Göz BoncuğuAşurali CORAYEV
Çeviren: Selami Fedakâr

Aşurali Corayev, 1956 yılının Ağustos ayında Özbekistan’ın Nevai şehrinde doğdu. 1978 yılında Taşkent Medeniyet Enstitüsü’nden mezun
oldu. 1983-1996 yılları arasında Özbekistan Edebiyatı ve Sanatı Gazetesi’nde şube müdürlüğü yaptı. 1996-1997 yıllarında Özbekistan
Cumhurbaşkanlığı bünyesinde çalıştı. 1997-2007 yılları arasında Muştum Dergisi’nin müdürlüğünü yaptı. 2007’den itibaren ise Gülhan
Dergisi’nde müdür olarak çalışmaktadır. Özbekistan Yazarlar Birliği üyesi olan Aşurali Corayev’in yayınlanmış yedi kitabı vardır. Aşurali
Corayev evli ve 4 çocuk babasıdır.
Kasap Atamurat’ın sağlığı
bozuldu. Hayatı boyunca
ağzından hastayım lafı çıkmayan
bu adam, yorgan döşek
yatıyordu. Derdi çoktu,
en ağır işleri bile zorlanmadan
yapan kasabın iri gövdesi
eriyip gitti. “Yok, gitmeyeceğim.
Allah ne yazdıysa
o olur,” demesine rağmen
oğulları onu hastaneye götürdü.
Burnu kepçeye benzeyen
bir doktor onu muayene
etti. Bağırsağa benzeyen
aletin bir ucunu kulaklarına
taktı, diğer ucunu ise kasabın
göğsüne tekrar tekrar tutarak
kalbini dinledi. Sonra Atamurat’ın karnını
sıvazladı
ve yumuşak parmaklarıyla birkaç defa
karnına bastırdı. Kasap göğsünde çok hafif bir
sancı hissetti. Doktor:
- Ağrıyor mu? diye sordu.
- Evet, dedi kasap alçak bir sesle.
Yerinden kalkan doktor:
- Amca, sizi yatıracağız. İyice bir araştırıp bakalım, dedi.
Kasap Atamurat’ın nefesi kesildi. Doktor odadan çıktıktan sonra, Atamurat oğluna yalvarır gözlerle bakarak elini göğsüne koydu ve hoşnutsuz bir sesle:
- Şimdi bu adam neyi araştıracak oğullarım. İki yıldan beri, göğsümde ne olduğunu doktor nereden bilecek? Benim derdim belli, dedi.
Büyük oğlu onu rahatlatmak için:
- Baba, sen hiç endişelenmeden tedavi ol. Geçmişte yaşananları aklına getirme. Şimdi sadece sağlığını düşün. Doktorlar ile konuşacağım, inşallah buradan hiç hasta olmamış gibi çıkacaksın, dedi.
Bu sözler kasabı hiç rahatlatmadı, çaresiz hastaneye yatmaya mecbur kaldı.
Kasap Atamurat’ın ilk doğan çocuğu kız idi, kasap ilk çocuğu kız olduğu için çok mutluydu. Çok küçük yaşlarda yetim kalan kız kardeşlerini kendisi büyüttüğü için mi nedir, gençliğinden beri kız çocuklara daha bir düşkündü. Sanki karısı da bunu bildiği için bir kız çocuk doğurdu. Kasap çok; ama çok mutlu olmuştu. Fakat mutluluğu uzun sürmedi, kızcağızın ömrü çok kısaymış, kırkı çıkmadan öldü. Arka arkaya doğan iki oğlu kasabın yürek yarasına merhem oldu; fakat kasap evinde yeniden kız bebeğinin ağlamasının duyulacağı günü çok arzu ederek bekledi. Nihayet, kasabın bu isteği gerçekleşti ve bir kızı oldu. Kasap buna sevindi. “Bahtlı adammışım ki kızım oldu, bari bu kızım yaşasa!” diyerek bebeğe Tursunay adını verdi. Gecduvan’da kızı için özel bir beşik yaptırdı. “Aman göz değmesin, kem gözlerden uzak dursun!” diyerek, Nurata’dan ipe dizilmiş renkli göz boncukları getirtti ve onları beşiğin kasnağına astı.
