YIL: 4  /  SAYI: 40  /  Nisan - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Özleme, Özlemişliğe Öyküler Yazan Bir Şair:
Tahir Erdoğan

Ebru ŞENOCAK

 
Gönül denizinin bilinmezlikleriyle dolu gayyasında yaşayan bir şair, Tahir Erdoğan Şahin… Taşıl Bir Efsanenin Kayıp Notları-1 Üçler Vadisi’nden sonra yayımladığı, Taşıl Bir Efsanenin Kayıp Notları-2 Özlemişliğin Öyküsü’yle, gerek siyaha akan kitabının rengi, gerekse bir o kadar kararan sevdasıyla, yürek süveydâsında buluşturur okuyucuyu…

Bizi yitik zamanın peşinde koştururken yaşamlarımızı anlamlı kılan sevdalarımızla baş başa bırakan şair, kapıldığımız duygu sellerinden her elleri boş çıkıp, toprağı avuçlayarak dilediğimiz dualarda yanımızda bitiverir.

Onun birinci gönül yolu “Yollarda Düş Olmak”tır. Zaman ve mekânın yitiminde yollara düş olup düşmüş bir gezginin yüreğini okuyan şair, dış mekânın somut kütleselliğinden soyutlaşarak yücelen anlam birliklerini, sevginin sınırsız yolculuğuna doğru iterek kamçılar... Suya dönüşen söylenişlerle kendimizden geçtiğimiz her an, yerde ve gökte bakıp görebildiğimiz tek şeye gark eder bizleri, engin ve sonsuz deryalara…

Şair, bizleri kapısına kilit vurup, tozlu çatı katında sakladığımız gönüllerimizin bekçilerini, binbir güçlükle kovup karşısına dikiliverme gücüyle yüreklendirirken, ancak o zaman çiçek açmış sevda yamaçlarındaki sarhoşlukla özgür kalabileceğimizi özlemle gösterir. Onun derdi, eflatun renkli düşlerin, rüzgârın büyüsüne kapılıp ardında dans ederken, akşamın kızıllaşan koyuluğunda nesnesini yitiren insanı anlatabilmek… Bilinçsizce, rastgele tükettiğimiz, hakkını bile veremeden çabucak sonuna vardığımız ömürlerimizi anlamlı kılabilmek… Karanlık varoluşun kendiliğini daha fazla “öteki” olanla yüklenip, karanlığın derin ezgilerinde titreyerek, “o”nun hayaliyle bütünleşerek uçurumları kapatabilmek… Çünkü onun gezgin gönüllere sırtladığı sevda öyküsünde, tozlaşan bedenlerin, buharlaşan gözyaşlarının sonsuzluğa taşıdığı mahrem sevgiler, apansız gelen ayrılıkların sona erdirdiği sevdalar vardı.

Şairin ikinci gönül yolu “Yazmışlıkta Yok Olmaktır.” Nedir bu yok oluş? Şair, “Özlemek; adı konulmamış bir öykü başlangıcı bu…” (s. 33) diyor. Geleceğe yasaklı öykünün ezgilerini, uzaklara taşıyamadıktan sonra bilinmezliğini saklayamamanın düşürdüğü parçalanmışlık… Özlemişliğin öyküsü işte bu… Zihnimizde yaşattıkça derinlerde büyüttüğümüz ve şöylece hayale daldığımız sevda:

Yitirdiğim sevgilerde bulduğum tanıdık koku… Özlenmişlik, hafızalardan silinmeye yüz tutmuş anıların sisli görüntüsü ve seçilmeyen, tanımlanmayan, hatırlamaktan korktuğum yitik öykü… Duygu seline kapılıp aktığım topraklarda yeşerttiğim geçmiş ve her onunla yalnız kalıp dertleştiğimde, yüzleşirken üşüdüğüm soğuk diyar…

Tükenen ömrünü özlemle derinleştiren şair, “Masalların çürüdüğü, sevdaların taşa çalındığı zamanlara inat,” (s. 33) sevdasını acısıyla toplayarak sonsuza taşır. Onun tek korkusu, ömrünü yasladığı sevdasının hain kaçışıyla sırtından vurulmaktır.

“Ayrılığın, düşen ömrümü çiğnemem olur diye ürperirdi içim.
Karanlığa gider diye saklardım güneşi
Aydınlığıma sebep gün olan da sendin.” (s. 39)

Elbette hiçbir sevdaya yakışmazdı kolay yollarda yürümek… Mecnûn, Leylâ için çöllerde yalnızlığıyla dostken; Tâhir, Zühre’sini tek yıldızı sayarken; Ferhat, Şirin’i için bedenini, dağları aşıran yollara köprü yaparken, kızgın çölleri yalın ayak arşınlayan âşıkların ete kemiğe bürünmüş sevdasıyla dağlandı yürekler hep... Bütün gönül yolcularına eziyeti, güçsüzlüğü, nefreti, yokluğu var kılan, kudreti özlemle buluşturan, acıyı bal eyleyen ancak vuslatta ölümün güzelliğiydi…

