YIL: 4  /  SAYI: 40  /  Nisan - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Resul Rıza’nın
Sanat Yolu

Kamran AliyevKamran ALİYEV
Çeviren: Ömer Küçükmehmetoğlu
 

Söz sanatımızın geçmişini temsil eden büyük sanatkârlarımızdan biri de Resul Rıza’dır. Edebiyatta Resul Rıza zirvesinin kökleriyle toprağa nasıl bağlandığını, göklere ne kadar yükseldiğini, bu zirvenin eteklerinde kimlerin olduğunu ve bu zirvenin hangi zirvelerle bakışıp görüştüğünü belirtmek için onun şiirini yürekten sevmek ve bu şiire tutkun olmak lazımdır. Belki de herhangi bir şairin yahut yazarın sanatını veya sevilen bir edebiyat araştırması problemini incelerken bu sanatı ve problemi sevmeden araştırmak imkansızdır; ama Resul Rıza’nın sanatı bunun dışındadır. Onun edebî mirasının bediî fikir ardınca gidenler, insanın bedii düşünce ve tefekkür çizgilerini öğrenmeye çalışanlar, sanatkârın kafa yapısından haberdar olmak isteyenler onu ve onun sanatını öğrenmeli, incelemelidirler. Çünkü Resul Rıza’nın şiiri öyle bir tefekkür tarzının yansıması demektir ki orada sıradanlıkla mümtazlık, yakınla uzak, geçmişle gelecek, hayatla ölüm birlikte yaşıyor ve birlikte büyüyor. Adları sanatımızda zirve isim olan sanatkârlara dayanarak bütün edebiyatı, en azından onun temsil ettiği devri, zamanı ve asrı değerlendirmek mümkündür. Belki de bu öyle bir tarihî fırsattır ki Resul Rıza’ya dayanarak 20. asır edebiyatını yeniden tasnif etmek ve anlamlandırmak mümkündür.

Hemen, uzun yıllar boyunca Resul Rıza’ya 1920’li yılların yetiştirdiği bir sanatkâr olarak bakıldığını düşünüyorsunuz. Bu geçen asır edebiyat araştırmalarının sıradan bir eğilimiydi. Tenkit ve edebiyat araştırmaları Resul Rıza ile birlikte Semed Vurgun’a da Mikail Müşfik’e de Süleyman Rüstem’e de Sovyet gerçeğinin mahsulü olarak bakmaktan haz alıyordu. Semet Vurgun’un “Zamanın Bayraktarı” ve “Komsomol Poeması” bunlardan biriydi. Mikail Müşfik’in “Azadlık Dastanı”; Süleyman Rüstem’in “Elemden Neşeye” şiiri ve “Partbiletin sol cibinde, üreyinin başında olması” başka bir zevktir.

Yahut 1950’li yıllarda Resul Rıza “Lenin” manzumesini yazdığı zaman eleştirmenler ve edebiyat araştırmacıları, dünyanın en meşhur yazarlarının adını Resul Rıza’nın adıyla birlikte zikretmeye başladılar. En tuhafı da şuydu ki o yazarlar da Lenin hakkında yazmışlardı.

1960’lı yılların başlarında ise Resul Rıza’nın “Renkler” silsilesi ortaya çıktığında eleştirmenler ve edebiyat araştırmacıları hayrete düştüler. Büyük bir münakaşa baş gösterdi. Ay aman Resul Rıza “Bolşevik yazı”dan ve Lenin’den uzaklaşıyor, denildi.

