ortamında da böyle olur. Çayhanede destek bulurken aile çevresinde her zaman destek bulmak mümkün değildir. Çayhane’de Abdül’ün anlattıklarını herkes ağzı açık dinler. Abdül şehir hastanesinde amele olarak çalışır. Orada da ekmeğini kazanırken saygındır; ama tutkusunda abartmayalım dünya birincisidir. O an sanki zaman durur ve artık dünya umrunuzda olmaz.

Aya ilk ayak basan insanı, siyah beyaz televizyondan izlerken üniformalı askerdim. Uzay mekiği dünyanın etrafında bilmem kaç gün dolanıp döndüğünde de aklım fikrim onlardaydı. Radyodan siyah beyaz televizyona geçilirken de vardık, renkli yayın başladığında da! Berlin Duvarı yıkılırken çayhanedeydim. Sovyetler Birliği dağılırken de oradaydım. Aslına bakarsanız bu tutkumuzla birlikte bir hayata birçok şey sığdırmayı başarabildik.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde birileri kalkıp da birilerini yok ederken sözde devrim yaptıklarında olup bitenleri kümes yanında sandalyeden uzaktan seyrettik; insanın düşüncelerinin sabit kalmayacağını, zaman içinde değişebileceğini de gördük. Hep güldük ve sanırım en önemlisi çocuklarımızın büyüdüklerini göremedik. Fazlasıyla güvercinlere yöneldik. Onların büyüdüklerini, kendi kaderlerini ellerine aldıklarını ve üzerimizden çok ağır bir mesuliyet yükünün kalktığını da fark edemedik; çünkü sorumlu değildik. Bir yarım yüzyılı devirdik. Üzüldüğümüz de oldu; ama şimdi geri dönüp baktığımda gördüğüm tek şey sadece mutluluklarım.

Hayatımızın kadını başta olacakken hayatımızın en önemli şeyi, hayatımızın kadını ve tutkumuz güvercinler yan yana yürüdü.

Çünkü bir erkeği olgunlaştırıp hayattan zevk almasını, yaşamından memnun olmasını sağlayan şey sadece o çok özel, bir tek kadın değildi. Ne para ne unvan ne de makam kimsenin umrunda değildi.

Onu da düşünürler; ama akılları fikirleri flörtte, fantezilerini gerçekleştirmekte, yapamayacağı şeylerin hayâlini kurmakta, “Bir tekne alayım, kızları doldurayım,” gibi düşlerde değil. Her düşü kurmuş; her düşü yitirmiş. Her şeyi istemiş! Ne istediğini bilen insanlardan değillerdi.

Gerçeklerle yüzleşebilen, şaka olduğu belirtilmeden kuş tutkusu yolunda böbürlenme pahasına yalan söylememe cesaretini edinmemiş, avcı yalanları hislerinden kaçmamaya kapılmıştık. Yaşınız kaç olursa olsun, her düşü kurup her düşü yitirdiyseniz ve buna rağmen tutkunuz varsa, kuracak yeni düşler bulabiliyorsanız hayattasınız demektir!

Hayattan zevk almayı, yaşamından memnun olmayı sağlayan şey, o çok özel bir kadınla birlikte tutkun da paralel giderse mutluluk yanında olur.

Evde bahçenin en uygun yerinde ya da binanız uygunsa taraçada tamamıyla bir katta kümes yer alır. Şartlara bağlıdır. Kümesin kapısında kilit vardır. Sana ait kümese senden başkası giremez. Ya da dünyada değerleri paha biçilmez kuşlarına bir hırsız elinin dokunmasını istemezsin. Bu, onlar için ulaşılmaz bir istek değildir.

