Orak
Boynuzlu İnek
Allanazar ALLANAZAROVVA
Çeviren: Eyyüp Şahin
Akşamüstü, ufukları duman rengi bulutlar kapladı. Gök gürlüyordu. Biraz sonra,
gümüş ipliklere benzeyen bir yağmur yağmaya başladı. Güneş ise ikide bir
bulutların arasından kendini gösteriyordu. Güneş kendini gösterdiğinde, yağmur
damlalarından yansıyan ışıklar, gökyüzünü başka bir renge boyuyordu.Yollardan,
kanallardan akıp gelen sular birleşiyor; sel olup akıyordu. Yağmur durduktan
sonra rengârenk bir gökkuşağı oluştu. Gökkuşağı, dünyaya gülümseyen bir geline
benziyordu.
İlkbahar, tüm güzellikleriyle gelmişti. Bahar, köyün ilerisinde kayalardan bir sınır çeken dağların köye yakın tepelerin yüzünü çiçeklerle, lalelerle örtüyordu. Topal Meret’in, değneğini kaldırıp: “hoo, haa, hayt’’sesini duyar duymaz başını sallayarak kaçıp giden orak boynuzlu inek, şimdi bu yemyeşil kırlarda, etrafına bakınıp birilerinden yardım istiyormuş gibiydi. Bazen de yan tarafından gelen sesi dinliyor gibi oraya buraya kulak kabartıyordu. Orak boynuzlu inek, daha sonra yavaşça hareket ederek yola düştü. Güneş de salınarak alevden gövdesini dağın arkasına bıraktı. Etraf karanlığa büründü. Hayvancağız, sanki o anı bekliyormuş gibi kendini hemen yere bıraktı; ama nedense rahat edemedi. Gâh ayağa kalkıp gezdi gâh tekrar yere yattı durdu. Belli ki sancılanıyordu hayvan. Tekrar yere doğru yattı ve ayaklarını dikine uzattı. Ayaklarını ileri doğru uzatıp karnını iyice gerdi. Biraz sonra alabaşlı bir buzağının başı görünmeye başladı. Biraz sonra küçük buzağı, burnunu yerden kaldırarak gücünün yettiğince ileri doğru atılmaya başladı. Orak boynuzlu inek yerden kalktı; kaybettiği buzağısını bulmuş gibi onu yalayıp koklamaya, etrafına endişeli gözlerle bakmaya başladı. Anne sevgisi buzağıya güç, kuvvet veriyor; onu heyecanlandırıyordu. Annesi sürekli buzağıyı yalıyordu. Buzağıcık yerinden kalkmayı hayal edip arka ayaklarını kaldırdı; ama ön ayaklarını kaldırmaya gücü yetmedi, başı üstüne yere devrildi. Onun yere yuvarlandığını gören inek ağlarcasına bir ses çıkardı, yavrusuna doğru yöneldi. Alnı akıtmalı buzağı ise hiçbir şeyden habersiz, ayağa kalkmanın ve annesinin göğüslerine yapışmanın telaşındaydı. Buzağısının başından ayrılmayan inek, defalarca dilini çıkarıp onu yalıyor ve buzağısını emzirmek için etrafında dolanıp duruyordu. Ayağa kalkmaya çabalayan buzağı, yeşil otun üstüne sütleri damlayan annesinin göğüslerini hevesle seyredip burnunu uzatıyordu.
