Kaç
Ha Kaçta
Eyvaz ZEYNALOV
Çeviren: İmdat Avşar
Dehşetli bir yıkıma, yangına sebep olan roket ve top mermileri, önce köyün üst
tarafındaki bağları, bağ evlerini dövmeye başladı. Sonra köyün içindeki evlerin
üstüne yağmaya başladı. Birkaç dakika içinde, hükümet konağını ve büyük şarap
fabrikasını yerle bir etti. Dört bir yana ateş düştü. Yıkılan evlerden kalkan
toz duman adeta arşa yükseliyordu.
Köy sakinleri telaşla yollara düştü. Korkuyla kaçışan insanlar, köyün dört bir yanında karınca gibi kaynaşıyordu. Başka zaman birbirini görse selam vermeyen, birbirinin adını anmayan adamlar kumrular gibi ötüşüyor; birbirini soruyorlardı. Halk, deli gibi oraya buraya kaçışıyor; çığlıkları birbirine karışıyor, çocuklar bağrışıyorlardı.
Kıyamet günüydü sanki; kaçan kaçana, göçen göçeneydi. Herkes değerli eşyalarını kurtarmaya çalışıyor, eline ne geçerse, gücü neye yeterse alıp köyü terk etmeye çalışıyordu. Bütün ahali, köyün aşağı tarafındaki mezarlığa doğru koşuyor; oradan da kuru çay yatağının yakından geçen anayola doğru akıyordu. Düşman, köyün baş tarafındaki müdafaa hattını yararak ilerliyordu; artık tankların boğuk sesleri de duyuluyordu.
Köy ahalisi, kaç gündür ateş üstündeydi. Felaket gelmeden önce denklerini yığmış hazır vaziyetteydi. Geceleri bile uyuyamıyorlar, ayakta sabahlıyorlardı. Daha düne kadar, Ermeni’yi bir şeye saymayanlar, olacaklara inanmayanlar da çoktu. Böyle düşünen insanlar, yeni kurulan düzenli orduya güveniyorlardı. Elinden bir şey gelmeyen; ancak köyü savunmak için bir şekilde, vatan gayretiyle silahlanan köylüler, ellerindeki silahları da bırakmıştı. Düzenli ordunun komutanları: “Bugüne kadar yaptıklarınız için teşekkür ederiz, sağolun; ama bundan sonra vatanın namusunu biz koruyacağız,” demişlerdi. Bir hafta sonra da telgraf gelmişti: “Köy, belli bir müddet Ermenilere bırakılacak.” Her şey tuhaftı. Bugüne kadar görülmemiş, duyulmamış şeyler oluyordu. Sovyetlerin çökmesiyle birlikte, gökten düşme bir bağımsızlık kazanılmıştı. Kendilerine çok güvenen siyasîler, bu vaziyeti tam olarak anlamaya, değerlendirmeye hazır değillerdi. Birleşmek, bu puslu havadan, akılla istifade etmek yerine, halkı da kendi hileli oyunlarına katarak iktidar ve makam kapmak peşine düşmüşlerdi. Akıl ve vicdanlarını kaybedenlerin iktidar hırsı, öyle bir hale gelmişti ki rakiplerini alt etmek için bazı köyleri, ilçeleri düşmana bırakmaktan dahi çekinmiyorlardı. Nasıl olsa hepsini geri alırız, diye düşünüyorlardı. Savaş ve olağanüstü hal kanunlarının uygulanmadığı; suçluların, hainlerin zamanında ve adaletli şekilde cezalandırılmadığı ülkede, insanlar korku ve endişe içinde, ne yapacaklarını bilmeden yaşıyorlardı. Duyduklarına inanıp inanmamakta tereddüt ediyorlar, neye inanacaklarını bir türlü kestiremiyorlardı.
Köyün, kendi adamlarımız tarafından Ermeniler’e satıldığına inanmayanlardan biri de Tağı’ydı. Ancak söylentilere inanmasa da hanımının sözünü dinlemiş, bir gün önceden yükünü traktöre yüklemiş, göçe hazır halde beklemeye başlamış, sonra da yola düşmüştü.