Önemli olan, senin en iyileri olarak değerlendirdiğin belli sayıda güvercinin kümesin içinde olmasıdır; ancak o zaman çayhanede anlatılacak şeylerin olur. Filan güvercinin tüylerini, kuyruğunu; hatta kıçındaki küçük tüylerinin durumunu anlatırsın. Kulağı büyüleyen tantanalı sözcükler söylersin. Güvercinin kafesten inişini, çatıya uçuşunu betimlersin. Bazıları bununla kalmaz kuşun bakışlarını da gözler ve anlatır. Damdan inişleri bile anlatılır kuşların. Her huyları gözlenir. Kafeslerindeki duruşları bile. Civcivlerine olan davranışları ya da huysuzlukları da unutulmaz. Kuşların dışkılarındaki durum yani sağlıkları, civcivlerinin huyları ele alınır. Kuşlarda kuşaktan kuşağa geçen karakter belirtileri de incelenir. Kuşlar aralarında kardeş kardeşle ya da yakın akrabalarla eşleştirilmez; çünkü sağlıklı ve iyi huylu kuşların bu yoldan dünyaya gelmediği saptanmıştır. Kuşların kimi huyları kınanır. Kimilerine “Helal yer,” kimilerine “Haram yer,” bile denir. Çok karışıktır, bu iş. İlk bakışta çok küçük şeyler sanılır bunlar. Meseleyi daha da inceden inceye ele alanlar bile vardır.

İşte güvercin tutkusu olanlar için çok önemli özelliklerdir bunlar. Çok anlamlı veriler sayılır. Gönülleri doldurur, duyguları coşturur; sinirleri gerer koparır, ağlatır; uyutmaz. Geceleri insanın uykusu kaçar; güldürür, mutlu eder; mutsuzluk ve umutsuzluk getirir. Bazen insanı gururlu kılar, bazen kimi şeyler onuruna dokunur; hatta onur kırar, hile yapanlar çıkar. Kuş besleyenler arasında kırgınlık olur kavgalar çıkar düşmanlıklar başlar, büyük dostluklar kurulur. Bildiklerini dayatmak istersin, hünerini göstermeye kalkışırsın.

Bahse girilir. Bahisten para kaybedenler olur, para kazananlar da olur. Kuş besleyenler birbirinin büyük rakibi olur. Yarışmalar düzenlenir; ya kaybedersin ya kazanırsın. “Bu tutku aptallıktır,” diyenler çıkar “Alçaklıktır” da diyenler olur. Güvercin sevdasını anlayamazlar. Yakınlarını, dostlarını bu tutkudan vazgeçirmek isteyenler olur. Beni küçük yaşta babamın vazgeçirmek istediği gibi; ama onlar vazgeçmezler. Vazgeçenler daha da kötü tutkulara kapılabilir. Rakıya dalanlar da olur, kumara dalanlar da. Bunlardan daha kötü bir tutku başlayabilir. Karını aldatırsın, çocuklarına ekmek götürmezsin. Güvercin besleyenlerin çoğunluğu kuşlarına oldukları kadar kendi yavrularına da düşkündürler.

Hamdi Dede yüz yaşında öldü. Onun da tutkusu güvercinlerdi. Ölünceye kadar bundan vazgeçmedi. Güvercin besledi. “Yaşlı başlı adam; ama güvercinci,” derlerdi ona. O bu sözlere çok kızar ve onlara şöyle cevap verirdi. “Güvercin beslemek sevaptır; çünkü beni güvercin beslemek kurtardı,” der ve devam ederdi. “On yıl askerlik yaptım. Dahası Osmanlı’ya askerlik yaptım. Kafkasları, yaya geçtim, çeşitli savaş meydanlarında bulundum, kurşunlar başımın üstünden geçti. Bir yerim biraz olsun acımadı, isabet almadı. On yıl sonra eve sapasağlam dönen kasabanın tek adamı bendim.”

“Yaşlı başlı adam oldu hâlâ güvercinlerinden vazgeçmedi,” diye dedikodu yapan cephede ölen arkadaşlarının hanımlarından birine Hamdi Dede: “Hayatımda hep güvercin besledim de cephede savaş meydanlarında mermi isabeti almadım. Hani sizin kocalarınız nerede? Güvercin besleselerdi veya başka bir sevap işleselerdi onlar da evlerine dönerlerdi!” demişti. Cephede şehit olan arkadaşlarının hanımları başlarını eğerek bir daha da Hamdi Dede’ye güvercin sözünü açmamış, onu bunun için horlamamışlardı. Hamdi Dede kendisini cephede ölümden güvercinlerinin hasretinin ve onlara olan sevgisinin kurtardığına derinden inanıyordu.

