YIL: 4  /  SAYI: 40  /  Nisan - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Yiğit

Aydarbek SARMANBETOVAydarbek SARMANBETOV
Çeviren: Safa Kırveli

 
Gümüş gibi beyaz karlara vuran güneş ışıkları tekrar gökyüzüne doğru yansıyordu. Karşıda, bulutlarla çevrili zirvesi ve olanca heybetiyle dimdik duran Ala Too... Ala Too’un eteğinde ise, en az bu dağ kadar kutsal olan ve ovaya yayılan masmavi Isık Göl... Yüksekten bakınca, ormanlı dağlar ile çevrilmiş Isık Göl, ağzına kadar dolu bir su kabı gibi görünüyordu... Ala Too’un yüksek ve yalçın kayalarla kaplı sarp vadilerinde “Klak! Klak! ..” diye bir ses yankılandı. Bu sesi duyan bütün hayvanlar ürktü. Yürek atışları hızlanan hayvanlar, başlarını sesin geldiği yöne çevirip gökyüzüne doğru bakakaldılar. O ses, göklerin efendisinin; kartalın sesiydi. Bugün, her zamankinden farklı ötüyordu. Sanki gökyüzünde efeleniyor, çalım satıyordu. Neden öyleydi acaba?

Yaşlı kartal, dağların güneye bakan bölümünde, zirvelerinin en yükseği olan Kessenir’in, “Kartal Yuvası” denen dik, mavi yamacına yapılmış eski yuvasında, kanatlarını silkeleyerek yeniden öttü. Tepesinde uçsuz bucaksız mavi gökyüzü, arkasında yüksek dağlar, önünde ise nazlı nazlı dalgalanan Isık Göl vardı. Kartalın yüreğinde, sanki bu geniş, sonsuz, harika tabiatı, bir daha göremeyecekmiş gibi bir his vardı. Hayata gözlerini yumup da bir daha hayata gelemeyeceğine kim inanırdı ki? Hayat gibi büyük bir nimetten kim vazgeçmek isterdi ki? Ümit kolay kolay tükenmez; fakat o yüce hakikatten kaçmak da mümkün değil. Nihayet, ömrün sonundaki o pişmanlık duygusunu, bütün canlıların hissedeceği kesindi. Kimin iyi, kimin kötü olduğu, son anlarında belli olurdu. Bu acı gerçeği kim nasıl kabul ederdi ki? Kim ecel ile yüz yüze gelmek isterdi? Kim ölürken son arzusuna ulaşırdı? Kulun nasıl biri olduğu, işte bu soruların cevabında saklı durmuyor mu?!

Yaşlı kartalın geniş kanatları, güçten düşüp vücudunu arkasına zar zor yaslanmasına rağmen, gözleri eskisi gibi sert bakışlarla doluydu; fakat gözlerinde bile acı ve gizli bir pişmanlık duygusu, aynı zamanda bir kaygı vardı. Vay be! Uçsuz bucaksız gökyüzünde, bulutların arasında uçarak hükümranlığını gösteren o eski gençlik… Bari gençliği olsaydı! Gökyüzünün efendisi olduğu o zamanlar, bir anlığına da olsa, geri gelseydi keşke. Ahh! Kanatlarını açıp iki yana yayarak kendisini dünyanın hâkimi zannettiği, uçsuz bucaksız gökyüzünde dönerek tur attığı, tüm canlıların yüreğine korku saldığı o günler… Keşke… Her bir anı paha biçilmez olan kıymetli ömrün, elindeyken kıymetini bilmezsin; ama ömür denilen şey, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider...

