YIL: 4  /  SAYI: 41  /  Mayıs - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

İmdat Avşar’ın Çiğdemleri Solan Bozkır Adlı Kitabında Bozkırın Hüznü ve Düğünü
Gökhan TUNÇ
 

Çiğdemleri Solan Bozkırİmdat Avşar, Çiğdemleri Solan Bozkır adlı kitapta okura bozkırın ve bozkırla birlikte Anadolu’nun panoramasını sunar. Okur, öykülerdeki renkli ve özgün tipler aracılığıyla farklı dünyalara doğru yolculuğa çıkar. Okur, hem Anadolu’nun farklı yerlerine hem de çok farklı insanların dünyasına yolculuğa çıkar. Bahsedilen yolculuk, kimi zaman artık bilimsel araştırmaların nesnesi yapılacak kadar azalan abdallara kimi zaman da Türkiye’nin en doğusunda yaşan Azeri Türklerinin yaşamına uzanır. Bu yolculuk, daha sonra somutlanmaya çalışılacağı gibi, bazen hüzünlü bazen de eğlenceli bir nitelik kazanır.

Öykü kitabında mekân olarak bozkırı vurgulaması, Avşar’ın biyografisi açısından önemli. Kitabın girişinde, yazarın biyografisini okuyanlar, onun Kırşehir-Kaman’da doğduğunu göreceklerdir. Bu bağlamda yazarın çocukluğuna ait bir mekân olarak tanımlayabiliriz bozkırı. Bahsedilen bilgi neden önemli sorusu, aslında yazarın kitabın arka kapağında sanatına ilişkin söyledikleriyle cevap bulur. Avşar, sözü edilen kısa yazısında sanata bakışı konusunda ve dolayısıyla öyküleri hakkında birçok önemli anahtar sunar okura. Avşar’a göre her sanatçı devrinin gizli tanığıdır ve yaşadığı döneme üçüncü bir gözle bakar. Yazarı bir tanık olarak nitelendiren İç Anadolulu bir yazarın “anavatan” olarak bozkırı ön plana çıkarması şaşırtıcı olmayacaktır. Peki, bozkırın hangi yönü yazar için daha çok göz önünde tutulmaktadır? Bu soru, yine arka kapakta cevaplanmaktadır: “Tam kırk yıldır, sarı, çorak, garip, mahzun, yoksul, sefil bir bozkırı biriktirdim içimde…”. Görüldüğü gibi Avşar için bozkır sarı, çorak, mahzun gibi sıfatlarla bezenmiştir, yani bozkır bir nevi hüzünle birlikte anılır. Sözü edilen hüzün, kitabın adında da kendini hissettirir: Çiğdemleri Solan Bozkır. İçsel olarak kendisinde hüznü barındıran bozkırın, baharın simgesi olan çiğdemlerinin solmasıyla birlikte bir kat daha hüzünle bulanır. Bu şekilde yazarın ifadesiyle anavatanı bozkır olan öykülerin merkezine hüzün yerleşmiş olur. Bu noktada yapılması gereken ilk edim, hüznün kaynağı ve niteliği üzerine bir tartışma yürütmektir.