Ufak tefek biri olan Tağı, korku nedir bilmiyordu. Yolu kapattığı, çabuk hareket etmediği için ardından gelen korna seslerine aldırmıyordu. Bağırtılar, çağırtılar, tehditler de hiç umrunda değildi. Yolda rastladığı sahipsiz kadınları, çocukları, eli ayağı tutmayan ihtiyarları, sakatları, delileri, kimi görse traktörü durduruyor, çaresiz insanları traktörün römorkuna dolduruyordu. Traktörün römorkuna yanaşanları, aşağıdakiler kaldırıyor, yukardakiler çekiyor; aceleyle römorka bindiriyorlardı. Binenler Tağı’ya dua etmeye başlıyorladı:
- Allah tuttuğunu altın etsin, ay Tağı!
- Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağız kardeş!
Zavallı insanların bu hayır duaları, Tağı’nın ruhunu daha da kavileştiriyordu.
- Ay komşular! Tağı, traktörü hazırla, römorku da traktöre koş, kaç ha kaç olur, her taraf cehenneme dönmüş. Ara yerde konu komşu düşmanın ayağı altında kalmasın, diye iki gündür Tağı’ya yalvarıyorum.
Tağı’ya hiç yakışmayan, kilolu, iri yarı, kadından çok erkeğe benzeyen karısı, sonunda dayanamayarak bu hayırseverliğin sebebinin kendisi olduğunu, bu duaların kendisine yapılması gerektiğini hatırlattı.
Traktöre binenler de hayır dualarını Tağı’nın karısından esirgemediler:
- Allah seni Tağı’ya, onu da sana çok görmesin! diyerek dilenci payı gibi, bir hayır dua da Tağı’nın karısına ettiler.
- Ana! Ben iniyorum!
Herkes can telaşındayken iki taşın arasında, Tağı’nın oğlu Orhan mızırdanmaya başladı.
- Ana, babama söyle; traktörü durdursun!
Deminden beri, arada bir kem küm etse de pek sesini yükseltmiyordu. Orhan’ın yanında oturanlar sordular:
- Ne oldu ki ay oğul, niçin inmek istiyorsun?
Orhan anasının yüzüne ağlamaklı bir şekilde baktı.
- Çubuş kaldı ana.
Anası oğlunu avutmaya çalıştı:
- Hey oğul, bir Çubuş yüzünden kendini ateşe mi atacaksın? Telaş ile unutmuşum, canımız sağolsun. Amcanın oğluna söyleriz, sana bir tanedaha gönderir.
Çubuşu, Orhan’a Bakü’deki amcasının oğlu hediye etmişti. Kıvırcık tüylü, yaba kulaklı, kuyruğu kendisinden büyük olan Çubuş, köpekten çok kediye benziyordu; ama insan gibi söz dinleyen, akıllı bir köpekti. Çubuş, Orhan’a çabucak alışmış; Orhan da onu çok sevmişti. Tağı, köyden çıkarken Çubuş Çubuş, diye bağıra çağıra dört tarafı dolaşmış; ama eniği bulamamıştı. Annesi, oğlunun köpeği unuttuğunu hatırladığında mızırdanacağını çok iyi biliyordu. Orhan’ın ise bütün bunlardan haberi yoktu.
-Ben başkasını istemiyorum! Ben kendi Çubuş’umu istiyorum. Yüzünü anasının koluna dayayan Orhan mızırdanmaya devam etti.
Anası onu yatıştırmaya çalışıyordu:
- Elâlemi bize güldürme, gadasını aldığım. Şimdi köpeği düşünmenin zamanı mı?
Traktör köyden uzaklaştıkça köyde olup bitenleri anlamak, neler olduğunu görmek iyice güçleşiyordu. Toprağın bağrını söküp dağıtan roket sesleri, kurşun sesleri artık duyulmasa da köyün dört yanından ateşlerin kızıllığı görülüyor; evler yanıyor, dumanlar yükseliyordu. Çatışma sesleri, traktörün homurtusuna karışıyor, dağlara çarpan sesler yankılanıp köye geri dönüyordu.