Nihayet, tüm gücünü toplayıp ayağa kalkmayı başaran buzağı, annesinin göğsüne yaklaştı ve boynunu uzatıp sütlü memelerden yapıştı. Annesini emmeye başlayan buzağı, kuyruğunu iki tarafa sallayıp kafasıyla annesinin göğsüne vuruyordu. Annesi azıcık hareket edince dengesini kaybederek annesinin ayakları dibine yıkılıyordu. Her düştüğünde azimle yerinden kalkıyor, annesini emmeye çalışıyordu. İnek ise endişelerini terk etmiş; bir yandan yeşil otları yayılıyor, bir yandan yavrusuna bakıyordu. Buzağı yeterince süt emdikten sonra, dizlerine derman geldi. Artık daha rahat hareket etmeye; hatta yürümeye başladı. Buzağının bu yaptıklarını izleyen ve adeta gururlanan annesi, onun yanından uzaklaştığını hissetmiyordu. Buzağı ise yerinde duramıyordu. Karnının iyice doyuran buzağının keyfine diyecek yoktu. Hoplayıp zıplayan buzağı, annesinin yanında dolaşıp annesini rahatsız ediyordu. Orak boynuzlu inek, onu kendi yanından uzaklaştırmadan hep yalamak ve tekrar tekrar emzirmek istiyordu. Buzağı sürekli sağa sola kaçıyor, annesi ise o uzaklaştığında böğürüp onun yanına doğru gidiyordu.
İnek, buzağısına bakıp yürürken ağzına yeşil otlardan bir tutam alıyor; sonra ala gözlerini çevirip yeniden buzağısına bakıyordu. Uzaktaki buzağı, kısa süre sonra yumruktan biraz büyük olan kafasını annesine doğru çevirip iki yana hevesle salınan memelere hayretle ve şaşkınlıkla baktı. Burnunu bir aşağı bir yukarı indirip kaldıran buzağı, annesinin böğürmesine aldırmadan memelere yapışmaya başladı. O anda korkunç bir hırıltı duyuldu. Karanlığın içinde, ateş kıvılcımı gibi iki parıltı görüldü. İnek telaşla buzağısının etrafında döndü. Bu sırada ineğin teni sertleşti ve derisi devetabanına döndü.
Kükreyerek gelen yırtıcı hayvanların hırıltıları çok yakından işitildi. İnek boynunu öne doğru uzattı; boynuzlarını ileri dikti, gözleri yuvasından fırlayacak gibiydi.
Birkaç gündür aç ve bitkin halde yürüyen bu iki kurt, avlarına doğru yaklaştı. Gıcırdayan dişlere avlarına bakmaya başladı. Kurtların oradan ayrılması imkânsızdı; çünkü kurtlar çok açtı. Hırıltıları ürperticiydi. Orak boynuzlu inek ise buzağısını karnının altına almış ala gözleriyle düşmanlarını yutacak gibi bakıyordu. İneğin kalbinde, bir yaşama arzusu ve hayata bağlılık vardı. Bunun nedeni, yeni doğan buzağısıydı.
İnek, böğürerek etrafına bakındı. Karanlığın içindeki ışıklar, o anda korkunç, gri kafalara, sırtaran dişlere dönüştü. Bu keskin dişler, zavallı ineğe uzandığında boynuzları devreye girdi ve kurtlar bir anda ürktü; geri çekildi. İnek, böğürerek bir kurdun üstüne hücum etti. Kurt fırlayıp kaçtı, geri çekildi. İnek kurdun arkasından tekrar saldırdı. Ensesi kabaran inek, boynunu iki tarafa sallayıp kendisine musallat olan belalara baktı. Böğürerek buzağının yanına döndü hemen. O sırada, iki kurt tekrar onların etrafında beliriverdi. Kurtlar buzağıyı değil; ineği avlamaya hazırlanıyorlardı. Orak boynuzlu inek bunu anlamış gibi ne yapacağını bilmeden buzağının etrafında tedirgin dönüyordu. Kurtlar bu fırsattan faydalanıp onun üstüne atlamak içi yaklaştılar. O anda nereden geldiği belli olmayan Topal Meret, ineğin yanı başında beliriverdi. Her zamanki gibi: “hoo, haa, hayt” diye bağırdı. Kurtlar, bu sesi duyar duymaz sırtlarına sopa vurulmuş gibi kaçıp gittiler.
Orak boynuzlu inek, bir buzağısına bir de Topal Meret’e bakıp derince bir nefes aldı; rahatladı. Sonra, Topal Meret’e minnet duyuyormuş gibi bir daha baktı durdu. İneğin gözlerinin parıltısında, hayvan yüreğinden sızan sevginin varlığını görmek mümkündü.