Kartal, artık genç olmasa da, heybetinden hiçbir şey kaybetmemişti. Tarla fareleri onun yüreklere korku veren sesinden ürküp telaşla yuvalarına koşuştular. Uzun kulaklı tavşanların yürekleri ağzına geldi, korku dolu gözlerle dört bir yana kaçıştılar. Onlar bir yana, Ala Too’nun kayalarına dahi kendi hükümdarlığını kabul ettiren kurtlar bile hareketlenerek gökyüzüne sert bir bakış attılar. Hayır yok. Gökyüzünde kanatlarını yayarak uçan ve o korkunç sesiyle çığlık atıp dolaşan iri karartı görünmüyordu. Göğün efendisi neden böyle ötmüştü ki? Yine nasıl bir bela arıyordu acaba? Onun, iyice takatten düşmüş, perişanlık içinde olduğunu kim bilebilirdi ki? Eskiden istediğini çekip alan, güçlü, mengene gibi pençeleri, yuvasındaki kurumuş çalıları dahi zar zor tutuyordu, esen rüzgar bedenini sarsıyordu, az kalsın yıkılacaktı. Vay be! Yıllar ne çabuk da geçmişti…

Kanatlanarak kendisine doğru uçan genç, dişi kartala doğru giderken tuzağa düşmesini; ihtiyar kartal avcısının, montu ile birlikte üstüne kapanmasını hatırladı birden. Çok özlediği eşinin, uçan karartısını, mavi gökyüzünün ortasında bir kez daha görür gibi oldu. İşte o gün sevdiğini kaybetmişti. Sevgilisi, ne kadar üzülse de, acı gerçekten kaçılamayacağını bilerek yoluna devam etmişti. O da doğru. Ölenin arkasından ölünmez tabi. Hayata devam etmenin kendisi bile zordu. Bir gün sonsuzluğa gideceğini bilerek hayattan ümidini kaybetmeden yaşamak, iki kat daha zor değil miydi? Bunu başarmak er kişilerin işiydi. Aynı şekilde, Yiğit de öyle dememiş miydi? Razı olmamış mıydı kaderine? Tuzağa ilk düştüğü zaman, montu ile onun üstüne kapanan ihtiyar, sakallı sahibi, ona: “Yiğidim, kurban olayım, aslan yiğidim!” diye seslenip sevinmemiş miydi? O günden sonra herkes ona Yiğit dememiş miydi? Demek, o ihtiyar, Yiğit’e çok önceden göz koymuştu...



O günden sonra, yeni sahibi ile Yiğit’in savaşı başlamıştı. İnsanoğlu, onu karanlık bir ambara kapatıp kuş tüneğinde, açlıkla terbiye etti. Kartal avcısı Buylaş, Yiğit’in, kızgınlığı bırakıp sakin olmasını, itaat etmesini istiyordu hep. Hiç kimseye kulluk etmeye alışmamış, uçsuz bucaksız gökyüzünde, özgürce devran süren Yiğit ise, günlerce ağzına birkaç yudum sudan başka bir şey koymadan yaşamış; iyice zayıflamış, halden düşmüştü.

Güçsüz vücudunu soğuk terler basıp titremeye başladığında, sahibi geldi. Kapı gıcırtısından sonra “Pat!” diye bir ses duyuldu. Günlerce güneş ışığı görmeyen, açlıktan zar zor gören gözleri, sahibinin sisler içindeki vücudunu güçlükle fark etti ve kulakları onun tanıdık sesini ancak işitti. Ne uçmaya ne de kılıç gibi keskin tırnaklarını kullanmaya dermanı vardı. Korku dolu gözleriyle, bir o yana, bir bu yana baktı. Yiğit, o anda, kendini ne kadar güçsüz hissetse de, başlayacak olan yeni hayatında, kader ipinin bütünüyle bu insanın eline geçtiğini anlayarak kaderine boyun eğdi. Başka çare de yoktu. Bu ihtiyar, isterse onu, sürekli aç bırakarak daha beter edebilirdi. Güçlü bileğinden, kalın bir kayış ile kuş tüneğine bağlanarak sevdiği gökyüzünden ayrı düşen Yiğit, yeryüzündeki hükümdarlığın insana ait olduğunu iyi anlamıştı. İnsanoğluna yenik düşmüştü. İki ayaklı, üstelik uçamayan insan, gökyüzünün efendisini dize getirmişti. O gün, tuzağa düştüğünde üstüne kapanan sakallı, ihtiyar adam artık Yiğit’in yeni efendisiydi. Tuzağa düştüğünde, kartalcının elinden kurtulmak için can havliyle çırpınan, kartalcının gözünü oymak için canhıraş mücadele eden Yiğit, savaşın ne kadar anlamsız bir şey olduğunu o gün anlamıştı. Kalbinin bir köşesinde hep yiğit kartallara olan özlemi saklayan kartal avcısı, Yiğit’in aklından geçenleri anlamış gibiydi:

“Gel şimdi Yiğit’im, dövüşmeyelim, gerçek birer arkadaş olalım. Dalaşmaktan nice kahraman er ölmüştür. İkimizden biri ölünce, diğerine ne fayda var ki. Sen beni utandırma, ben de seni hor görmeyeyim.” diyerek kızıl kor gibi açılmış gözleri ile yan yan bakan ve sahibinin verdiği taze eti, hançer gibi keskin gagasıyla parçalayıp löp löp yutan kartalın, başını okşadı ve: “Kurban olayım, ben senden razıyım Yiğit’im. Sen de benden razı ol. Sonra ant içmişler gibi dost olalım…” deyip heyecanlandığını, sevincini fark ettirmeden çıkıp gitti. Nedendir bilinmez; kartal, sahibinin yumuşak ve merhametli sesinden, iyi biri olduğunu anlayarak sakinleşmişti. O sakinleşince de, aralarındaki anlaşmazlık bitivermiş, anlaşmışlardı.

İki üç gün geçtikten sonra sahibi, onun kafasına bir başlık takıp Yiğit’i, dirseğine kadar giydiği kalın deriden yapılmış pazubendine kondurarak dışarıya çıktı. Ambarda dura dura iyice tembelleşen Yiğit, kanatlarını iki yana sallayıp temiz havayı ciğerlerine çekerek çabucak güçlendi. Sahibi seri hareketlerle onun boynunu okşadı ve parmaklarıyla kanatlarını tarar gibi yaptı. Sahibinden sevgi dolu bir muamele gören Yiğit, uzun süre, sahibiyle birlikte, sahibinin kolunda gezdi. Kartal avcısı Yiğit’in kendisine alışması için sürekli konuşuyor, onun sese aşina olmasını sağlamaya çalışıyordu. Hayvan ile insanın konuşmadan birbirini anlaması buradan başlamamış mıydı? Yiğit ilk başta boynundaki tüylerini kabartmasına rağmen, sonraları sakinleşti ve sahibine iyice alıştı.

Bir hafta daha geçtikten sonra, sahibi sıradaki planı uygulamaya koydu. Kalın bir ipe, bir parça et bağlayarak ipin ucunu at sırtındaki çocuğuna verip eti sürükletiyor ve köyün dışındaki tepeye çıkıp kolundaki kartalın başlığını çıkararak ona ipin ucunda hareket etmekte olan eti gösterip bırakıyordu. Böylece ona avı yakalamayı, sahibi gelince de avı bırakmayı talim ettirdi, “Pö! Pölöp!” diye çağırdığında da sahibine doğru uçarak koluna geri konmayı öğretti. Böylece bir ay dolmadan, insanoğlu akıl ile gökyüzünün efendisini tamamen egemenliği altına aldı, ip ile bağlı olmadan da sahibinin yanında duran bir evcil hayvana dönüştürdü. Onlar ayrılmaz bir ikili olmuşlardı. Artık birbirlerine güveniyor, aynı zamanda birbirlerine saygı gösteriyorlardı.