Bildiğim kadarıyla bütün bunlar 20. yüzyıl tenkidinin yanlışlıkları ve kusurları idi. Resul Rıza’nın hemen yanında bulunan edebî tenkidin onu iyi şekilde, etraflıca görmemesinin nişaneleri ve alâmetleri artık tarihe karıştı. Bugün Resul Rıza’ya başka başka, kesik kesik devirlerin prizması ile değil; 20. yüzyıl edebiyatının tamamının ölçüleriyle yaklaşmak artık bir hakikate dönüşmektedir. Cesaretle söylemek gerek ki Resul Rıza 1920’li yıllarda boy gösteren Sovyet gerçekliğinin, 1930’lu ve 1950’li yıllardaki sosyalizmin tam ve kesin olarak hakimiyeti devrinin 1960’lı ve 1970’li yıllarda komünizme doğru yaklaştığımız çiçekli beşiklerin oluşturduğu edebî sima ve edebî şahsiyet değildir. Resul Rıza geçtiğimiz asrın başlarında oluşan Demokratik Cumhuriyet ile asrın sonunda kurulan Cumhuriyet arasında yaşamış, eserler yazmış mütefekkir ve filozof şairdir. Şimdi şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: “Bolşevik yazı” şiiri doğrudan bolşevizmin vasfı ve terennümü müydü? Elbette, kesinlikle hayır. Resul Rıza’nın sanatının bütün gelişme hattı gösteriyor ki onun “Bolşevik yazı” şiirinin esas tipleri Kür ve Araz idi. Bu şiir Kür’e ve Araz’a söylenen, aynı zamanda Kür’den ve Araz’dan umulan arzuların, isteklerin şiirsel ifadesidir. Şimdi düşünün, bolşevizmden honça1 tutmak nerde, insanın kalbinin derinliklerinde koruduğu sırları suya söylemek nerde?

Bugün köküyle toprağa bağlı olan çınarı Resul Rıza’nın şiirinin sembolüne çevrilenlerle tartışma fikrinde değilim; ancak bir gerçeği bütün yönleriyle biliyorum ki Resul Rıza şiirinin en güzel amblemli ve en parlak bayrağı, üzerinde çaya ve suya akseden gümüş bir sikke yahut atlas bir parça olabilir.

Eğer böyle olmasaydı Resul Rıza sonraları “Kür Araz” şiirini yazıp büyük bir inançla söylemezdi:

Burda kavuşur
Doğma kadim toprağım
Ayrı düşmüş balaları

Belki de size garip gelecek; ama Resul Rıza şiirlerinde hitaplar son derece hasislikle işlenmiş. Mevcut hitapların ekseriyeti saygı karakteri taşımaktadır. Mesela “Keherim, keherim! İgid keherim!” yahut “Göyer çınarım, göyer! Boy at, çınarım boy at!” vs… Bunlarla birlikte bütün Resul Rıza sanatında yalnız muhteşem bir başvurma hitap var. Bu hitap şairin “Ümid” şiirinde Dicle Nehri’nden bahsederken söylediği “Koca Dicle” hitabıdır:

Goca Dicle
İster sakit ak
İster dalgalan
bu akşam gelmedi,
bu gece gelmeyecek
balık alan.
Gurtardı ‘Min bir gece’ hekayeti…

Resul Rıza’nın dikkati Kür-Araz, Dicle-Fırat arasındaki bölgelere yönelmiştir. Doğrudur, şair iki nehir arasındaki medeniyete açık bir şekilde gitmemektedir; ama herhalde yakın asırların edebî mirasından uzak düşmek de mümkün değil. Çünkü, şairin kendi diliyle söylersek Dicle ve Fırat nehirleri arasından yükselen Baba Fuzulî, Dede Nesimî zirveleri çok zengin ve azametlidir. Aslında bu zirvelere tam olarak Resul Rıza zirvesinden bakıldığında Fuzulî ve Nesimî daha muhteşem, daha büyük görünür.

Resul Rıza “Çaylar harda dincelir, göresen?” sorusuyla meşguldür; hatta bir falcı hakkındaki şiirinde şair “Çaylara benzeyir  avcumun bükümleri” mısrasını yazar. Bir başka şiirde ise kurumuş çayın taşının ağrısını çeker: “Neler çekti çaylak taşı, selden sor”. Bunların hepsi tesadüf olarak görülebilirdi; ancak Resul Rıza’nın “Unutmayın” şiirindeki bir vasiyeti olmasaydı. Bu öyle bir vasiyettir ki dünyada belki onun kadar ağır vasiyet yoktur: “Aparın bir çayda, basdırın meni.”

Resul Rıza şiirinin gücü de tam olarak bu beklenmeyen gafil tezatlara bağlıdır; lakin bu tezatlara bakmayarak Resul Rıza her zaman dünya düzeninin, nizamının, yekpare ahenkli idrakin peşinden gider.