Abdül hastanede hademe olarak çalışan çok saygın bir kişidir. İşinde çok başarılıdır. İşten çıkınca aceleyle evine döner kuşlarını uçurur, kuşçuların deyimiyle “Onlarla oynar,” alıştırma yapar ve akşam çayhaneye gider. Taklacı güvercinlerin dalış ve dönüş alıştırmalarını anlatırdı. Her zaman ona bu konuda sorulacak sorular vardı. O ise çok mütevazı cevaplar verirdi. Oysa anlatacakları çoktu. O güvercin besleme ve onlarla oynama, alıştırma yaparak onları döndürme şampiyonudur. Tek sözle bu işin en iyi ustasıdır.

Güvercinciler masasında o akşam da kalabalık vardı. Abdül:

“Geldi çattı, bir taneyi tepeleyeceğim,” dedi.

Masadakiler anladı. Bir güvercinini konuklarına çevirerek ölmesine sebep olmasından kısa bir süre sonra yenisini yetiştirmişti. Demek ki Abdül yine bir gösteri yapacaktı.

Önümüzdeki pazar günü ona konuk olacak meraklılar “Şimdiye dek kimsenin bu kadar sık güvercin yetiştiremediğinden, Abdül’ün rekordan rekora koştuğundan,” söz ettiler. Abdül’ün evinin avlusu dar olduğu için zaman zaman kuşlar çatıya çarparak ölüyorlardı. Onlara dönüş manevraları öğretmesinin sebebi de buydu.

Abdül bu kez Alaca güvercinle idman yapmıştı. Güvercinin gözleri koyu bal rengindeydi. Bu kuşun bir gün gelip üstün marifet göstererek dönüşler yapacağını biliyordu. İyi bir taklacı güvercin elde etmek için, onun saf ırk olmasının yanında iyi eğitilmesi de gerekliydi. Abdül bu kuşla idmana, onun uçmaya başladığı geçen yılın sonbaharında başlamıştı. Her uçuşta kuşu en az seksen; hatta iki yüz metre yüksekliğe çıkmasından sonra komut vererek yere indiriyordu. Kuşu idmanla yönlendiriyordu. Abdül çok iyi biliyordu ki eğer rüzgâr varsa başlama pırıltısını güvercine yukarı doğru uçarken vermeliydi. Güvercinler evlerinden çıkıp havalanırken onlara işaret vererek derece derece ilerletiyor; daha uzun mesafeli dönüş yapmalarını öğretiyordu. Bu idmanın aylarca sürdüğü olurdu. Rüzgârın estiği yöne çok dikkat ederdi. Bu konuda ondan daha titiz biri yoktu.

Taklacı güvercin besleyenler şöyle derdi: “Armut pişmeden, dalından düşmez.” Bu kuşları ıslah hedefi, yüksek hızda uzun mesafe uçarak ortada bir yuvarlak delik oluşturarak dönüşlerini sağlamadır.

Abdül o gün, onlarca kez sınavını başarıyla geçmesine karşın yine temkinliydi. “Ya güvercin konukların yanında bana yaptıklarını yapmazsa, huylanırsa!” diyordu. Bu dönek güvercinler bin bir kılığa giriyor, bazen rüzgârdan bazen avluda toplanmış kalabalık ve meraklı seyirciden ürkerek dönmeyebiliyordu; hatta birazdan yaptıklarını da yapmayabilirdi. O zaman dedikoducu ve kıskanç kuşçular yıllarca tanık oldukları halde Abdül’ün ustalıklarını yok sayarak “İşte ben böyle olacağını daha evvel demiştim,” derler de kendi başarısızlıklarına kılıf ararlardı.

Abdül, o gün kuşu denemişti. Beş yüz metreye kadar uçurup döndürmüştü. Kuşun, en sık dönerek aldığı mesafe otuz metre bazen de yetmiş metreyi buluyor, sonrasında da açılarak yere düşmekten kurtuluyordu. En büyük tehlike kuşun kırk elli metreden daha az yükseklikten dönerek yere ya da çatıya düşmesiydi. Bazen huysuz bir güvercinin, kümes kapısı açılıp dışarı çıkarken işaret almadan güvercinlik üzerinden dönmeye başladığı oluyordu. Abdül bunu önlemenin ustasıydı.