Sonraları Yiğit, dağdan taştan çok av yakalamaya, uzun yıllar sonra ise insanoğlu ona: “Arkadaşım! Can yoldaşım!” demeye başladı. Sahibi, başlığını başından alıp da avı gösterdiğinde, uçan kaçan hiçbir av Yiğit’in pençesinden kurtulamıyordu. Tavşan, Tilki… Hatta erkek Kurtları bile yakalıyordu. Dağda taşta olsun, uğultulu yarışmalarda olsun, sahibini bir kere bile utandırmıyordu. Bir defasında ava yeni başlayan ve onu kıskanan arkadaşları:

“Eğer kartalına bu kadar güveniyorsan onu erkek bir dağ keçisine saldırt! Saldırt ki övdüğün kartalını o zaman görelim!” diyerek sataştılar. Sahibi, başlığını sıyırıp onunla göz göze geldiğinde, onun alev alev yanan gözlerinde, ölümden bile kaçmayacak bir ifade ve sadakat gördü! İşte o zaman, güveninin bir kat daha arttığını hissetti. İki can yoldaşı, konuşmadan anlaştılar. Yiğit, kanatlarını silkeleyip uçtuğunda, dağ keçileri, kartalın kendilerini süzdüğünü anlayarak saklanmak için ceylanlarla birlikte, taşları yerinden oynatarak dağın zirvesine doğru kaçıştılar. Bir kez daha, sahibimi utandırmayayım diyen kartal, boynuzu dokuz boğum olan büyük bir tekeyi hedef seçerek ona doğru süzüldü. Tekeyi boynunun kökünden pençeleyerek yerden biraz kaldırdı ve ayaklarını yerden kesip dağın zirvesinden aşağı bıraktı. Kendine gelemeyen ve çırpınan teke, acı bir sesle yere yığılıverdi. Kartal da, sahibine doğru uçup öküz derisinden özenle dikilmiş olan pazubende konarak sahibinin kolunu hafifçe kavradı. Sanki sahibine:

“Dediğini yerine getirdim mi?” der gibiydi. Sahibi de bunu anladı:

“Sana kurban olayım Yiğit’im benim.” dedi ve onun iri gagasından öptü. Sahibinin gözlerinden, Yiğit’ine olan sevgiyi gösterircesine sıcak yaşlar akmıştı…

O gün sahibi, dediğimi yaptı diye, onu başka ava göndermedi. Yiğit, herhangi bir avı hemen yakalayıp sahibine verebilirdi. Hem de her istediğini… Fakat sahibi bunu yapmadı. Dağ keçisinden sonra kurnaz bir tilkiye veya kana susamış bir kurda mı saldırtacaktı? Bu akılsızlık; hatta Yiğit’e saygısızlık olurdu. Hayır, ihtiyar avcı, yaz kış, Yiğit’ini, özel olarak yaptığı yuvaya da kapatmıyordu. Kış mevsiminin sert ayazında bile, tilki derisinden yapılmış kalpağını ve kara kürk içliğini giyip, Yiğit’i de koluna alarak, arkadaşları ile ava çıkıyordu; ancak başkaları gibi, Yiğit’i her ava göndermiyordu. Ne de olsa hükümdar olan sadece ikisiydi. Yiğit, kimseye nasip olmayan bir tekeyi avlamamış mıydı? Avcılıkta kimse onunla boy ölçüşemezdi. O, diğer tüm avcı kartallardan daha değerliydi.

Güz mevsiminin son günleriydi. Sahibi ava çıktı. Yiğit’in gözleri kızıl kor gibiydi. Karşıki dağlarda, yetişkin bir erkek tilki peyda olmuştu. Tilki hiç kimseye aldırmıyordu. Bosteri ve Çonsaroy’dan2 gelen, usta dört beş kartalcı da anlaşarak kartallarıyla ava çıkmışlardı. Erkek tilkiyi kimin kartalı kaçırmadan yakalayacak ve kim nam alacaktı? Hepsi de kartalına güveniyordu; ama yine de için için birbirlerine belli etmeden, “Ya benim kartalım boş dönerse!?” diye korkuyorlardı. Acaba Buylaş, Yiğit’ini bu erkek tilkinin üzerine salacak mıydı? Salacaksa ne zaman, en sonunda mı? Yoksa… Av iyice kızışmıştı.