Hanımı beşiği yavaş yavaş sallarken göz boncuklarının şıngırdamasına uygun, aheste bir sesle ninni söylerdi:
Anasının kızı bu, ninni, ninni,
Babasının kızı bu, ninni, ninni,
Boncukların gözü bu, ninni, ninni,
Gökyüzünün yıldızı bu, ninni, ninni.
Ninni yavrum ninni…
Tursunay bir yaşını doldurduğunda, kasap kızına doğum günü düzenleyerek akraba ve dostlarını ağırladı. Kızı yürümeye başladıktan sonra, dillenip “Babacığım”, “Anneciğim” diyerek tatlı tatlı konuşmaya başladığında beşikteki göz boncuklarını incecik bileklerine ve boynuna taktı. Bu göz boncukları küçük kıza bir yakıştı, bir yakıştı ki sormayın gitsin. Bunu gören kasap gururlandı ve duygulanarak gözleri doldu. Allah’ım, küçük kızımı kem gözlerden koru, aman ona göz değmesin! dedi.
Kasap Atamurat çocuklarını akıllı, uslu ve çalışkan kişiler olarak yetiştirdi. Onun çocuklarına karşı olan babalık şefkati sonsuz ve sınırsızdı. İşte onun bu şefkatinden en büyük payı, kızı almıştı. Atamurat bu nedenle, kızı Tursunay’ın iyi gününde de kötü gününde de daima yanında oldu.
Tursunay dört yaşında sarılığa yakalandı. Atamurat hanımına inanmayıp kızını hastaneye götürdü ve onun başında kendisi kaldı. Önceleri böyle yerlerde kalmadığı için hastanede çok sıkıldı; ama kızı tamamen iyileşinceye kadar sabretti.
Tursunay, dokuzuncu sınıfta okurken öğrencileri pamuk toplamaya götürdüklerinde küçük kız terleyip su içtiği için hastalandı. Kasabın kızını götürmediği hastane, başvurmadığı tabip, gitmediği falcı kalmadı. Oraya gitti, buraya gitti; önünde sonunda hasta yatan kızını ayağa kaldırdı. İki ay içinde Tursunay’ın hastalığından eser kalmadı.
Tursunay ve arkadaşları okulu bitirecekleri sene ailelerinin okumaya devam etmelerine izin verip vermeyeceği konusunda endişelenmeye başladılar.
Tursunay bir gün çekinerek babasının yanına gitti ve babasıyla arasında şöyle bir konuşma geçti:
- Babacığım, ben de okumaya devam etsem mi acaba?
- Ne olmak için okuyacaksın güzel kızım?
- Doktor…
- Tamam kızım. Pekala, okumaya devam etmek isteyen başka arkadaşların da var mı?
- Evet var.
- O zaman güzel. Sen okulunu hele bir bitir bakalım, zamanı gelince tekrar düşünürüz.
Okul bitti. Atamurat, kızı Tursunay ile komşularından birinin kızını yanına aldı ve elindeki eski çantasıyla büyük şehre doğru yola çıktı. Bu işe çok istekli olmasa da kızının okuma isteği içinde ukde olarak kalmasın, sonra babasına kızmasın diye razı oldu.
Kızlar belgelerini tıp fakültesine teslim ederek yurda yerleşti. Kasap, kızların ikisini bir odaya yerleştirip köye döndü. Aradan on gün geçtikten sonra kızların durumunu öğrenmek için tekrar onların yanına gitti. Kızların yurttaki odalarına gittiğinde küçük küçük gözleri olan, uzun saçlı ve soluk benizli bir delikanlının odada oturduğunu gördü. Kasap şaşırdı.
Çocuk “Selamün Aleyküm,” diyerek ayağa kalktı ve kasaba yer verdi.