Bozkırın çiğdemlerinin solması, bir değişimi imler her şeyden önce. Bir başka ifadeyle eskiyle yeni arasındaki nitelik değişimine gönderimde bulunur. Örneğin Bahri Usta adlı öyküde Ali Çavuş, Bahri Usta’ya, “Şimdi değişti Bahri Usta, nerde eski düğünler, nerde eski sevdalar…” der. Bahri Usta bu konuda Ali Çavuş’tan da dertlidir. Bu bağlamda şunları söyler: “Evelden beyle miydi gurban olduğum ağam. Ağalar da ağanın uşakları da töreliydi. Oturaklı olurdu, ağır idi meclisler, güccükler büyüğünü bilirdi. Aaah! Sözü gılıç gibi beyler vardı eskiden. Kan aksa, akan kanı keserlerdi bir çift sözünen… Ağanın uşakları bir hoş oldu gayri. Babaları Dadaloğlu, Köroğlu, Kerem isterdi.  Aşk ile tarardık sazın telini.”. Başta söylediğimiz gibi Avşar bir tanıktır, bu bağlamda değişen kültürün tanığıdır. Yeniyle uyum sağlayamayan insanların trajedisiyle birlikte oluşan hüznünün tanığıdır. Abdal bir çalgıcı olan Bahri Usta’nın değişen müzik bilinci karşısında düştüğü çaresizlik öyküde bütün trajedisiyle okura yansıtılır. Kasabanın sorunlu genç delikanlısı olan Deli Osman’ın, “Ben aşığım ulaaan! Bana, Orhan Baba’dan, Ayşem’i çalacaksınız.” demesiyle Bahri Usta büyük bir sıkıntı yaşar. Daha önce söylediği gibi Bahri Usta, Dadaloğlu, Köroğlu, Kerem istenilmesine alışmıştır. Fakat değişen müzik kodları, arabesk kültürün başat olmaya başlaması, Bahri Usta’nın trajik bir durum içerisinde yer almasına neden olur. Olumsuz olarak değişen ve bu anlamda hem anlatıcıya hem de okura hüzün veren sözü edilen durum, “Abdal Kocası” adlı öyküde daha belirgin bir şekilde yer alır. Fakat bu kez kültürün taşıyıcısı olan abdalın zamanın zalim etkisi altında kaldığını ve kültür taşıyıcısı olma işlevini yerine getiremediği görülür. Öyküdeki anlatıcı, Şahan Usta merkezinde bozkır kültürünün taşıyıcısı olan abdalların zamanla nasıl bu işlevlerini yerine getiremediklerini, toplumda eski yerlerini bulamadıkları somutlaştırır. Bu bağlamda şöyle der:

“O türküler ki bu titreyen ellerin perde perde tutuşturduğu sazda, evveli-ahiri olurdu sevdaların. Şimdi bu eller ne saz ne tezene tutabilir ne de yol gösterebilirdi ah çeken türkülere. Artık basamazdı perdelere, tarayamazdı telleri bu eller. Bozlak semasında parlayan bir yıldız, sözler önünde akıp gidiyor, sönüyor, kayboluyordu”. Görüldüğü gibi öyküdeki anlatıcı, öyküdeki kişiler gibi geçen zamanın bütün acısını ruhunda duyar. En başta söylendiği gibi bozkırın çiğdemleri soluyordur ve bu soluşun bütün acısını yazar ve onunla birlikte öyküdeki anlatıcı içinde hisseder. Bozulan çiğdemler, adeta bozulan çağın simgesi olur bu öykülerde. Kültürel bozulma, yozlaşmadır kastedilen. Sözü edilen bozulma, en çok kendini abdal âşıklarda hissettirir. Örneğin Şahan Usta, “Abdal Kocası” adlı öykünün anlatıcısı olan birinci tekil kişiye bahsedilen bozulmayla ilgili şunları söyler: “Büyük adam idi Hasan Ağa. Gönülün derdinden, insanın halından bilirdi. Devir azdı ağanın oğlu, büyük küçük belli değil şimdi,”. Devir değişmiştir ve artık Şahan Usta ağıtını, yok olan kültür için söyler. Değişen ve bu şekilde kendisini işlevsiz kılan kültürel değişimin içinde Şahan Usta’nın trajedisini hissederiz. Söz konusu hüznün resmini çizer usta:

“On beş senedir küsüm saza, duvarda asılı kaldı, o bana bakar, ben ona bakarım. Çalıp çağırdığımız yalan oldu, şimdi uşaklar çalıyor amma düğünlerden de elimizi çektik, yüzümüzü yuduk kölesi olduğum. Düğünlere abdal çağıran mı var? Biz gâvur olmuşsuk haberimiz yok! Bir kısmı Müslüman düğünü yapıyo gayri, çalgısız düğün olur mu babam? Bir kısmı da salonlarda düğün yapıyo. Alentirikli olmuş sazlar, bir makine varmış, sazı, zurnayı, halayı, kırk havayı… Alayını o makine çalıyormuş. Sen bilin zağar, adı ne ise…”. Bahri Usta ile aynı kaderi paylaşmaktadır Şahan Usta. Her ikisi de değişen kültürle birlikte kendilerini işlevsiz hissetmekte ve bu durumun hüznünü yaşamaktadırlar. Aynı hüzne yazar da ortak olmaktadır. Yazar, kültürün hızla değiştiğini, kültürel emperyalizmle insanların popüler olana, kolayca tüketilene olan eğiliminin farkındadır ve bu yüzden eskiye ait yaşamı okura uzun uzun anlatma ihtiyacı duyar:

“Bedri yastıkları, halı minderleri ve dokuma kilimleriyle sekili büyük oda: Her zaman kilitliydi gömme dolabı, kapısı ise hep yasaklı çocuklara… Misafir geldiğinde lambası titrer, bacası tüter, yüzü aydınlanırdı… Büyük odadaki, berdi yastıkların üzerinde renk renk motifler vardı: Birbirine iplerle bağlanmış deve motifleri… Develer bir kervan olur, uzak diyarlara giderdi hep. O kervanlar nereye giderdi, nereden gelirdi bilinmez. Yaz- kış, gece-gündüz giderdi kervanımız,”. Görüldüğü gibi yazar, eski bozkır yaşamından okura geniş bilgiler verme gereği duymaktadır. Çünkü modernleşen dünya ile birlikte gelişen kültürel değişimin, popüler kültürün başat oluşunun farkındadır. Fakat yazarın bir taraf olduğunu görürüz, o eski zamanlara özlemle bakmaktadır. Çocukluğuna aittir o dönemler. Geçmişin yol olup gidişini özellikle nesneler ve mekânlar üzerinden algılar yazar. Çocukluğuna, yani mutlu anlarına ait nesneler ve mekânların zamanla harap olması onda hüzün yaratır:

“O şen şakrak, beş çocuklu ev, bir virane şimdi. Bir tek, kıble taş duvarı kalmış ayakta. Karlarla erimiş, yağmurlarla akıp gitmiş kerpiç duvarlar”. Değişen yaşam, kültür, bu kültürle birlikte işlevini yitirmeye başlayan abdallar ve eskiyi barındıran nesne ve mekânların harap olmasıyla Avşar’ın öyküleri, bozkır türküleri gibi hüzünlü bir tona bürünür. Bu hüzün yalnızca kaybedilen kültürel geçmişle birlikte ortaya çıkmaz, aynı zamanda söz konusu hüznün bir diğer sebebi, garip, yoksul, mahzun insanlarıdır. Kendi garibanlığına bakmadan ilk kez gördüğü kişinin gariban olduğunu düşünerek ona sigara ikram eden Reşit; kıt imkânlarıyla yapılan iyiliklere karşılık vermeye çalışan Hamdi Kirve; geçimini sağlamak için Galatasaray ve İtalyan takımları arasındaki maçta gol atılmasını bekleyen Âdem hep mahzun, garip ve yoksuldurlar. Yazar, onların dünyasına girer, onlarla empati kurar ve okurun da onlarla birlikte onların hissettiklerini hissetmesini sağlar. Avşar’ın çizdiği bu tipler, daha önce bahsedildiği gibi, kaybedildiğine inanılan kültürle birlikte öyküleri okuyan kişilerde hüznün oluşmasına neden olur. Bunun yanı sıra Reşit, Hamdi Kirve, Âdem ve Molla Emi gibi kişiler, yazarın tip yaratmadaki başarısının bir kanıtı olarak da gösterilebilir. Kitabı okuyup bitirdikten sonra da bizimle yaşayan, hüzünlerini kitap bittikten sonra da taşıdığımız tiplerdir bunlar. Bozkır’ın en renkli, en sıra dışı kişileridir bunlar. Sözü edilen tipler, öyküde hüzün atmosferinin yaratılmasının yanı sıra öykünün kurgusunda da önemli bir işleve sahiptirler. Bu tipler aracılığıyla yazar, anlattığı toplumsal kesimin yapısını da okura sunar. Bu bağlamda “Molla Emmi” adlı öykü örnek gösterilebilir. Yazar, toplumun merkezine oturttuğu Molla Emmi tipiyle birlikte kasabanın yaşamının kapılarını okura açar. Bu bağlamda şu cümleler örnek gösterilebilir:

“Cami kasabanın tam ortasında. Kasabanın dört yanında, elektrik direklerine bağlanmış hoparlörler, caminin minaresindeki ses cihazına bağlı. Kasabanın tüm işlerini ed Molla Emmi, camiden yapar. Kasabalılar, her derdini, akşam ezanından önce Molla Emmi’ye anlatır. Molla Emmi de ezandan önce dertlere deva olur. Akşam ezanından önce, hemen her gün Molla Emmi’nin yanına birisi gelip ‘yüzünün karasını döker.’”.
....

 

»»  Devamı Kardeş Kalemler 41. sayıda...

DERGİDEN