Köyden hayli uzaklaşmışlardı. O sırada bir kaç kadın ve yedi sekiz çocuk traktöre doğru koşmaya başladı. Tağı, eliyle onlara çabuk olmalarını işaret etti. Zavallılar, traktöre ulaşır ulaşmaz ellerindekileri, traktörün vagonuna rastgele fırlatıp yukarı tırmandılar. Traktöre her binen bir kişilik yeri daha dolduruyor, insanlar iyice sıkışıyordu; ama kimse çıtını çıkarmıyor, kımıldana kımıldana, birbirlerine sokula sokula yeni gelenlere yer açıyorlardı. Başka zaman bu kadar insanı, bu römorka sığdırmak mümkün değildi. Mezarlığın yanından geçerken dudaklarını fısıltıyla kımıldatan aksakallı dedeler, akpürçekli nineler, geçmişlerinin ruhuna fatiha okumayı da unutmadılar; ama onların bu dudak kıpırtıları, fatihadan çok, ölmüşlere kendi günahlarını affettirmek, günahlarından arınmak, onları terk ettikleri için sızlayan vicdanlarını rahatlatma davranışına benziyordu...
Traktör, taşlı çakıllı kurumuş çay yatağını homurtuyla geçerek toprak yola çıktı. Traktörün motor sesini epeyce öteden duysalar da ellerinde bohçaları, çıkınları ile yola düşen Samet, hanımı ve çocukları geriye dönüp bakmadılar bile. Tağı traktörü biraz daha hızlandırdı. Onlara yaklaştıklarında, Tağı’nın bakışlarıyla Samet’in mazlum, melul bakışları buluştu. Tağı’nın yüreği, gitmesine izin vermedi. Aniden firene bastı. Römorktakilerden biri seslendi. Tağı’nın kendisini duyup duymadığının farkında bile değildi.
- Hey kardeş, sür gidelim! Ermeniler bunlara dokunmaz.
Başka biri, bu adamın söylediklerine kızarak gözlerini ağarttı.
- Günahtır! Bırak, karışma sen! Köyümüzün adı var.
Samet’in karısı Ermeni kızıydı. Karı koca yirmi yıldan beri bir yastığa başkoyuyorlardı. Samet’in hanımının müslüman olduğu da söyleniyordu. Samet’e iki oğlan, bir kız evlat doğurmuştu. Kızı, komşu köye gelin gitmişti. O an, nedense oğullarından biri, küçük olanı yanlarındaydı. Büyük oğulları ise evlenecek yaştaydı. Askerliğini Sovyet ordusunda bitirdikten sonra ortalarda görünmez olmuştu. Azerbaycan Türkleri’ni, önce babalarının, dedelerinin topraklarından koparıp yurdundan yuvasından çıkaran Ermeniler, şimdi de kana batmış dişlerini Karabağ için sıkıyorlardı. Savaş başladığında Samet’in büyük oğlu, herkes gibi köyün müdafaasında gönüllü olarak ileri çıksa da “Yeğen, dayısına kurşun sıkmaz,” atasözüne inanan köylüler, ona ne silah ne de köyün müdafaasında bir görev vermişlerdi. İpini kopartmış gezen dayısı, ortalık sakinken sık sık Sametgil’e gelirdi. Şimdiyse Ermeni saflarında Türkler’e karşı savaşıyordu.
Köyün delikanlıları, hanımını kovması için kaç kez Samet’in evine hücum etmiş, küfürler savurarak onu aşağılamışlardı. Güya, bütün belâların sebebi bu kadındı. Güya Samet Ermeni kızıyla evlenmeseydi, ortalık karışmaz, topraklarımız işgal edilmez, insanımız sıcak yurdundan yuvasından uzak düşmezdi.
Zavallı Samet, nerden bilecekti ki gün gelecek ve Ermeniler Türkler’e düşman kesilecek; kan dökecek, insanları yurdundan yuvasından edecek. Ruslar’la evlenenler de az değildi. Demek ki Ruslar ile aramız bozulunca onları kovacaktık! İnsanlar, yıllarca aynı yastığa başkoyduğu, çoluk çocuğunun anasını boşamalıydı! Bir yuvayı dağıtmak! Oyuncak mıydı bu iş?