Kasap başını yavaşça sallayarak selamı aldı. Çocuğun gösterdiği yere oturmadı. Kimsin, nereden geldin, diye de soramadı. Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda hiç ilgilenmemiş gibi yapardı. Yine öyle yaptı. Canı sıkıldı. Çocuk:
- Beni tanımadınız mı amca? Ben Abgüzarlı Narbay’ın oğluyum, dedi.
Kasap çocuğun babasını hemen tanıdı. Tanıdı tanımasına; ama suratı daha da asıldı.
- Ben de burada Teknik Eğitim Fakültesi’nde okuyorum. Şimdi yaz çalışmaları içindeyiz. Bu fakülteye ek bina yapıyoruz. Dün köyün kızlarını gördüm, diye uzun uzun anlatan çocuk, kasabın homurdandığını anlayınca kısa kesip:
- Kimyadan soru çözüyoruz. Sizin kızlar münasebetsiz değil Kasap Amca, dedi.
Kasabın suratı daha da asıldı. Herhalde çocuk bu durumu fark etti:
- Bizim yurda da buyurun gelin, diyerek kalktı gitti.
Kasap kızlara bakarak:
- Böyle çocukları içeri almayın. Sonra biri görüp de orada burada laf etmesin. Okumuş insanlarsınız, bunu hiç düşünmüyor musunuz? dedi.
Tursunay sakin ve samimi bir şekilde:
- O çocuk kimya dersinde çok iyiymiş baba, dedi.
Kasap önce kızına bağırıp çağırmak istediyse de sonra vazgeçti. Çok kızdığını belli etmeyip evden, annesinden, köyden bahsederek kızları neşelendirdi.
Orada bir iki gün kalıp tekrar evine döndü.
Sene sonunda Tursunay derslerinden başarılı oldu; ama arkadaşı sınavı geçemedi. Kasap Atamurat, kızının başarısına çok sevindi; fakat komşu kızının kalmasına da üzüldü. Çünkü okula beraber gittiklerinde birbirlerine daima göz kulak olmuşlardı.
Kasap Atamurat, karısına:
- Kızın geldiğinde söyle göz boncuğunu daima taksın, takmayacaksa da mutlaka yanında bulundursun, diye sıkı sıkı tembihledi.
Tursunay okula giderken göz boncuğunu yanına aldı. Kasabın gönlü biraz da olsa ferahladı…
İki yıl, su gibi çabucak geçti. Kasap iki yıl boyunca her cumartesi kızının yolunu gözledi. Bazı haftalar gelemediğinde kızının yanına bazen kendisi gitti, bazen de ağabeylerini gönderdi. Bir defasında kızını okula uğurlarken kızların yurttaki odasında rastladığı uzun saçlı çocuğun da otobüse bindiğini gördü. Hızlıca otobüsün arka koltuklarının bulunduğu yere geçti. Çocuk kızının karşısında oturuyordu. Canı çok sıkıldı; ama yapacak bir şey yoktu…
Tursunay iki yılı sağ salim geçirip okulunu bitirdi ve evine döndü. Köydeki sağlık ocağında işe girdikten hemen sonra görücüler geldi. Hem de kimin için dersiniz? Arabacı Narbay’ın oğlu için. Kasabın kalın kaşları yine çatıldı, yüzünün rengi kaçtı. Kızına hiç sormadan cevabı verip görücüleri gönderdi. Başka sefer tekrar geldiklerinde “Narbay’ın oğluna verecek kızım yok!” deyip görücüleri kapıdan çevirdi. Onları geri çevirdi; ama arabacı Narbay’ın evinde yaşadığı o olay ister istemez aklına geldi…
Arabacı bir keresinde arabasını tangırdatarak evinin önüne gelmişti. Arabadan inmeden, kapı önünde duran kasaba:
- Kasap Baba, bizim evde kısır bir sığır var. Cumartesi günü erkenden gel de şunu bir kesiver, dedi ve gitti.