...
İlkbahar, tüm güzellikleriyle gelmişti. Bahar, köyün ilerisinde kayalardan bir sınır çeken dağların köye yakın tepelerin yüzünü çiçeklerle, lalelerle örtüyordu. Topal Meret’in, değneğini kaldırıp: “hoo, haa, hayt’’sesini duyar duymaz başını sallayarak kaçıp giden orak boynuzlu inek, şimdi bu yemyeşil kırlarda, etrafına bakınıp birilerinden yardım istiyormuş gibiydi. Bazen de yan tarafından gelen sesi dinliyor gibi oraya buraya kulak kabartıyordu. Orak boynuzlu inek, daha sonra yavaşça hareket ederek yola düştü. Güneş de salınarak alevden gövdesini dağın arkasına bıraktı. Etraf karanlığa büründü. Hayvancağız, sanki o anı bekliyormuş gibi kendini hemen yere bıraktı; ama nedense rahat edemedi. Gâh ayağa kalkıp gezdi gâh tekrar yere yattı durdu. Belli ki sancılanıyordu hayvan. Tekrar yere doğru yattı ve ayaklarını dikine uzattı. Ayaklarını ileri doğru uzatıp karnını iyice gerdi. Biraz sonra alabaşlı bir buzağının başı görünmeye başladı. Biraz sonra küçük buzağı, burnunu yerden kaldırarak gücünün yettiğince ileri doğru atılmaya başladı. Orak boynuzlu inek yerden kalktı; kaybettiği buzağısını bulmuş gibi onu yalayıp koklamaya, etrafına endişeli gözlerle bakmaya başladı. Anne sevgisi buzağıya güç, kuvvet veriyor; onu heyecanlandırıyordu. Annesi sürekli buzağıyı yalıyordu. Buzağıcık yerinden kalkmayı hayal edip arka ayaklarını kaldırdı; ama ön ayaklarını kaldırmaya gücü yetmedi, başı üstüne yere devrildi. Onun yere yuvarlandığını gören inek ağlarcasına bir ses çıkardı, yavrusuna doğru yöneldi. Alnı akıtmalı buzağı ise hiçbir şeyden habersiz, ayağa kalkmanın ve annesinin göğüslerine yapışmanın telaşındaydı. Buzağısının başından ayrılmayan inek, defalarca dilini çıkarıp onu yalıyor ve buzağısını emzirmek için etrafında dolanıp duruyordu. Ayağa kalkmaya çabalayan buzağı, yeşil otun üstüne sütleri damlayan annesinin göğüslerini hevesle seyredip burnunu uzatıyordu.
Nihayet, tüm gücünü toplayıp ayağa kalkmayı başaran buzağı, annesinin göğsüne yaklaştı ve boynunu uzatıp sütlü memelerden yapıştı. Annesini emmeye başlayan buzağı, kuyruğunu iki tarafa sallayıp kafasıyla annesinin göğsüne vuruyordu. Annesi azıcık hareket edince dengesini kaybederek annesinin ayakları dibine yıkılıyordu. Her düştüğünde azimle yerinden kalkıyor, annesini emmeye çalışıyordu. İnek ise endişelerini terk etmiş; bir yandan yeşil otları yayılıyor, bir yandan yavrusuna bakıyordu. Buzağı yeterince süt emdikten sonra, dizlerine derman geldi. Artık daha rahat hareket etmeye; hatta yürümeye başladı. Buzağının bu yaptıklarını izleyen ve adeta gururlanan annesi, onun yanından uzaklaştığını hissetmiyordu. Buzağı ise yerinde duramıyordu. Karnının iyice doyuran buzağının keyfine diyecek yoktu. Hoplayıp zıplayan buzağı, annesinin yanında dolaşıp annesini rahatsız ediyordu. Orak boynuzlu inek, onu kendi yanından uzaklaştırmadan hep yalamak ve tekrar tekrar emzirmek istiyordu. Buzağı sürekli sağa sola kaçıyor, annesi ise o uzaklaştığında böğürüp onun yanına doğru gidiyordu.