Öfkelenen, şuurunu kaybeden insanlar, kendi söylediklerinden başka hiçbir şeyi dinlemek istemiyorlardı. Aklı başında insanlar ise bu öfkeli kalabalığa, fevrî düşünenlere karşı koyamıyorlar, onlardan çekiniyorlardı.
Düşman, hasmının üstüne ya zayıfladığında ya da kendini unutarak fil gibi kulağının üstüne yattığını gördüğünde harekete geçer. Mağlubiyetin asıl sebeplerini arayıp bulmak, sonuçlarını ortadan kaldırmak yerine; küçük, basit meselelere kafa yormak, insanlara kendini kaybettirmek, kuvvetleri parçalamak düşman değirmenine su taşımak, büyük yıkımdı. Samet’e göre bütün küslükler, dargınlıklar bir yana bırakılmalı; düşmana karşı mücadelede düşmanın da beklemediği yollar bulunmalıydı. Hanımı Ermeni olanların akrabalık ilişkileri bu tür farklı yollardan biriydi; ama Samet, bu meseleyi ağzına almaya, bu düşüncesini açıklamaya çekiniyordu. Kaş yapayım derken göz çıkartmaktan çok korkuyordu.
Öyle ki Samet, ister istemez kendinin ve ailesinin talihini olayların akışına bırakmıştı. Her gün bir başka fitneye uyan delikanlıların gözüne değmemek, onları tahrik etmemek için çoluk çocuğu ile köyün içine pek çıkmıyor; kendilerini aşağılayanlara aldırmıyor, bir şekilde sabrediyor, asla yurtlarından yuvalarından ayrılmayı düşünmüyordu.
....
Köy sakinleri telaşla yollara düştü. Korkuyla kaçışan insanlar, köyün dört bir yanında karınca gibi kaynaşıyordu. Başka zaman birbirini görse selam vermeyen, birbirinin adını anmayan adamlar kumrular gibi ötüşüyor; birbirini soruyorlardı. Halk, deli gibi oraya buraya kaçışıyor; çığlıkları birbirine karışıyor, çocuklar bağrışıyorlardı.
Kıyamet günüydü sanki; kaçan kaçana, göçen göçeneydi. Herkes değerli eşyalarını kurtarmaya çalışıyor, eline ne geçerse, gücü neye yeterse alıp köyü terk etmeye çalışıyordu. Bütün ahali, köyün aşağı tarafındaki mezarlığa doğru koşuyor; oradan da kuru çay yatağının yakından geçen anayola doğru akıyordu. Düşman, köyün baş tarafındaki müdafaa hattını yararak ilerliyordu; artık tankların boğuk sesleri de duyuluyordu.
Köy ahalisi, kaç gündür ateş üstündeydi. Felaket gelmeden önce denklerini yığmış hazır vaziyetteydi. Geceleri bile uyuyamıyorlar, ayakta sabahlıyorlardı. Daha düne kadar, Ermeni’yi bir şeye saymayanlar, olacaklara inanmayanlar da çoktu. Böyle düşünen insanlar, yeni kurulan düzenli orduya güveniyorlardı. Elinden bir şey gelmeyen; ancak köyü savunmak için bir şekilde, vatan gayretiyle silahlanan köylüler, ellerindeki silahları da bırakmıştı. Düzenli ordunun komutanları: “Bugüne kadar yaptıklarınız için teşekkür ederiz, sağolun; ama bundan sonra vatanın namusunu biz koruyacağız,” demişlerdi. Bir hafta sonra da telgraf gelmişti: “Köy, belli bir müddet Ermenilere bırakılacak.” Her şey tuhaftı. Bugüne kadar görülmemiş, duyulmamış şeyler oluyordu. Sovyetlerin çökmesiyle birlikte, gökten düşme bir bağımsızlık kazanılmıştı. Kendilerine çok güvenen siyasîler, bu vaziyeti tam olarak anlamaya, değerlendirmeye hazır değillerdi. Birleşmek, bu puslu havadan, akılla istifade etmek yerine, halkı da kendi hileli oyunlarına katarak iktidar ve makam kapmak peşine düşmüşlerdi. Akıl ve vicdanlarını kaybedenlerin iktidar hırsı, öyle bir hale gelmişti ki rakiplerini alt etmek için bazı köyleri, ilçeleri düşmana bırakmaktan dahi çekinmiyorlardı. Nasıl olsa hepsini geri alırız, diye düşünüyorlardı. Savaş ve olağanüstü hal kanunlarının uygulanmadığı; suçluların, hainlerin zamanında ve adaletli şekilde cezalandırılmadığı ülkede, insanlar korku ve endişe içinde, ne yapacaklarını bilmeden yaşıyorlardı. Duyduklarına inanıp inanmamakta tereddüt ediyorlar, neye inanacaklarını bir türlü kestiremiyorlardı.