Kasap söylenen gün arabacının evine gidip hayvanı kesti ve etleri teslim etti. Malzemelerini topladı, bıçağını yıkadıktan sonra kınına soktu. Baltasını ve diğer aletlerini torbalarına koyup heybeye yerleştirdi.
Kasap bir an dışarı çıktı. Geri döndüğünde arabacının heybesini karıştırdığını gördü; fakat görmemezlikten geldi.
Arabacının bu davranışına çok şaşırmıştı. Ne arıyordu heybesinde acaba? Yoksa bir şeyi mi kayboldu? Kasap ne olduğunu sonunda anladı, anladı; ama çok utandı. Arabacının “Yemek hazır Kasap Baba, buyur!” demesine aldırmadan heybeyi atın üstüne yerleştirdi, atını sinirle tekmeleyerek evine gitti. Arabacının heybesine “bıçak hakkı” olarak koyduğu eti komşusuna verdi. Bu olay yüreğine oturdu. Arabacı onun nasıl biri olduğunu düşünüyordu acaba? Allah’ın işine bak, arabacı onun düşüncelerini bir parça ete değiştirecek biri olduğunu mu sanıyordu? Niyetin kötüymüş, Atamurat’ı neden çağırdın? Ömrü boyunca birinin hakkına hıyanet etmeyen adam, gelip de… Ey rezil adam!
Bu olay yaşandıktan sonra kasap bir daha Arabacı Narbay’ın hiçbir hayvanını kesmedi; hatta o adamın kapısının önünden dahi geçmedi. Karakteri buna asla izin vermedi.
“Kendinden çıkan belaya, nereye gidiyorsun devaya!” dedikleri gibi, sevgili kızı, oğullarından daha fazla şefkat gösterdiği ciğerinin köşesi Tursunay, bir gece Arabacı Narbay’ın oğluyla kaçtı. Babasının başını öne eğdirip onu ele güne rezil etti. İşte rezillik buydu…
Uğursuz haberi işiten Kasap Atamurat kudurdu, kanı başına sıçradı. Bu yaşında günaha girip hiçbir suçu olmayan karısını dövdü. Zavallı karısını elindeki sopa kırılıncaya kadar, öldüresiye dövdü. Ayırmaya gelen oğullarını da tokatladı. “Hepinizi keseceğim, reziller, imansızlar!” diye bağırarak bıçağını kınından çıkardı. Bağrış çağrışı duyup toplanan konu komşu kasabı zorla durdurdu. Yoksa…
...
aletin bir ucunu kulaklarına
taktı, diğer ucunu ise kasabın
göğsüne tekrar tekrar tutarak
kalbini dinledi. Sonra Atamurat’ın karnını
sıvazladı
ve yumuşak parmaklarıyla birkaç defa
karnına bastırdı. Kasap göğsünde çok hafif bir
sancı hissetti. Doktor:- Ağrıyor mu? diye sordu.
- Evet, dedi kasap alçak bir sesle.
Yerinden kalkan doktor:
- Amca, sizi yatıracağız. İyice bir araştırıp bakalım, dedi.
Kasap Atamurat’ın nefesi kesildi. Doktor odadan çıktıktan sonra, Atamurat oğluna yalvarır gözlerle bakarak elini göğsüne koydu ve hoşnutsuz bir sesle:
- Şimdi bu adam neyi araştıracak oğullarım. İki yıldan beri, göğsümde ne olduğunu doktor nereden bilecek? Benim derdim belli, dedi.
Büyük oğlu onu rahatlatmak için:
- Baba, sen hiç endişelenmeden tedavi ol. Geçmişte yaşananları aklına getirme. Şimdi sadece sağlığını düşün. Doktorlar ile konuşacağım, inşallah buradan hiç hasta olmamış gibi çıkacaksın, dedi.
Bu sözler kasabı hiç rahatlatmadı, çaresiz hastaneye yatmaya mecbur kaldı.