İnek, buzağısına bakıp yürürken ağzına yeşil otlardan bir tutam alıyor; sonra ala gözlerini çevirip yeniden buzağısına bakıyordu. Uzaktaki buzağı, kısa süre sonra yumruktan biraz büyük olan kafasını annesine doğru çevirip iki yana hevesle salınan memelere hayretle ve şaşkınlıkla baktı. Burnunu bir aşağı bir yukarı indirip kaldıran buzağı, annesinin böğürmesine aldırmadan memelere yapışmaya başladı. O anda korkunç bir hırıltı duyuldu. Karanlığın içinde, ateş kıvılcımı gibi iki parıltı görüldü. İnek telaşla buzağısının etrafında döndü. Bu sırada ineğin teni sertleşti ve derisi devetabanına döndü.
Kükreyerek gelen yırtıcı hayvanların hırıltıları çok yakından işitildi. İnek boynunu öne doğru uzattı; boynuzlarını ileri dikti, gözleri yuvasından fırlayacak gibiydi.
Birkaç gündür aç ve bitkin halde yürüyen bu iki kurt, avlarına doğru yaklaştı. Gıcırdayan dişlere avlarına bakmaya başladı. Kurtların oradan ayrılması imkânsızdı; çünkü kurtlar çok açtı. Hırıltıları ürperticiydi. Orak boynuzlu inek ise buzağısını karnının altına almış ala gözleriyle düşmanlarını yutacak gibi bakıyordu. İneğin kalbinde, bir yaşama arzusu ve hayata bağlılık vardı. Bunun nedeni, yeni doğan buzağısıydı.
İnek, böğürerek etrafına bakındı. Karanlığın içindeki ışıklar, o anda korkunç, gri kafalara, sırtaran dişlere dönüştü. Bu keskin dişler, zavallı ineğe uzandığında boynuzları devreye girdi ve kurtlar bir anda ürktü; geri çekildi. İnek, böğürerek bir kurdun üstüne hücum etti. Kurt fırlayıp kaçtı, geri çekildi. İnek kurdun arkasından tekrar saldırdı. Ensesi kabaran inek, boynunu iki tarafa sallayıp kendisine musallat olan belalara baktı. Böğürerek buzağının yanına döndü hemen. O sırada, iki kurt tekrar onların etrafında beliriverdi. Kurtlar buzağıyı değil; ineği avlamaya hazırlanıyorlardı. Orak boynuzlu inek bunu anlamış gibi ne yapacağını bilmeden buzağının etrafında tedirgin dönüyordu. Kurtlar bu fırsattan faydalanıp onun üstüne atlamak içi yaklaştılar. O anda nereden geldiği belli olmayan Topal Meret, ineğin yanı başında beliriverdi. Her zamanki gibi: “hoo, haa, hayt” diye bağırdı. Kurtlar, bu sesi duyar duymaz sırtlarına sopa vurulmuş gibi kaçıp gittiler.
Orak boynuzlu inek, bir buzağısına bir de Topal Meret’e bakıp derince bir nefes aldı; rahatladı. Sonra, Topal Meret’e minnet duyuyormuş gibi bir daha baktı durdu. İneğin gözlerinin parıltısında, hayvan yüreğinden sızan sevginin varlığını görmek mümkündü.
...
»» Devamı Kardeş Kalemler 40. sayıda...
DERGİDEN
-
Resul RIZA
-
Kamran ALİYEV
-
Ferahim SADIGOV
-
Gazenfer KAZIMOV
-
Cem ARSLAN
-
İslâm Beytullah ERDİ
-
Aşurali CORAYEV
-
Memtimin HÖŞÜR
-
Aydarbek SARMANBETOV
-
Genka BOGDANOVA
-
Allanazar ALLANAZAROVVA
-
Filiz KALYON
-
Oğulmaya SAPAROVA
-
Leniyara SELİMOVA
-
Canıl Mırza BAPAEVA