Tahir Erdoğan Şahin, öz yurdunda sevdanın çarmıhına gerilmiş İsa gibi taşır içinde gönül yangınını…

“El diyarı can’da, canı yanan git artık.
Bir zamanlar dudağından ezgilerini içtiğin
Gülüşünde dünyaları ördüğün
Sevdasına ömrünü verdiğin
O en sevdiğin, o en güvendiğin yok artık.” (s. 48)

Üçüncü gönül yolu açılmıştır artık şaire… Hayatın yükünü omuzlarına ve yüreğine kocaman yüklenerek ağır ağır yol alırken, taşımaktan yorulan isyanı başlar derbeder ömrüyle söyleşmeye…

“Şu gurbet kaybı serseri hayatım… Büyük küçük hislerim… Hislerimin iz düşümü dünyalarımın bölük pörçük yıldızlar takınıp başıma yağması. Rüzgârlığımda inat, yağmur çisesi kadar zayıflayıp topraklara dökülen ömrüm. Ömrüm, sen zamanı değil; zamanlar yaşadı sende. Ömrünü verdiğin sevdalara bağladın umudunu.” (s. 51)

Şair için ömür, sevdanın yollarında harcanan zamandı ve her umudun çaresizlikle sonlanışı… Bu yüzden şair, arzularının sonsuza giden güvenin pençesine takılmış küçük bir gül yaprağı gibi masumca yüreklenerek sevgilinin kapısını çalmaya her niyetlendiğinde, özlem kuşlarının azap yokuşlarından kırılgan dönüşünü hatırlar; fakat, kapının yüzüne her kapanışında, yağma edilip avuçlarına kırılarak bırakılan ömrünün âh’larıyla tükenen şair, katledilen güzelliğin çığlığına daha fazla dayanamaz. O anda, sözün ve düşüncenin bıçak gibi zamanı ikiye böldüğü, zamansızlığın mevsimlerini şaşırmış yokluğunda bütün kâinat dile gelir.

Şairin karşısına dikilen, hüznünü paylaşmak için ayaklanan çakılların ruhlarıdır birer birer… Sese dönüşen dünyanın haykırışıyla idrâki âdeta parçalanan şair, zihnini tırmalayan hatıralarını haykırır dağa taşa:

“Ne haber gelir gurbet elinden, ne de ölüme gidenlerin ömrü uyanır uykusundan.” (s. 54)

Kumlar gibi kendini hebâ eden umutsuz yarınların şairi, ömrüne seslenmeye yeniden başlar. Derken yıllar yılları kovalar… Günler tespih tanesi gibi dökülmeye, özlem sevmenin bedelini almaya devam eder.

“Aklaşan saçlarımda rüzgârın derin esintisi var ömrüm, leylak kokulu baharda kaldırımlara koşan yalnızlığımla yürümek kaldı yine. Yokluğuna eridiğim sevinçlerim, koynuma alıp sarındığım yoksulluk.” (s. 61)

Artık sevda yamaçları, sevgilinin yokluğunda çiçeksiz, ceylansız ve renksizdir. Doğan gün doğmamak üzere kendini karanlığa saklamıştır. Artık kınından çekilen kılıç gibi zamana akar özlem. Zaman, özlemin acılarını dermeye başlarken sevgilinin yokluk ateşinde şair, aklın kabul etmediği yokluğu yazar kimsesizliğiyle:

“Ömrüm; dizginlenemezliği esvap edinmiş fırtınam. Bir dünyanın yaratılışındaki öykünün, tufanlarla yok edilişini seyrettiğim batık gemi… Köpüklerle gelip kıyıya vuran, ummanına dönemeyecek kadar mecalsiz kalan, tan vakti topraklarda emilen su damlası; buharlaşıp göklerden kayalara çarpılan yağmur zerresi hâlim…

Ömrüm, ölüme bedel dünyalarda kaybettiğim cemre.” (s. 61-62)

Şair, uğruna feda ettiği susamışlığıyla yanmayı göze alıp vuslatı kuvvetlendiren cesaretiyle isyana sürüklenir. Karanlığın gölgesinde saklamaya çalıştığı tanınmaz silüetini, bilinmedik yollarda raks ederek kaybetmek ister Mecnûn, mecnûnluk gibi…

Ömrünü kaderin ellerinde toprak gibi elenmeye bırakan şair, gezginin ruhunda acıyı paylaşmaya, dipsiz kuyulardaki duygulanışlarını, okuyucunun yüreğiyle sonsuza taşımaya devam eder. Sevgisiz bırakılmanın ruhunu daraltan mekânsızlığıyla, ortada bırakılan sevdasıyla düşman olur her şeye…

“Kime duyursam duvarlara çarpıp geri dönen haykırışlarımı?” (s. 66)

derken, celladın önünde başını teslim zamanını bilmeyen bir mahkûm gibi, saçlarını yolan güllerin, ortalığı tarumar eden bülbüllerin haykırışıyla duyurur sevdasını…

“Her şeye yeterdim sanıyordum. Sanıyordum ki o mavi kaftanlı günün her gecesinde, içime aldığım bir gül rengi sıcaklığıyla güneşlere vururdum ellerimi. Ellerim, rüzgârları kıskandıran saçları okşar sanıyordum. Her şeye yeterdim sanıyordum, ömrüm.” (s. 69)