Kasap Atamurat’ın ilk doğan çocuğu kız idi, kasap ilk çocuğu kız olduğu için çok mutluydu. Çok küçük yaşlarda yetim kalan kız kardeşlerini kendisi büyüttüğü için mi nedir, gençliğinden beri kız çocuklara daha bir düşkündü. Sanki karısı da bunu bildiği için bir kız çocuk doğurdu. Kasap çok; ama çok mutlu olmuştu. Fakat mutluluğu uzun sürmedi, kızcağızın ömrü çok kısaymış, kırkı çıkmadan öldü. Arka arkaya doğan iki oğlu kasabın yürek yarasına merhem oldu; fakat kasap evinde yeniden kız bebeğinin ağlamasının duyulacağı günü çok arzu ederek bekledi. Nihayet, kasabın bu isteği gerçekleşti ve bir kızı oldu. Kasap buna sevindi. “Bahtlı adammışım ki kızım oldu, bari bu kızım yaşasa!” diyerek bebeğe Tursunay adını verdi. Gecduvan’da kızı için özel bir beşik yaptırdı. “Aman göz değmesin, kem gözlerden uzak dursun!” diyerek, Nurata’dan ipe dizilmiş renkli göz boncukları getirtti ve onları beşiğin kasnağına astı.
Hanımı beşiği yavaş yavaş sallarken göz boncuklarının şıngırdamasına uygun, aheste bir sesle ninni söylerdi:
Anasının kızı bu, ninni, ninni,
Babasının kızı bu, ninni, ninni,
Boncukların gözü bu, ninni, ninni,
Gökyüzünün yıldızı bu, ninni, ninni.
Ninni yavrum ninni…
Tursunay bir yaşını doldurduğunda, kasap kızına doğum günü düzenleyerek akraba ve dostlarını ağırladı. Kızı yürümeye başladıktan sonra, dillenip “Babacığım”, “Anneciğim” diyerek tatlı tatlı konuşmaya başladığında beşikteki göz boncuklarını incecik bileklerine ve boynuna taktı. Bu göz boncukları küçük kıza bir yakıştı, bir yakıştı ki sormayın gitsin. Bunu gören kasap gururlandı ve duygulanarak gözleri doldu. Allah’ım, küçük kızımı kem gözlerden koru, aman ona göz değmesin! dedi.
Kasap Atamurat çocuklarını akıllı, uslu ve çalışkan kişiler olarak yetiştirdi. Onun çocuklarına karşı olan babalık şefkati sonsuz ve sınırsızdı. İşte onun bu şefkatinden en büyük payı, kızı almıştı. Atamurat bu nedenle, kızı Tursunay’ın iyi gününde de kötü gününde de daima yanında oldu.
Tursunay dört yaşında sarılığa yakalandı. Atamurat hanımına inanmayıp kızını hastaneye götürdü ve onun başında kendisi kaldı. Önceleri böyle yerlerde kalmadığı için hastanede çok sıkıldı; ama kızı tamamen iyileşinceye kadar sabretti.
Tursunay, dokuzuncu sınıfta okurken öğrencileri pamuk toplamaya götürdüklerinde küçük kız terleyip su içtiği için hastalandı. Kasabın kızını götürmediği hastane, başvurmadığı tabip, gitmediği falcı kalmadı. Oraya gitti, buraya gitti; önünde sonunda hasta yatan kızını ayağa kaldırdı. İki ay içinde Tursunay’ın hastalığından eser kalmadı.
Tursunay ve arkadaşları okulu bitirecekleri sene ailelerinin okumaya devam etmelerine izin verip vermeyeceği konusunda endişelenmeye başladılar.
Tursunay bir gün çekinerek babasının yanına gitti ve babasıyla arasında şöyle bir konuşma geçti:
- Babacığım, ben de okumaya devam etsem mi acaba?
- Ne olmak için okuyacaksın güzel kızım?
- Doktor…
- Tamam kızım. Pekala, okumaya devam etmek isteyen başka arkadaşların da var mı?
- Evet var.
- O zaman güzel. Sen okulunu hele bir bitir bakalım, zamanı gelince tekrar düşünürüz.