Erkek tilki karşıdan gözüktüğünde Bayettik adlı genç kartalcı, konuşarak gelen yaşlı kartalcılardan öne çıkıp hemen kartalını gönderdi. Onu uzaktan fark eden erkek tilki, çalılara doğru kaçmaya başladı. Kartal bırakır mı? Ok gibi fırlayıp vardı; ama erkek tilki yüksek çalıların arasına yatıp kaldı. Avı yakalayamayan kartal, avdan soğuyup sallanarak uzaktaki taşa oturdu, dikilip kaldı. Erkek tilki, tekrar çıkıp hızla koşarak çalıların içine kaçmaya çalıştı. Sıradaki diğer kartal, onu yakalamak için harekete geçti; ama o da avı alamadı. Allah Allah! Öncekilerden farklı olarak kuyruğunu sallayarak kaçan tilkiyi, tam kuyruğundan tutacakken kurnaz erkek tilki, kuyruğunu yere yatırıverip taşların arasına girerek kaçmıştı.

Sonrakiler de avı alamamış, sıra Yiğit’e gelmişti. Sahibi, Yiğit’in başlığını aniden çıkartıp ava doğu salıverdi. Başlık altında beklemekten dolayı ani ışıktan gözü kamaşan kartal, gökyüzüne yükseldi, gözü ışığa alışınca canının derdine düşüp kaçmaya çalışan erkek tilkiyi gördü. Onu yakalamak için hareket etti ve ok gibi dalışa geçti. Hay Allah, artık çok geç! Yiğit yaklaştığında erkek tilki büyük bir çalılığın içine girdi yine. Biraz daha erken davransa yakalayacaktı. Gökyüzüne tekrar çıkan kartal, o ana kadar düz ovada emekleyerek yürüyen belirsiz bir canlıyı gördü! O kızıl derili şey, bazen emekleyerek bazen dura kalka yeri eşeleyip bir şeyi arar gibiydi. Kartal: “Sahibim beni, çalıya giren erkek tilkiye değil de yerde bir şey arayan bu meçhul canlıya göndermiş olsa gerek.” diye aklından geçirdi ve ona saldırdı. Şimdi hedefte o canlı vardı. Hedefe kilitlendi. Ne olursa olsun onu yakalamak gerekti. Sahibi için! Rüzgâr kulağının dibinde ha bire ıslık çalıyordu...

Yerde bir şey arayıp emekleyen, kırmızı şey ise Kıdık Dede idi!. Karşıdaki dükkâna gitmiş, evine bir şeyler almış dönüyordu. Atın üzerindeki heybe delik olmalı ki aldığı çay, şeker, bisküvi birer birer yola dökülüp yayılmıştı. Bunu fark edince de geriye dönerek onları topluyordu. Uzakta bağrışmalar oluyor ve korkunç bir ses ona doğru yaklaşıyordu; ama bu sesler, yerdeki bisküvileri almak için eğildiğinde kesiliyordu. Bir an arkasına baktığında, atlarına binmiş ve atları delice kamçılayarak dörtnala gelmekte olan kartalcıları gördü. Onlara bakarken yaklaşmakta olan korkunç ses de ona yetişmiş ve omzunu çok sert bir şekilde pençeleyerek sıyırmıştı. Bu Yiğit’ti! Hedefin bir insan olduğunu fark edince, ani bir manevra ile başka bir yere dönemeyen kartal, Kıdık Dede’nin omzuna sertçe dokunarak geçivermişti. Kıdık Dede’nin kırmızı cepkeninin sol omzu yırtılmıştı. Kartalın sert vuruşuna dayanamayarak öne doğru yuvarlanan ve toz içinde kalan Kıdık Dede, kendine gelinceye kadar kartalcılar da ona yetiştiler.

