YIL: 4  /  SAYI: 41  /  Mayıs - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kısa Kısa
Ismayıl KADIROV
Çeviren: İbrahim TÜRKHAN

 

- Müjde! Müjde! Yengemin bir erkek çocuğu oldu. Müjde! diye çığlık atan küçük kız heyecanlı bir şekilde bir evden diğerine koştu.

- Gözün aydın, gözümüzün nuru! Bebeğin sağlık selamette olsun! Yolun açıkmış hani, bir bebeğin müjdesini verdiği için “Al haydi madem öyle,” diyerek her vardığı evde kimi kâğıtlı şeker, kimi çikolata, bazıları para, bazılarıysa havluya benzer şeyler verdiler. Hatta bazıları döşüne çengelli iğneyle boncuk bile taktı. Duyanların kimisi sanki kendileri erkek çocuk sahibi olmuşçasına sevinerek aradan fazla vakit geçirmeden hemen o eve ziyarete gittiler. Müjdeci kız, nefes nefese kalması az gelmiş olmalı ki kendi küçük köylerinde dolaşacağı kimse kalmayınca sağına soluna bakınmaya başladı. Erkekler yeni doğan bebekten dolayı ev sahiplerini kapının ağzından kutlayarak işlerinin başına döndüler. İhtiyar kadınlar ve gelinlerle kızlar ise eve girerek odanın bir köşesine kalınca serilen döşekte yatan yeni doğum yapmış gelinin yanı başında uyumakta olan bebeğin burnunun ucunu hafifçe çimdikleyerek koklayıp öptüler; gelenlerin tatması için hazırlanan tereyağından birer lokma alarak ev sahiplerine dilek ve temennilerini bildirip birer ikişer evden ayrıldılar.

Bir çocuğun doğmasıyla bir köyün tamamını kaplayan bu tip mütevazı bayramlar çocukluk çağımda bilinçaltıma iyice yerleşmiş olmalı ki müjdeci çocuğu duyunca hemen o eski günler gözümün önüne geldi. İşin bu güzelliğinin aksine günümüzde her birimizin eski günlerimizde yaşadığımız bu tip geleneklerin gün geçtikçe unutulmakta oluşuna, üstüne üstlük bunun benzeri acı tatlı olayları günümüzün ihtiyarlarının unutması az geliyormuş gibi bir de gençleri içki benzeri kötü alışkanlıkların kucağına atmalarından dolayı yüreğim sızlıyor. Bu yüzden eski günlerimden kalma eğlence gelenek ve insanları hatırladıkça, özlemimin gönlüme sığmadığını hissediyorum.

* * *

Bir insanın ana dilini bilmesi zaruri mi yoksa görev mi? Eğer annesi kendi dilini bilmiyorsa çocuk hangi dilde konuşacak? Onu ana dilinde konuşmaya zorlamaya hakkımız var mı?

* * *

Göl kıyısına, parklara dinlenmek üzere gelen koca koca adamların, oturmak için altlarına koydukları gazeteleri, yedikleri şeylerin kırıntılarını, çeşit çeşit paketleri nemelazımcılık yaparak oraya buraya fırlatmalarını; ağaçların dallarını kırmalarını, gülleri koparmalarını görünce aklıma hemen annem gelir. “İnsanın temizliği göçtüğü yerden bilinir?” diyerek yayladan göçerken etraftaki kâğıtları, çaput vb. çöpleri toplayarak yakardı. Odun toplamaya gittiğimiz zaman, “Fidanları, yeni çıkan dallara dokunmayın, onun yerine sadece kuruyan düşen dalları, ağaçları toplayın,” derdi. Okuma yazması olmayan, cahil görülen insanların günümüzdeki diplomalı insanlara göre daha eğitimli, bilgili olmalarına şaşırıyorum. Meğer ekolojiyi eskiler de bilirmiş ya!

* * *

Bu ihtiyar kadından herkes korkardı. “Yememize içmemize, işlerimize karışması da olmasa aslında aramızda bir problem de yok,” derlerdi, fısıldayarak. “Öldükten sonraki halinizden endişe ediyorum. Elbirliği içinde yaşayın!” derdi sülalesinin en yaşlısı olan ihtiyar kadın. Gerçekten de bir süre sonra ihtiyar kadın ölünce başlarında olduğu sülale bir yana, kendi öz çocuklarının her biri bir tarafa dağılıp gittiler. Aradan birkaç yıl geçince gidenler ve kalanlar birbirine yabancı insanlar gibi oldular. Evet, özgürlük güzel bir şey; ancak eksiği gediği söyleyip düzeltmeye çalışan, birlik beraberlik içinde yaşamayı öğütleyen bir başkanın da olması gerekiyor sanırım!