Köyün, kendi adamlarımız tarafından Ermeniler’e satıldığına inanmayanlardan biri de Tağı’ydı. Ancak söylentilere inanmasa da hanımının sözünü dinlemiş, bir gün önceden yükünü traktöre yüklemiş, göçe hazır halde beklemeye başlamış, sonra da yola düşmüştü.
Ufak tefek biri olan Tağı, korku nedir bilmiyordu. Yolu kapattığı, çabuk hareket etmediği için ardından gelen korna seslerine aldırmıyordu. Bağırtılar, çağırtılar, tehditler de hiç umrunda değildi. Yolda rastladığı sahipsiz kadınları, çocukları, eli ayağı tutmayan ihtiyarları, sakatları, delileri, kimi görse traktörü durduruyor, çaresiz insanları traktörün römorkuna dolduruyordu. Traktörün römorkuna yanaşanları, aşağıdakiler kaldırıyor, yukardakiler çekiyor; aceleyle römorka bindiriyorlardı. Binenler Tağı’ya dua etmeye başlıyorladı:
- Allah tuttuğunu altın etsin, ay Tağı!
- Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağız kardeş!
Zavallı insanların bu hayır duaları, Tağı’nın ruhunu daha da kavileştiriyordu.
- Ay komşular! Tağı, traktörü hazırla, römorku da traktöre koş, kaç ha kaç olur, her taraf cehenneme dönmüş. Ara yerde konu komşu düşmanın ayağı altında kalmasın, diye iki gündür Tağı’ya yalvarıyorum.
Tağı’ya hiç yakışmayan, kilolu, iri yarı, kadından çok erkeğe benzeyen karısı, sonunda dayanamayarak bu hayırseverliğin sebebinin kendisi olduğunu, bu duaların kendisine yapılması gerektiğini hatırlattı.
Traktöre binenler de hayır dualarını Tağı’nın karısından esirgemediler:
- Allah seni Tağı’ya, onu da sana çok görmesin! diyerek dilenci payı gibi, bir hayır dua da Tağı’nın karısına ettiler.
- Ana! Ben iniyorum!
Herkes can telaşındayken iki taşın arasında, Tağı’nın oğlu Orhan mızırdanmaya başladı.
- Ana, babama söyle; traktörü durdursun!
Deminden beri, arada bir kem küm etse de pek sesini yükseltmiyordu. Orhan’ın yanında oturanlar sordular:
- Ne oldu ki ay oğul, niçin inmek istiyorsun?
Orhan anasının yüzüne ağlamaklı bir şekilde baktı.
- Çubuş kaldı ana.
Anası oğlunu avutmaya çalıştı:
- Hey oğul, bir Çubuş yüzünden kendini ateşe mi atacaksın? Telaş ile unutmuşum, canımız sağolsun. Amcanın oğluna söyleriz, sana bir tanedaha gönderir.
