YIL: 4  /  SAYI: 40  /  Nisan - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kışın Sonu Bahar Olsa

Filiz KALYON

 
Kaşığımdaki fasulye tanelerini süzüyorum. Kimi ezilmiş kimi diri kalmış. Farklı cinsleri mi karıştırmışlar ne? Geniş tepsinin kenarına, tabağımın hemen yanına bırakıyorum kaşığı. Usulca sofradan kalkayım derken eşim soran bakışlarla mırıldanıyor:

-Yemedin?

-Canım istemiyor. Siz yiyin, diyorum.

Küçüğümün tebessümüne, donuk bir tebessümle karşılık verip pencereye yöneliyorum. Sonbahar… Dışarıdaki rüzgâr, hain gözlerle süzüyor etrafı. Bakışlarını iliklerimde hissediyorum âdeta. Yapraklar ne kadar güçlü de olsa nafile… Bu bakışın altında eziliyor, süzüle süzüle bırakıyorlar kendilerini yere. Bu çaresizliğe bakıp da gücüne güç katan rüzgâr birazdan onları savuracak. Sonra yağmur yüklü bulutlar salına salına dökecek içini, dört bir yana savrulmuş bu gurbet çocuklarının yüreğine.

Dalgınlığım telefon ziliyle son buluyor. Alıyorum ahizeyi elime. Karşımda boğuk, ağlamaklı bir ses:

-Abla yetiş annem çok kötü, diyor.

Annem? Benim annem mi? Nasıl olur? diyorum kendi kendime. Biraz önce konuştum ben onunla. Gayet sağlıklı geldi sesi. Hem bana abla diyen bu kız da kim? Benim kardeşim yok ki! Birkaç saniyelik afallamam geçince, hafızam sağı solu yoklayıp bütün belgeleriyle önüme koyuyor bu meçhul kızın kimliğini.

-Ayşe sen misin?

-Benim abla. Ne olur çabuk gel!

-Ne oldu, demeye kalmadan telefon kesiliyor.

Donakalıyorum o an. Eşimin sorusunu duymasam belki öyle kalacağım bir süre.

-Kimmiş?

-Ayşe.

-Ayşe?

-Hımm. Hayriye Abla’nın kızı.

-Ne istiyormuş?

-Anlayamadım. Annem kötü, çabuk gel diyor. Eşime bakıyorum izin ister gibi.

-Bir git bakalım. Zorda olmasa çağırmaz herhâlde.

Ah canım, diyorum içimden. Ne anlayışlı adam. Soğuk, gece demeden izin verdi.

Eşim bizden önce iniyor aşağı. O arabanın motorunu ısıtırken ben alelacele hırkalarını giydiriyorum oğullarımın. Büyük olanı, araştırmacı bir yaklaşımla soruyor:

-Ne oldu anne? Nereye gidiyoruz bu saatte? Küçüğümün bakışları da aynı soruda kilitleniyor gözlerimle.

Hayriye Abla’ya oğlum, diyorum. Küçüğüm uzun zamandır kaybettiği oyuncağına kavuşmuşçasına seviniyor:

-Yaşşassın! Orada mı yatacağız?

Canım benim. Ne de sever Hayriye Abla’yı. Bir buçuk senedir benden çok onu görüyor. Bakıcısı değil; annesi kabul etti âdeta. Bazı günler ben okuldan gelip de Hayriye Abla’nın evine dönmesi gerektiğinde hüzünlenirdi oğlum. Yalvarırdı Hayriye Abla’ya.

Ne oluy Hayliye Teyze, bizde kal, derdi. Anladım ki o zaman yokluğumu aratmıyor bu kadıncağız oğluma. O zaman farklı oldu ilişkimiz. Abla kardeş gibi…

Oğullarım birer ikişer merdiven inerken, ben biraz vesveseli olan her hanım gibi kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi tekrar kontrol edip iniyorum aşağı. Arabanın koltuğuna gömülmeme rağmen soğuk iliklerime işliyor. Arabanın camının yarı açık olduğunu fark edip kapatmak için otomatiğe basıyorum. Az sonra taşlı, bozuk bir yola giriyoruz. Hafiften başlayan yağmurun da etkisiyle yol iyice bozuluyor sanki. Eşim silecekleri çalıştırıyor. Bir sağa bir sola, duvar saati gibi. Eve vardığımızda eşim iyice yaklaşıyor kapıya. Arabadan inerken direksiyonda bekleyen eşime bakıyorum, hadi der gibi…

-Sen gir, biz çocuklarla bekleyelim, diyor. Doğru diyorum içimden. Erkeksiz ev ne de olsa.