* * *

Kırgızlar gerçekten de büyük millet. Bulunduğu makamda yükselmeyi, kitap yazmayı, bilim alanında profesör olmayı, nice ödülleri almayı hemen hayata geçirebilmekteler. Eğer karşındakine şöyle birazcık yararlı olacaksa toz kondurmadan onu övmeye başlar. Kimseye bir faydası olmayacaksa günün birinde kötü bir yanını bulup o yönünü kaşımaya başlarlar. ‘Etliye sütlüye dokunmadan’ sıradan biri olarak yaşıyorsan, görmemezlikten, bilmemezlikten, duymamazlıktan gelerek başını öbür tarafa çevirerek geçer giderler. Beklenmedik bir anda senin de bulunduğun bir ortamda güzel bir yanını başka bir adam dile getirecek olsa biraz şaşırmış gibi görünürler ve sözü hemen başka bir tarafa çevirirler. Ya da işinin zor mu, kolay mı olduğunu sormak yerine aylığının ne kadar olduğunu sorarlar. Eksik veya fazla yönünü yüzüne karşı söylemek eskiden beri karşılaşılmayan bir davranıştır!

* * *

Sağlık sıhhat içinde yaşayan bir insan olmak, gerçek kahramanlıktır.

* * *

O, bir kuruma müdür olarak atandı. Yanında çalışanların çoğu kendi köylüleriydi. Mütevazılığı, hilekârlık ve düzenbazlığının olmaması; dürüstlüğü, boş oturmayı değil iş yapmayı istemesi onların hoşuna gitmedi. “Daha dün pazarda torba taşımıyor muydu, babası bir çobandı; yani şimdi bu adam mı bizi yönetecek,” demeye başladılar. Gurur yaptılar. Müdür aleyhine dilekçeler sağa sola ulaşmaya başladı. Eski defterler açıldı ve sonunda müdürü görevden uzaklaştırarak derin bir nefes aldılar. Müdür suçsuz olduğunu ispat edemedi. Yeni bir müdür geldi. Onun iş olmuş olmamıştan çok, tertip düzene dikkat etmesi milletin çok hoşuna gitti. Ancak yeni müdür, eski müdürün köylülerini birer ikişer kendi istekleriyle işten uzaklaştırarak sonunda hepsinin kökünün kazıdı. Böylece boş yere gurur yapanların akıbetleriyle müdürlerin tarafgirlikleri bir kere daha ortaya dökülmüş oldu.

* * *

Öğrencinin birisi “Savaştan, savaşmaktan nefret ediyorum,” gibilerinden düşüncelerini dile getirdiği bir şiir yazmış. Babası onu okuyunca: “Oğlum sen savaş görmedin ki nerden biliyorsun nefret edileceğini?” diye sorunca oğlu: “Ama baba ben savaşı görenleri gördüm ya?” diye cevap vermiş.

* * *

Bir keresinde çay bahçesinde çay içmek için oturmuş bekliyordum. İçerideki görevlilerin bize çay getirdikleri bardakları önce kabaca temizleyip sonra çamaşır suyunun içinde beklettiklerini düşündüm. Velhasıl bir sürü meşakkatli süreçten sonra bize çay getirdiklerini fark ettim. Bütün bunlardan sonra o bardaklardan birini birden elimden düşürerek kırdım! Ancak bardağın kırılmasına üzülmekten çok “Aklayıp paklayıp götürüp köpeğe verdi,” atasözünün ne demek istediğini anladığım için sevinmiştim.

* * *

Düğün derneğin anlamı ve amacı yeme içme, eğlenme, azdır çoktur aynî nakdî bir şeyler toplamaya yönelik bir iş gibi gelmesine rağmen, onun perde arkasındaki manevî zenginliklere ulaşmak için bir gayret vesilesi olduğunu düğün sahipleri de düğüne gelenler de fazla dikkate almıyorlar.

* * *

Aynı evde uzun yıllar boyunca annemle birlikte yaşadık. Ağabeyimin biri yaylada çobanlık yapıyor, diğeri şehirde eğitim sektöründe çalışıyor. Ablam kendi başının derdinde; ben çok küçüğüm. Annemse oldukça yaşlı biriydi. “Zor da oğlunu büyütüyorsun, teyze. İnşallah ileride bunun karşılığını görürsün,” diyordu karşılaşanlar. Beni görenlerse “Oo, büyümüş de annesine bakmaya başlamış,” diyerek övüyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben mi anneme baktım, yoksa annem mi beni büyüttü bilmiyorum, velhasıl nice yıllar bizim birbirimize dayanarak yaşadığımız günleri içine alarak geçti.

* * *

Ölüm korkunç bir şey değil. Gerçeği söylemek gerekirse hayatın gayesinin güzel bir ölüme kavuşma olduğunu bilmek, fazla olmamalı.

* * *

“Yense de yenmese de yağ güzeldir,” sözü halkın içinden çıkarak bende yağa olumlu bakış açısı oluşturmasının yanında, şımarıp yoldan çıkan birine “Gözünü yağ kaplamış,” sözüyse sanki bağıra bağıra yağdan nefret etmeyi öğütlüyor gibi geliyor.
....

 

»»  Devamı Kardeş Kalemler 41. sayıda...

DERGİDEN