Kartalcılar:

“Hay Allah! Bu Kıdık Dede değil mi? Ne yapıyorsun be adam, bu ıssız dağlarda? İnsan yaşlandığında geyiğe benzemek istermiş, doğru herhalde. Ha ha ha!” diye güldüler ve Yiğit’in sahibi Buylaş ile de:

“Vay canına! Yiğit’in de çok mükemmelmiş(!) Baksana insana da saldırıyor…“Gözü kimi görürse… İyi avcıymış(!)” “Maaşallah!” deyip dalga geçtiler.

Konuşmaya dalan kartalcılar, o gün hiçbir şey bulamadan geri dönmüşlerdi. Yiğit ise, kurnaz erkek tilkiyi bir hafta sonra, -geçen hafta yakalayamadığı için üzülen- sahibi ilk bıraktığında yakaladı. Bir hafta önce de biraz erken bıraksalar erkek tilki elbet kurtulamazdı. Ecelinin geldiğini anlayan erkek tilki, kartal saldırdığında can havliyle ona karşılık vermiş ve ağzından korkunç sesler çıkararak dişlerini Yiğit’e göstermişti; fakat Yiğit çok çabuk bir şekilde onu ağzından yakalayıvermişti.

İlkbaharda hayvanların doğum yapma zamanı idi. Elbette, bu durum kanatlılardan başkaları için geçerli idi. Buylaş, kartalı ambarının önündeki çubuğa kondurmuş önceki gibi ona bakıyordu. Onu kış boyu taze etten mahrum bırakmamıştı. Türlü türlü etlerden vermişti. Öyle yapmasa Yiğit yozlaşır, verdiği eğitim hiçbir işe yaramazdı. Ayrıca kartallar el bebek, gül bebek bakılmazlarsa, çok çabuk güçten düşer ve yozlaşırlardı. Yiğit’in aklındakini, tam zamanında yerine getirmek gerekti. O bir tarafa, usta kartalcı Yiğit’in ne istediğini önceden anlayarak hemen önüne getirdi.

O gün öğleden sonra, Buylaş, Yiğit’in yanına geldi. Her zamanki gibi onun başlığını çıkarıp daha soğumamış olan bir dilim eti pençesine tutturdu. Kartal, çok keskin tırnakları ve yayılmış pençeleri ile eti parçalayarak ağzına götürmek için hamle yaptı; ama et aniden yere düştü. Sahibi:

“Allah Allah! Kış boyunca ava çıktık ama verdiğim eğitimi unuttun galiba,” diyerek onu önceki gibi şımartıp sevmeden, elinin tersi ile boynunun köküne sert bir şekilde vurdu. Sahibinden böyle bir şeyi beklemeyen kartal, kanadını açarak kısa bağlanmış olduğu çubuğundan az kalsın yere düşecek gibi oldu. Yıkılıp düşse, çubukta asılı kalacak; bacaklarının kasları gerilecek, zorluk çekecekti. Daha önce sahibinden böyle bir tepki görmemiş olan kartal, sinirlenip kendini tutamayarak kanatlarını açtı ve sahibinin başına arka arkaya vurdu. Buylaş, kanat darbeleri ile yere devrildi. Böyle bir karşılık beklemeyen sahibi, kartalın kanat çırpışından yükselen tozla birlikte küfür ederek yerden kalktı ve eline geçirdiği deve dikeninden yapılmış eski bir süpürge ile kartalın sırtına birkaç kez vurdu:

“Lanet olası! Ne yapıyorsun? Ahmak hayvan! Sahibine saldıracak kadar kudurdun mu?” diyerek sesini yükseltti, süpürgeyi bir kenara atıp sert bir şekilde çıkıp gitti. Kartal sahibinin ardından yüksek bir ses çıkararak bağırdı ve sahibinin ne yapacağını düşündü. Öfkesi yatışmamış olan kartal yerinde duramadı, sert bakışlarıyla sahibini dört gözle beklemesine rağmen sahibi geri gelmedi.