Kapıya yaklaşırken bir hüzün abidesi olan eve bakıyorum bir an. Kerpiç evin duvarındaki döküntüler bu hüzünlü yuvaya en çok yakışan dekor sanki. Pencerelere vuran yağmur damlaları bu dekoru pek uyumlu bir melodi ile tamamlıyor. Dış kapının demir kolunu zorluyorum. Biraz güç sarf ederek açıyorum kapıyı. Her taraf çamur… Yer yer çukurlaşmış zeminde su birikintileri var. Basıp da üstümü batırmamak için yavaş hareket ediyorum. Eteğimin yere değmesini önlemek için de gayret sarf ediyorum bir yandan. Beton merdivenin ıslak parmaklıklarını destek alarak birer ikişer çıkıyorum basamakları. Girişteki teras naylonla kaplanmış. İç Anadolu’nun birçok evinde soğuktan korunmak, sıcaktan tasarruf etmek için böyle bir yola başvurulur. Çıtalarla bir iskelet hazırlanır. Onun üzerine geçirilen naylonla istenilen yer kapatılır. Hayriye Abla bunu da kendi başına yapmıştır diye geçiriyorum içimden.

Kapıya yaklaşınca bir an duraklıyorum. Sonra üç defa tıklıyorum kapıyı. Açılmıyor. Avcumu açarak sertçe vuruyorum kapıya bu defa. İçeriden kapıya doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Kapı açılıyor. Ayşe, şiş gözleri, hâlâ ıslak yanaklarıyla öylece süzüyor beni. Onun küçüğü Gülsüm arkada daha bir masum, şaşkın şaşkın bakıyor bana. Bir an gözlerim Ayşe’nin üzerindeki elbiseye takılıyor. Beyaz eteğe yer yer kırmızı güller yerleştirilmiş. Kemerindeki kurdele bu elbiseye bir nişan kıyafeti havası vermiş. Bu eve göre ne kadar şık bir elbise diye düşünüyorum. Sonra acı bir tebessüm konuyor dudağımın bir ucuna. Zavallı Hayriye Abla diyorum. Kim bilir temizlik yaptığı hangi evin hanımı vermiştir. Bizim kıza daraldı ya da bizim kız beğenmiyor bu kıyafeti, al da seninkilere götür, demiştir. O da sevine sevine almıştır elbiseyi. Belki de gözlerinde canlandırmıştır Ayşe’yi bu elbisenin içinde. Ona olmazsa Gülsüm giyer. Mis gibi elbise işte, demiştir. Mis gibi elbise gerçekten. Bu eve, bu kızcağıza, bu hayata eğreti duracak kadar mis.

Evin girişi nohut oda, bakla sofa dedikleri cinsten. Kanepenin üstüne atılmış kadife örtü Hayriye Abla’nın çeyizinden olsa gerek. Cumbalı pencerenin iç kısmı saksı dolu. Fesleğen mi dersin, kaktüs mü? Bu mevsimde bu çiçekler ne de güzel duruyor. Dışarıdaki dönüşüm ve bitişe inat, capcanlı taptaze süzüyorlar etrafı. Duvardaki halı bir an alıp götürüyor beni çocukluk günlerime. Bizim oralarda da olurdu böyle duvar halıları. Suya inen ceylanlar, kahveci güzelleri, İspanyol dansçıları…

Her kıvrımında ayrı bir zamanın tozu dururdu. Her renginde bir dost yüzün tebessümü görünürdü. Bu halı, kahveci güzellerini resmediyor. Güzel hanımlar oturmuş, koyu bir sohbete dalmışlar. Ellerinde kahve fincanları, biri diğerinin falına bakıyor. Dalmış gitmiş kahve telvelerinin bin bir kıvrımlı girift sırlarına.

Halının hemen altındaki kanepede Hayriye Abla. Başının üstündeki halıda resmedilen hanımlara inat hayatın gözlerinde kayıp gittiği bir duruşu var onun. Onlardaki canlılığın, neşenin aksine bu kadıncağız âdeta onlarca çivi çakılmış, yer yer dökülmüş, boyası silinmiş, bir duvarı andırıyor.

Gözlerinde yaşanmış acıların, terk edilmişliğin, yalnızlığın hüznü var. Odanın köşesine, bucağına fırlatılmış eşyalar, bu hüznün biraz önce daha yürek yaralayıcı olduğunun bir kanıtı. Onu ilk gördüğüm gün ile bugün arasında bir buçuk yıl gibi kısa bir süre var. İlk günkü masum, çocuksu duruşu hiç değişmedi. Ben onda saflığı, zavallılığı buldum; ama dimdik ayakta durmayı, kendine yetmeyi, kimseye muhtaç olmadan yaşamayı da yine onda gördüm. Bu memlekette yaşayan kadınların çoğunun aksine o kimseye sığınmadan yaşamayı başardı, başarıyor da.