Okul bitti. Atamurat, kızı Tursunay ile komşularından birinin kızını yanına aldı ve elindeki eski çantasıyla büyük şehre doğru yola çıktı. Bu işe çok istekli olmasa da kızının okuma isteği içinde ukde olarak kalmasın, sonra babasına kızmasın diye razı oldu.
Kızlar belgelerini tıp fakültesine teslim ederek yurda yerleşti. Kasap, kızların ikisini bir odaya yerleştirip köye döndü. Aradan on gün geçtikten sonra kızların durumunu öğrenmek için tekrar onların yanına gitti. Kızların yurttaki odalarına gittiğinde küçük küçük gözleri olan, uzun saçlı ve soluk benizli bir delikanlının odada oturduğunu gördü. Kasap şaşırdı.
Çocuk “Selamün Aleyküm,” diyerek ayağa kalktı ve kasaba yer verdi.
Kasap başını yavaşça sallayarak selamı aldı. Çocuğun gösterdiği yere oturmadı. Kimsin, nereden geldin, diye de soramadı. Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda hiç ilgilenmemiş gibi yapardı. Yine öyle yaptı. Canı sıkıldı. Çocuk:
- Beni tanımadınız mı amca? Ben Abgüzarlı Narbay’ın oğluyum, dedi.
Kasap çocuğun babasını hemen tanıdı. Tanıdı tanımasına; ama suratı daha da asıldı.
- Ben de burada Teknik Eğitim Fakültesi’nde okuyorum. Şimdi yaz çalışmaları içindeyiz. Bu fakülteye ek bina yapıyoruz. Dün köyün kızlarını gördüm, diye uzun uzun anlatan çocuk, kasabın homurdandığını anlayınca kısa kesip:
- Kimyadan soru çözüyoruz. Sizin kızlar münasebetsiz değil Kasap Amca, dedi.
Kasabın suratı daha da asıldı. Herhalde çocuk bu durumu fark etti:
- Bizim yurda da buyurun gelin, diyerek kalktı gitti.
Kasap kızlara bakarak:
- Böyle çocukları içeri almayın. Sonra biri görüp de orada burada laf etmesin. Okumuş insanlarsınız, bunu hiç düşünmüyor musunuz? dedi.
Tursunay sakin ve samimi bir şekilde:
- O çocuk kimya dersinde çok iyiymiş baba, dedi.
Kasap önce kızına bağırıp çağırmak istediyse de sonra vazgeçti. Çok kızdığını belli etmeyip evden, annesinden, köyden bahsederek kızları neşelendirdi.
Orada bir iki gün kalıp tekrar evine döndü.
Sene sonunda Tursunay derslerinden başarılı oldu; ama arkadaşı sınavı geçemedi. Kasap Atamurat, kızının başarısına çok sevindi; fakat komşu kızının kalmasına da üzüldü. Çünkü okula beraber gittiklerinde birbirlerine daima göz kulak olmuşlardı.
Kasap Atamurat, karısına:
- Kızın geldiğinde söyle göz boncuğunu daima taksın, takmayacaksa da mutlaka yanında bulundursun, diye sıkı sıkı tembihledi.