Çubuşu, Orhan’a Bakü’deki amcasının oğlu hediye etmişti. Kıvırcık tüylü, yaba kulaklı, kuyruğu kendisinden büyük olan Çubuş, köpekten çok kediye benziyordu; ama insan gibi söz dinleyen, akıllı bir köpekti. Çubuş, Orhan’a çabucak alışmış; Orhan da onu çok sevmişti. Tağı, köyden çıkarken Çubuş Çubuş, diye bağıra çağıra dört tarafı dolaşmış; ama eniği bulamamıştı. Annesi, oğlunun köpeği unuttuğunu hatırladığında mızırdanacağını çok iyi biliyordu. Orhan’ın ise bütün bunlardan haberi yoktu.
-Ben başkasını istemiyorum! Ben kendi Çubuş’umu istiyorum. Yüzünü anasının koluna dayayan Orhan mızırdanmaya devam etti.
Anası onu yatıştırmaya çalışıyordu:
- Elâlemi bize güldürme, gadasını aldığım. Şimdi köpeği düşünmenin zamanı mı?
Traktör köyden uzaklaştıkça köyde olup bitenleri anlamak, neler olduğunu görmek iyice güçleşiyordu. Toprağın bağrını söküp dağıtan roket sesleri, kurşun sesleri artık duyulmasa da köyün dört yanından ateşlerin kızıllığı görülüyor; evler yanıyor, dumanlar yükseliyordu. Çatışma sesleri, traktörün homurtusuna karışıyor, dağlara çarpan sesler yankılanıp köye geri dönüyordu.
Köyden hayli uzaklaşmışlardı. O sırada bir kaç kadın ve yedi sekiz çocuk traktöre doğru koşmaya başladı. Tağı, eliyle onlara çabuk olmalarını işaret etti. Zavallılar, traktöre ulaşır ulaşmaz ellerindekileri, traktörün vagonuna rastgele fırlatıp yukarı tırmandılar. Traktöre her binen bir kişilik yeri daha dolduruyor, insanlar iyice sıkışıyordu; ama kimse çıtını çıkarmıyor, kımıldana kımıldana, birbirlerine sokula sokula yeni gelenlere yer açıyorlardı. Başka zaman bu kadar insanı, bu römorka sığdırmak mümkün değildi. Mezarlığın yanından geçerken dudaklarını fısıltıyla kımıldatan aksakallı dedeler, akpürçekli nineler, geçmişlerinin ruhuna fatiha okumayı da unutmadılar; ama onların bu dudak kıpırtıları, fatihadan çok, ölmüşlere kendi günahlarını affettirmek, günahlarından arınmak, onları terk ettikleri için sızlayan vicdanlarını rahatlatma davranışına benziyordu...
Traktör, taşlı çakıllı kurumuş çay yatağını homurtuyla geçerek toprak yola çıktı. Traktörün motor sesini epeyce öteden duysalar da ellerinde bohçaları, çıkınları ile yola düşen Samet, hanımı ve çocukları geriye dönüp bakmadılar bile. Tağı traktörü biraz daha hızlandırdı. Onlara yaklaştıklarında, Tağı’nın bakışlarıyla Samet’in mazlum, melul bakışları buluştu. Tağı’nın yüreği, gitmesine izin vermedi. Aniden firene bastı. Römorktakilerden biri seslendi. Tağı’nın kendisini duyup duymadığının farkında bile değildi.
- Hey kardeş, sür gidelim! Ermeniler bunlara dokunmaz.
Başka biri, bu adamın söylediklerine kızarak gözlerini ağarttı.
- Günahtır! Bırak, karışma sen! Köyümüzün adı var.
Samet’in karısı Ermeni kızıydı. Karı koca yirmi yıldan beri bir yastığa başkoyuyorlardı. Samet’in hanımının müslüman olduğu da söyleniyordu. Samet’e iki oğlan, bir kız evlat doğurmuştu. Kızı, komşu köye gelin gitmişti. O an, nedense oğullarından biri, küçük olanı yanlarındaydı. Büyük oğulları ise evlenecek yaştaydı. Askerliğini Sovyet ordusunda bitirdikten sonra ortalarda görünmez olmuştu. Azerbaycan Türkleri’ni, önce babalarının, dedelerinin topraklarından koparıp yurdundan yuvasından çıkaran Ermeniler, şimdi de kana batmış dişlerini Karabağ için sıkıyorlardı. Savaş başladığında Samet’in büyük oğlu, herkes gibi köyün müdafaasında gönüllü olarak ileri çıksa da “Yeğen, dayısına kurşun sıkmaz,” atasözüne inanan köylüler, ona ne silah ne de köyün müdafaasında bir görev vermişlerdi. İpini kopartmış gezen dayısı, ortalık sakinken sık sık Sametgil’e gelirdi. Şimdiyse Ermeni saflarında Türkler’e karşı savaşıyordu.