Yanılmışlığıyla baş başa kalan şair, sevgilinin sıcak nefesiyle ısıttığı yüreğini, şimdi zamansızlık içindeki kör, sağır ve dilsiz asırlara bırakır… Her şey sevgili olur, yutuverir sanki varlığını uçurumu andıran mekânlarda…

Şair, sevdasıyla doğduğu sevgiliden kanatlanıp uzaklaşan hayallerini, serseri bir kuş gibi yaşanmışlığını gri tablolarda sunarken, sonunu düşünmekten korktuğu, bilip de unutmak istediği gerçekten kaçınamazlık, kabullenemezlik, boşuna beklemişlik ansızın çalıverir kapısını. Ömrünü, yıkılan sevdanın kollarında bedbaht bir sevgiliye benzeten şair, gündüz hayallerini yağdırdığı sevgilinin gece kâbuslarını toplar:

“Soluğun çarpıyor saçlarıma ömrüm, beyaz düşmüş şakaklarında okunuyor yaşın. Sesin çınlıyor, yırtık suratlı çarşafa dönmüş gecelerinde. Uykunu kıskandığım saatler, zamanda yok oluşluğu seyrettiğindi.” (s. 73)

Dördüncü gönül yolu “Ayrık Dünya Ayrılıkları”… Burası arzuların son durağıdır. Gecesi gecelerle sırdaş, duvarları sevdasız, umutsuzlukta kaybolan bir dünya… Tahir Erdoğan Şahin, yalnızlığa dost bir gezgindir. Sükûnetle dinlediği yüreğinin yamaçlarındaki dinginlikte, mavileri siyaha kavuştururken zindanlarda özgür kalan düşünceleriyle sırdaş bir şair… Unutmak istemezliğiyle, inadına sevmek için başını taştan taşa vurup gezmişliğiyle, hüzne âşinâ bir dost…

Son gönül yolu, çıkmaz sokakların açmazı Sarya’ya; Kültepe’nin Kızı’nadır. Aşkın, özlemin, uğrunda bedel ödemenin, ömrünü feda etmeye lâyık görülenin adına…

“Sarı, kızıl kum fırtınaları ufukları boyarken, çöl güneyleri vururken, güneşin nar kesildiği bir günde Kültepe’nin kızı doğar. Simsiyah gözleri ve simsiyah saçlarıyla derinlerden gelip, derinliklere giden iki uçsuz yol, iki uçsuz yolculuktu sanki ve o gözlerde görüldü gelecek, o upuzun siyah saçlarda dalgalandı zamanlar; siyah ve derin tablolar çizildi göklere…

Munzur’un eteklerinden, Melitene adlı kente gelen Kültepe’nin Kızı, doğduğu gün küllerini titrettiği Adamı orada bulur.” (s. 95)

İlk günahtan, Hz Âdem ve Hz Havvâ’dan beri adı konulmamış aşk masallarının kahramanlarını “gül ve rüzgâr” diye anlatırken şair, yeniden yaşatır toprak olmanın güzelliğini dilden dillere, gönülden gönüllere…

Gezgin, “Sayımsız zamanlarda yazısız kitap olan sevdasının peşinde,” (s. 104) koşup durur yıllarca ve dualar gibi okunur mübarek ağızlarda... Zirvesinde estiği dağların doruklarında, ezgisini kaybeden bir âşık gibi ağrısını dindirmeye çabalar, ama yine de avutamaz garip gönlünü…

“Yine dağların ötesi Sarya
Yollar uzayacak gecelere
Gecelerde yüreğim kanayacak
Ay doğacak bulutların ardından
Özlem yüklü ezgiler akacak
Yine dağların ötesi Sarya
Dağların ötesi çok karanlık
O karanlıklarda;
Sen mi sensizlik mi Sarya?

Hangisi son sığınağım
Son tapınağım hangisi?” (s. 112)

İşte özlem, işte özlenen sevgili ve bitmeyen türkü… Yaşam ve ölümü son damlasına kadar hisseden bir şair Tahir Erdoğan Şahin... Zamanını bilemediğimiz sınırsız mekânları apansız daraltan özlemle gayba ve oda dair öyküler yazan bir şair… Mekânsızlığın, yurtsuzluğun, sonsuzluğun ve hüznün dost sesi… Hüzünle olgunlaştıkça başını muzdarip, toprağa eğen, gözü yollarda sürekli bekleyişi yaşayan bir şair… Çünkü o bilir ki hafızalarda solan gül anıları diriltmenin tek yolu acıyla kavrulmaktır. İsyandır, unutmaya karşı özlem... Bedenini hasretle erittikçe daha bir “o” olabilmektir…

Değerli şairimiz Tahir Erdoğan Şahin’in seri halinde yayımlanan şiir kitaplarından sonuncusunda, o en karasında “Taşıl Bir Efsanenin Kayıp Notları-3”te buluşmak dileğiyle…
...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 40. sayıda...