Tursunay okula giderken göz boncuğunu yanına aldı. Kasabın gönlü biraz da olsa ferahladı…
İki yıl, su gibi çabucak geçti. Kasap iki yıl boyunca her cumartesi kızının yolunu gözledi. Bazı haftalar gelemediğinde kızının yanına bazen kendisi gitti, bazen de ağabeylerini gönderdi. Bir defasında kızını okula uğurlarken kızların yurttaki odasında rastladığı uzun saçlı çocuğun da otobüse bindiğini gördü. Hızlıca otobüsün arka koltuklarının bulunduğu yere geçti. Çocuk kızının karşısında oturuyordu. Canı çok sıkıldı; ama yapacak bir şey yoktu…
Tursunay iki yılı sağ salim geçirip okulunu bitirdi ve evine döndü. Köydeki sağlık ocağında işe girdikten hemen sonra görücüler geldi. Hem de kimin için dersiniz? Arabacı Narbay’ın oğlu için. Kasabın kalın kaşları yine çatıldı, yüzünün rengi kaçtı. Kızına hiç sormadan cevabı verip görücüleri gönderdi. Başka sefer tekrar geldiklerinde “Narbay’ın oğluna verecek kızım yok!” deyip görücüleri kapıdan çevirdi. Onları geri çevirdi; ama arabacı Narbay’ın evinde yaşadığı o olay ister istemez aklına geldi…
Arabacı bir keresinde arabasını tangırdatarak evinin önüne gelmişti. Arabadan inmeden, kapı önünde duran kasaba:
- Kasap Baba, bizim evde kısır bir sığır var. Cumartesi günü erkenden gel de şunu bir kesiver, dedi ve gitti.
Kasap söylenen gün arabacının evine gidip hayvanı kesti ve etleri teslim etti. Malzemelerini topladı, bıçağını yıkadıktan sonra kınına soktu. Baltasını ve diğer aletlerini torbalarına koyup heybeye yerleştirdi.
Kasap bir an dışarı çıktı. Geri döndüğünde arabacının heybesini karıştırdığını gördü; fakat görmemezlikten geldi.
Arabacının bu davranışına çok şaşırmıştı. Ne arıyordu heybesinde acaba? Yoksa bir şeyi mi kayboldu? Kasap ne olduğunu sonunda anladı, anladı; ama çok utandı. Arabacının “Yemek hazır Kasap Baba, buyur!” demesine aldırmadan heybeyi atın üstüne yerleştirdi, atını sinirle tekmeleyerek evine gitti. Arabacının heybesine “bıçak hakkı” olarak koyduğu eti komşusuna verdi. Bu olay yüreğine oturdu. Arabacı onun nasıl biri olduğunu düşünüyordu acaba? Allah’ın işine bak, arabacı onun düşüncelerini bir parça ete değiştirecek biri olduğunu mu sanıyordu? Niyetin kötüymüş, Atamurat’ı neden çağırdın? Ömrü boyunca birinin hakkına hıyanet etmeyen adam, gelip de… Ey rezil adam!
Bu olay yaşandıktan sonra kasap bir daha Arabacı Narbay’ın hiçbir hayvanını kesmedi; hatta o adamın kapısının önünden dahi geçmedi. Karakteri buna asla izin vermedi.
“Kendinden çıkan belaya, nereye gidiyorsun devaya!” dedikleri gibi, sevgili kızı, oğullarından daha fazla şefkat gösterdiği ciğerinin köşesi Tursunay, bir gece Arabacı Narbay’ın oğluyla kaçtı. Babasının başını öne eğdirip onu ele güne rezil etti. İşte rezillik buydu…
Uğursuz haberi işiten Kasap Atamurat kudurdu, kanı başına sıçradı. Bu yaşında günaha girip hiçbir suçu olmayan karısını dövdü. Zavallı karısını elindeki sopa kırılıncaya kadar, öldüresiye dövdü. Ayırmaya gelen oğullarını da tokatladı. “Hepinizi keseceğim, reziller, imansızlar!” diye bağırarak bıçağını kınından çıkardı. Bağrış çağrışı duyup toplanan konu komşu kasabı zorla durdurdu. Yoksa…
...
»» Devamı Kardeş
Kalemler 40. sayıda...

DERGİDEN
-
Resul RIZA
-
Kamran ALİYEV
-
Ferahim SADIGOV
-
Gazenfer KAZIMOV
-
Cem ARSLAN
-
İslâm Beytullah ERDİ
-
Aşurali CORAYEV
-
Memtimin HÖŞÜR
-
Aydarbek SARMANBETOV
-
Genka BOGDANOVA
-
Allanazar ALLANAZAROVVA
-
Filiz KALYON
-
Oğulmaya SAPAROVA
-
Leniyara SELİMOVA
-
Canıl Mırza BAPAEVA