Köyün delikanlıları, hanımını kovması için kaç kez Samet’in evine hücum etmiş, küfürler savurarak onu aşağılamışlardı. Güya, bütün belâların sebebi bu kadındı. Güya Samet Ermeni kızıyla evlenmeseydi, ortalık karışmaz, topraklarımız işgal edilmez, insanımız sıcak yurdundan yuvasından uzak düşmezdi.
Zavallı Samet, nerden bilecekti ki gün gelecek ve Ermeniler Türkler’e düşman kesilecek; kan dökecek, insanları yurdundan yuvasından edecek. Ruslar’la evlenenler de az değildi. Demek ki Ruslar ile aramız bozulunca onları kovacaktık! İnsanlar, yıllarca aynı yastığa başkoyduğu, çoluk çocuğunun anasını boşamalıydı! Bir yuvayı dağıtmak! Oyuncak mıydı bu iş?
Öfkelenen, şuurunu kaybeden insanlar, kendi söylediklerinden başka hiçbir şeyi dinlemek istemiyorlardı. Aklı başında insanlar ise bu öfkeli kalabalığa, fevrî düşünenlere karşı koyamıyorlar, onlardan çekiniyorlardı.
Düşman, hasmının üstüne ya zayıfladığında ya da kendini unutarak fil gibi kulağının üstüne yattığını gördüğünde harekete geçer. Mağlubiyetin asıl sebeplerini arayıp bulmak, sonuçlarını ortadan kaldırmak yerine; küçük, basit meselelere kafa yormak, insanlara kendini kaybettirmek, kuvvetleri parçalamak düşman değirmenine su taşımak, büyük yıkımdı. Samet’e göre bütün küslükler, dargınlıklar bir yana bırakılmalı; düşmana karşı mücadelede düşmanın da beklemediği yollar bulunmalıydı. Hanımı Ermeni olanların akrabalık ilişkileri bu tür farklı yollardan biriydi; ama Samet, bu meseleyi ağzına almaya, bu düşüncesini açıklamaya çekiniyordu. Kaş yapayım derken göz çıkartmaktan çok korkuyordu.
Öyle ki Samet, ister istemez kendinin ve ailesinin talihini olayların akışına bırakmıştı. Her gün bir başka fitneye uyan delikanlıların gözüne değmemek, onları tahrik etmemek için çoluk çocuğu ile köyün içine pek çıkmıyor; kendilerini aşağılayanlara aldırmıyor, bir şekilde sabrediyor, asla yurtlarından yuvalarından ayrılmayı düşünmüyordu.
....
»» Devamı Kardeş Kalemler 41. sayıda...
DERGİDEN
-
İmdat AVŞAR
-
Tahir KAHHAR
-
Adem YEŞİL
-
Mehmet AYCI
-
Elhan Zal KARAHANLI
-
Osman ÇEVİKSOY
-
Ataman KALEBOZAN
-
Emel ŞAKACI
-
Ahmet KURT
-
Emel ŞAKACI
-
Ethem GÖKTÜRK
-
Ömrüm IŞIKAY
-
Nazile GÜLTAÇ
-
Eyvaz ZEYNALOV
-
Şecaettin KOKA
-
Mina KRISTEVA
-
Mukay ELEBAYEV
-
Eljas BEKENULI
-
Dilek ARSLAN
-
Ismayıl KADIROV
-
Hatire GULİYEVA
-
Rahile RUZMANOVA
-
Halil ÖZCAN
-
Yakup DELİÖMEROĞLU
-
Mihail SİNELNİKOV