Ancak bir haftadır Abdül, Alaca’yı kümesten çıkararak her zamanki gibi sadece çubukla bir dokunmayla uçuruyordu. Güvercinliği açarak tam gerektiği kadar yüz, yüz elli metreden işaretle en uzun mesafede döndürüyordu. “Geldi çattı yine, bir taneyi tepeleyeceğim,” demesi de bundandı. Güvercin tutkusu olan arkadaşlarına en üstün bir temsil düzenlemek istiyordu.

Bu pazar Abdül erkenden uyandı. Sabırsızdı. Konuk olacak arkadaşlarının ancak saat ondan sonra geleceklerini biliyordu. İlkin başka bir kimseye ziyarete gidilirse misafirlerin daha da geciktiği olurdu. Akşamdan güvercinlere daha az darı vermişti. Güvercini döndüreceği gün için tüm ön hazırlıkları yapmıştı. Güvercin tutkusu olan arkadaşlarının önünde başarılı olarak övülmeyi hak etmek istiyordu. Konukları beklerken bir ara sebze bahçesine girdi. Domates fidelerinin diplerini çapaladı. Bir süre sonra kapı çalındı. Güvercin tutkunu konukları kapıdaydılar.

- Abdül, Abdül! diye seslendiler.

- Geliyorum, dedi. Konuklarına kapalı kapıyı araladı.

Sokakta iki otomobil park edilmişti. İkisi de meraklılarla doluydu. Tam on kişi vardı. Otomobilden indiler. Abdüllerin avlusunda kümesin yanında bir yere, bir köşeye yerleştiler. İskemlelere oturdular. Abdül’ün eşi çay ikram etti konuklara. Çaylar yudumlanırken bundan önce ziyaret ettikleri, güvercin besleyen iki arkadaşlarında olup bitenleri yorumladılar. Kimisi ilkinin, kimisi ikincisinin güvercinin daha iyi döndüğünü iddia ediyordu. Çaylar içilir içilmez konuklardan biri:

“Hadi Abdül, işi uzatma; marifetini göster,” dedi.

Abdül kümesin kapısını açtı. İlkin hâlâ hazırlık safhasında olan kuşları belli bir mesafeye uçurdu.

“Hadi Abdül, Alaca’yı uçur; bekletme,” dedi aralarından biri.

- Evet, dedi işte şimdi sıra ona da geldi.

Daha sonra kümesteki güvercinler arasından Alaca’ya elindeki sopanın ucuyla dokundu. Alaca güvercin kümesten dışarı çıktı. İnce, uzun, geniş yelpaze kuyruklu güzel bir güvercindi Alaca. Konukların gözleri ona dikilmişti. Alaca güvercin kalabalıktan ürkmüş gibiydi. Abdül, kümes kapısını kapatarak bir kez Alaca’ya sopanın ucuyla dokundu. Pistten uçağın havaya kalkması gibi onu yönlendirecek bir güvercinle birlikte yerden havalanarak kısa bir zaman içerisinde mavi göklere ulaşmıştı Alaca. Ortalık sessizdi. Yaprak da konuklar da kıpırdamıyordu. Gözler havada, kuştaydı. Alaca’yı izliyorlardı. Abdül gözlerini fal taşı gibi açmış, Alaca’nın idmanlarda olduğu gibi belli bir noktaya gelmesini ve ondan sonra da kümes kapısını açarak ona işaret vermeyi bekliyordu. Alaca, belirlenmiş noktadan uzaklaştı. Dönüşte Abdül kümes kapısını açtı. Alaca Abdüllerin evi tarafına gelirken yüz elli metre yüksekteki belli noktaya vardığında sol kanadı üzerinden bir yana nerdeyse yere doğru yuvarlanmaya başlamıştı. Sanki vücuduna kanatlarını yapıştırarak bir çark gibi dönmeye başlamıştı. Aşağıdan görülen kanat, kuyruk ve vücudundan oluşandaire tamamladıktan sonra hızdan baş, kuyruk ve kanatları görülmez oldu. Alaca bir değirmen taşı kadar hızlı dönerken bu hızını giderek daha da artırdığı için isteğiyle yaptığı dört beş santimlik daireyi açarak durduramayacağı için belli bir yere ya da avludaki ağaçlara doğru düşemedi. Karşı komşunun çatısına doğru yığıldı.
....

 

»»  Devamı Kardeş Kalemler 41. sayıda...

DERGİDEN