Resul Rıza sanatında bugün, yarından ayrı değildir. Orada ekmekten biçmekten bahsedilirse yetiştirmek, büyütmek ister istemez; ona yaklaşır. Şair bahçelerin sıralanıp dizilmesini istiyor. Onun sevgideki en ulvi isteği şöyledir:

Benevşeni katar katar,
Yar, teline düzüm barı.

Resul Rıza’nın dünya düzeni, dünya ahengi felsefesinde yer ve gök kendi sisteminde hislerinin devamlılığıyla görünür. Şaire has olan yerdeki adlar şunlardır: “Ay ışığı, göy ulduzu yol aydın.” Hatta ilginç ve kendine has bir şeydir ki hastalık reçetesinde de bir dizim görülür.

Yan yana düzülür
Neçe neçe geşeng latın sözü.

Şairin Ezopa ilgisi de doğru olana ilgidir.

Düzdü düzüne deye bilmediyini
Çevirib eyhamlar diline.

Dizelerde vurgu yapılan yer, şairin rahatsızlığıdır:

Siz, ey yeni şiirimin
Dağınık satırları!
İsteyen zaman sizi
Yazıram-pozuram men
Menim arzum dileyim,
İrademle
Yaranıb çıhırsınız sinemden.

Resul Rıza’nın dünyaya bakış felsefesiyle birlikte duran hayallerin sıradanlığı da seçkinliği de garipliği de var; ama şairin sanatının ilk aşamalarında herhangi bir şiirin hayal unsurları konunun sınırlarını aşmaz. Misal verecek olursak 1941 yılında yazılan “Bal arısı” şiiri Azerbaycan’dan bahsetmektedir ve orada ancak Azerbaycan’a has unsurlar vardır: Guba, Göyçay, Haçbulag, Şahdağ…

1950 yılında yazılmış ve Azerbaycan’dan bahseden “Bugünün hakikati” şiirinde de aynı manzaraların şahidiyiz. Burada Mil, Muğan, Araz ve “Adın kulağına deyip deli Kür!” diye Kür hatırlanır. Yahut 1954 yılında yazılmış “Nizamî’nin heykeli karşısında” şiirinde ancak Nizamî’nin karakterleri var: Ferhat, Şirin, Leyla, Mecnun, İskender, Nüşabe.

Resul Rıza edebî düşüncenin analitik yönelişinden sonra yavaş yavaş meydana çıkmaya başlar. Hatırlayalım onun “Nigaran suallar” şiirinde Tebrizle “Garagile” mahnısı, “Tebrizim menim” şiirinde Tebrizle bayatı, “Tebrizli dostuma” şiirinde Tebriz’i turna olarak anlatır. Şiirdeki bu tip yaklaşımlar Tebriz’in halini, Tebriz’in dünyasını ifade etmek merakıdır.

Daha sonraları ise seçkin kafiyeler gibi birçok fikrin ve hayalin birarada kullanılması özgünlük taşımaktadır. Tasavvur etmek o kadar da kolay değil ki “Kefli İskender’le anlamak derdi”, “İskender’in boynuzu ile danılan gargı” ve “İskender’le Çatski, Çayld Harold” bir aradadır. Şair, Behlül Danende ile Kefli İskender’i birarada gösterir; hatta en tuhafı şudur ki Hamlet ve Layertle bir düzlükte duran dağ eteklerinde ekini dolu vurması, yeni sembolün misalidir. Belki de Resul Rıza’nın 1964 yılında kaleme aldığı “İnsan şekli” şiiri bu seçkinliğin edebî numunesidir. “Bana bir sergi salonu verin” diyen şair bu salonda derisi yüzülen Nesimi ile meşale gibi yanmış Azerbaycan kızını, Giordano Bruno külü ile Mehemmedhesen’i, Osvensim’i, Sibirya’yı, Hiroşima’yı, Aslı’yı, Kerem’i, Gastellon’u, Lorkan’ı birlikte görmek istiyor.

Bütün bunlar Bütöv Azerbaycan şiirinde seçilen ve tanınan Resul Rıza’nın edebî tefekkürü idi. Öyle bir edebî tefekkür ki hem hayretler içinde bırakıyor hem de dünyayı sıradanlaştırıyordu. Bunun yanında insanı da büyütüyordu.
...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 40. sayıda...