Aradan günler geçmiş, artık yaz gelmişti. Kartal bakıcısı ile kartal daha önce aralarında hiçbir şey olmamış gibi huzurluydular. Gerçi birbirine küstükleri o tatsız günün ertesinde, seher vaktinde Buylaş, ambar kapısını aralayıp:

“Özür dilerim, Yiğit’im. Bozoyu fazla kaçırmışım galiba… Erkeklerin arasında olur böyle küçük şeyler. Barışalım. İçinde bana karşı bir şey kalmasın. Benim sana nasıl saygı gösterdiğimi biliyorsun.” diyerek onunla konuşmuştu. Boynunu okşayarak başlığını alıp gözüne doğru suçlu suçlu bakmıştı. Kartal ise sahibinin verdiği eti gönülsüz de olsa yiyerek küskünlüğünü belli etmemişti; fakat içindeki öfkesi hala dinmiyordu…

Uzun zaman kanat çırpmayan, ambarda tıkılıp kalan kartallara bir eğlence olsun diye, Bosterili büyük kartalcı ve aynı zamanda ünlü bir komuzcu5 olan Çalagız ile Buylaş, atlarına sadece eğer koyarak dağa doğru çıkmışlardı. İki avcı çok yukarılara çıkmadan önceki gibi fazla ses çıkararak ardından atlarına kamçı vurarak kartallarını istedikleri yere göndermediler. Çalagız, dağ eteğine geldiğinde, kartalını aşağı tarafta çok güzel görünen Isık Göl tarafına gönderdi. Sahibinin bunu, temiz hava ciğerini temizlesin, kanadına kuvvet gelsin diye yaptığını anlayan kartal, kanatlarını açarak aşağıdan gelen rüzgâra karşı hızlandı ve epey yükseğe çıkarak birkaç tur attı ve vücudunun buna alıştığını hissederek tekrar sahibinin koluna kondu. Ondan sonra Buylaş, yiğidinin başlığını çıkarıp onu havaya bıraktı. Ambarda fazla duran kartal, çok geçmeden tekrar sahibine doğru uçmaya başladı. Büyük kartalcı Çalagız bir şeyi anlamış gibi:

- Hey Buylaş! Çabuk saklan! Bunu küstürmüşsün! Baksana, çok öfkeli! diyerek telaşlandı. Buylaş, üç dört ay önce, içtiği bozonun etkisiyle, Yiğit’i küstürdüğünü hatırladı birden ve atından inip yakınındaki iri kayaların arasına saklanmaya yeltendi. Buylaş’ın, kayaların yanına varmasına üç dört adım kalmıştı ki, öfkeden deliye dönmüş kartal, onun arkasından uğuldayarak yetişti. İri pençeleri ile Buylaş’ın omzuna basan Yiğit, sahibini yere devirdi. Buylaş, yere düştü; ama ses çıkartmadı. Böyle yapması, hatasını kabullenmesi anlamına geliyordu. Ayrıca kartalın, intikamını nasıl alacağını merak ediyordu. Eğer pençelerini daha sıkı tutsaydı, Buylaş’ın üstündeki cepken, onun acı ve kılıç gibi keskin olan tırnaklarına dayanamayarak delik deşik olacaktı. Yiğit öyle yapmadı. Ne kadar çok sinirlense de öfkesini tam zamanında kontrol etmişti. Bir daha öyle yaparsan, ben de intikamımı böyle alırım dercesine diklendi, gururlandı. Yüzü koyun yere düşen, yüzüme bir şey olmasın diye cepkeninin yakasını yüzüne kapatıp önünde yatan Buylaş’a, intikamını almış gibi bakan kartal, sonra “Klak!” diye bir ses çıkarıp yakındaki kayanın üstüne kondu. Gerçekten bu büyük beladan kurtulduğundan emin olamayan Buylaş, sırtından kartalın büyük ağırlının gittiğini hissettikten sonra, gözlerime bir şey yapabilir mi, diyerek cepkenin arasından korkuyla etrafa bakmıştı.
...

»»  Devamı Kardeş Kalemler 40. sayıda...