Yedi, sekiz yıl önce kendisini iki çocuk ve karnındaki beş aylık bebekle bir başına bırakıp giden, bugün dönerim, yarın dönerim, deyip deyip bu memlekette yaşayan erkeklerin yüzde doksanı gibi Avrupa’nın sefasını sürmeyi âdet edinmiş bir âdemoğlunun karısı Hayriye Abla. Eşi kendisini bırakıp da yaban ellere çalışmaya gittiğinde umutlanmış ilkin. Benim de bir geleceğim olacak, demiş. Eşi önce arar sorarmış. Ara ara para da gönderirmiş. Hiç gelmemiş ama gittiğinden beri. Şimdi sekizine girecek olan Memed hiç görmemiş babasını. Başlarda hiç şikâyet etmemiş Hayriye Abla; ama ne zamanki çocuklar büyümüş, annelik yetmez olmuş o zaman. Şefkat ve otorite aynı kaba sığmaz olmuşlar.

O zaman anlamış Hayriye Abla bir şeylerin ters gittiğini. Eşi de türlü bahaneler bulup para göndermez olunca iyice çaresizleşmiş kadıncağız. Önceleri düğünlerde misafir bulaşıklarını yıkar, eline geçen birkaç kuruşla çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırmış. Sonraları bu da yetmez olmuş. Büyük kızı okuldan almak zorunda kalmış; ama Gülsüm ve Memed’i okutmak için her şeyi göze almış kendi düştüğü bu kör kuyuya onlar düşsün istememiş çünkü. Sonra yatalak bir kadıncağıza bakmış bir süre. Kendi çocuklarının bile başlarından atmak için bakıcı tuttukları bu kadıncağızın giyiminden tutun da yemesine kadar bir bebek titizliğiyle, her şeyiyle ilgilenirmiş.

Yeri gelmiş, annesi bilmiş onu, kahırlarını, sitemlerini, hep ona anlatırmış. Kimselere anlatamadığı dertlerini hep bu ağzı var dili yok kadıncağıza dökermiş. Gözyaşları bile, kurumaya yüz tutmuş derenin bahar yağmurlarına kavuştuğu gibi coşarmış, bu kadıncağızın feri sönmüş gözlerine bakınca.

Kadıncağız ölünce kendisinden de bir şeyler eksilmiş sanki. Sanki tarlasını suladığı kuyu bir anda kurumuş. Sanki yağmurlar tükenmiş. Ayaz başlamış yüreğinde...

Ama el el üstüne koyup oturmakla da olmuyor. Çocuklar aç, çocuklar muhtaç. Çalışmak lazım. Konu komşuya haber salmış. Ne iş olsa yaparım, diye. Temizliğe giderim, bulaşık, ütü; hatta çocuk bakımı. Ne iş olsa, demiş. İşte tam da bu sıralardaydı tanışmamız. Ben küçük yavruma şefkatli bir kucak arıyordum, o da geçinecek bir yol. Bir araya geldik işte.

Şimdi karşımda masum masum duruşu ilk değil o yüzden. Ben bu yürek paralayıcı manzarayı defalarca yaşadım. Her seferinde “ah” dedim kendi kendime. Bu kadar becerikli, genç, güzel, aklı başında kadının kaderi niye böyle kötüdür ki. Tövbe, dedim sonra. Yazgıyı yazan bilir en iyisini. Bunda da bir hayır vardır elbet.

Ama bu akşam, Hayriye Abla her zamanki bildik halinden bambaşka. Sanki bakışları görünmeyen bir mekâna çivilenmiş, o sökmek istedikçe daha derinlere çakılıyor sanki. Susuyor. Yalnız arada hırıltılar çıkararak hıçkırıyor, gözyaşları sel olup akıyor sonra.

Yanına, dizinin dibine çömeliyorum. Suya inen bir güvercini ürkütmek istemez gibi usulca sesleniyorum:

-Hayriye Abla

......................

-Hayriye Abla, ablam n’oldu sana böyle?

..........................

Abla anlatmayacak mısın?

Nihayet morarmış dudakları arasından hırıltıya benzer bir ses duyuyorum:

-Bitti...

Şaşkın bakışlarla Ayşe’ye bakıyorum. Onun gözleri, rengi solmuş halıdaki pembe çiçekleri saymakla meşgul.

-Abla, ne oldu, ne bitti. Anlatmayacak mısın?.
...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 40. sayıda...