YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Irak Olsun
Zakir SADATLI
Çeviren: İmdat Avşar

“...İnsan kendini bulmak için Şark’a doğru gitmelidir!”
İngiliz Seyyah Firye




Uzun yolculuklar öncesinde, insanın hafızasına, duyduğu herhangi bir söz ilişip kalıyor. Sonra, çok sonra ansızın duyduğun o sözün, bu yolculuğun gizli kapılarını açmak için bir anahtar olduğunu anlıyorsun.

Uzun süren yolculuğum boyunca hep beynimde zonklayan o sözü, Bakü’de, tesadüfen karşılaştığım eski dostlarımdan biri söylemişti hem de kadınlara mahsus bir sabırsızlıkla... “Yarın Irak’a gidiyorum.” deyince, “Bıy! Irak olsun!” demişti.

O gün arkadaşımın gözlerinde, üzüntü ve şaşkınlık arasında yanıp sönen bu endişeli ifadenin sebeplerini, tabi ki çok iyi biliyordum; ama daha Bağdat’ı görür görmez, o endişenin mahiyetini, ansızın ve daha derinden hissetmeye başladım. Bunları, ‘daha sonra’ anlatmak üzere şimdilik burada noktalamak istiyorum; ama yolculuk, seyahat öyle bir şeydir ki ne kadar konuşsan ne kadar anlatsan da bir şeyler mutlaka ‘daha sonra’ya kalır...

Beşinci Kutup
Sadat yurdu... Harman yeri gibiydi... Bütün köy sakinleri buraya toplanmış... Rengarenk tülbentler ile süslenmiş Elem Ağacı’nı, Mirağa’dan alan Eliyusif meydanda kendinden geçiyordu. Bazen yukarı çıkıp aşağı inen bazen de büyük bir coşkuyla sağa sola savrulan “Elem Ağacı, bu insan denizinin içinde gah batıyor, kayboluyor gah ansızın su yüzüne çıkıyor...

Rövzehan Hesenkulu feryat edip ah çekiyor...

Kadınlar kızlar gam seline batmış, ağlaşıyorlar...

Erkekler sinelerini dövüyor...

Çocuklar ise bu “Şahsey, Vahsey” sahnesinin içinde etrafındakileri taklit ediyor, bu törene canı gönülden katılıyor, şebih çıkarıyorlar...

Bu misteriyanın çarkını bir tek cümle herekete geçiriyor sanki: “Kerbela’ya geldi çün Peygember aşure günü...” “ Gel sen , ey beşer! Kerbela’ya kadar...” “İmam Şehid...”

Birazdan “katl sınacak...”

O an feleğin çarkı duracak... Şami Gariban  gecesi bizim köydeki insanlar evlerdeki tüm ışıkları söndürecekler. Ben yine bir çocuk gibi Tanrı’nın da gökteki yıldızları söndürdüğünü düşüneceğim...

Bugünden sonra, Muharrem ayı, bizim Nevruz’a kadar süren kışımız olacak, yasa batacağız, alnımızın kırışığı asla gitmeyecek...

Elem Ağacı, dünyanın beşinci kutbunu gösteren bir ibre gibi bütün saf ve temiz duygularımızı Kerbela’ya doğru yönlendirecek...

Bütün bu tohumlar her çocuğun hafızasında en münbit yerlere serpilecek.

Tebeşir kokulu sınıfların duvarlarına asılmış dünya atlası, coğrafya öğretmeninin çubuğu ve hayatın dört bir yana giden çizgileri de ruhumuza ekilen bu tohumları hafızamızdan çıkarıp atamayacak.

Hiçbir zaman!!!

Ta çocukluğumdan beri bilirdim ki Kerbela bir seyahat yeri değil; kutsal bir ziyaret yeridir.

Boynu Bükük Uçak

İstanbul havalimanından, dünyanın dört bir tarafına sefer eden insanların yüzlerindeki ifadeler, insana hiçbir şey söylemiyor. Tıpkı alfabesini bilmediğin bir kitabın nokta ve virgülü gibi... Ne bileyim? Belki de ben yanılıyorum; çünkü her şey göründüğü gibi sade ve açık olmuyor. Havaalanındaki ışıklı tabelada bir yanıp bir sönen, bir görünüp bir kaybolan ülke adları gibi insanlar. Tabeladaki yazılar gibi onların yüzündeki ifadeler de sık sık değişiyor...

Saatler gece yarısını çoktan geçmiş... Havalimanının hizmetli personeli uçsuz bucaksız gözleme salonlarında karton kutuları, dışardaki masaları, sandalyeleri topluyorlar. Birden bana öyle geliyor ki biz, kıyıda köşede tek tük dolaşan adamlarla birlikte burada unutulmuşuz. Havaalanının hizmetli personeli için hiç- bir şey ifade etmiyoruz. Havalimanının bekleme salonlarına kurulmuş her şeyi çok pahalı satan dükkanlardan artık kahve kokusu gelmiyor. Bu dükkanlarda duran ve mankene benzeyen satıcı kızların, delikanlıların donuk tebessümleri de göze değmiyor.

Saatler gece yarısını çoktan geçmiş...

Genç operatör, yol arkadaşım Elhan Ahundov’un yüzünde ağır bir yorgunluk var. O yorgunluğu, o uyuklamaları, o esnemeleri... Çok iyi bilirim. Yabancılığın, yorgunluğun, bilinmezliğin karşısındaki içe kapanmadır bu.

İstanbul-Bağdat uçağının anonsu yapılıyor. Kontrol noktalarını geçe geçe, alışılmış soruları cevaplaya cevaplaya yürüyoruz. İster istemez bizimle birlikte Bağdat’a giden yol arkadaşlarımız olacak insanların yüzleri ilişiyor gözüme. Garipliğin, mazlumluğun, fakirliğin, sefaletin ve çaresizliğin hüküm sürdüğü bir muhitteyim sanki... Yanılmıyorsam bizi Bağdat’a götürecek uçak da solgun rengi, kırık dökük bakımsız hali ile az ilerdeki “Boing” tipi uçakların yanında boynu bükük şekilde duran uçaktı.



Toz... Yasaklar ve Kilit

Bağdat havaalanından şehir merkezine kadar taksi ile ancak bir saatte varıldığını az sonra öğreneceğiz.Yani yazının burasında bir “sonra” işareti koyup biraz öncesine dönelim...

...Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Bağdat havaalanına iniyoruz. Etrafta göze değen her ne varsa toz renginde.Uçuş kontrol noktaları, uçaklar, havaalanının binası, ağaçlar, her şey bir yalan sanki hiçbir şey gerçek değil! Bir gurbette gördüğün rüyanın gerçekte tekrar görülmesine benziyor. Tozlu havada, güneş ışıkları sanki delik deşik kale olmuş duvarları arasından süzülüp geçiyor. Güneş, sanki bu toz duman olmuş beldeye bir hayat nişanesi vermek istiyor.

Bağdat havaalanında insanları karşılayan kimse yok. Olağanüstü savaş şartları var burada. Sürekli terör tehlikesi içerisinde olan Irak’ın tüm stratejik noktaları çok ciddi korunuyor. Bağdat havaalanında, görevli personel, askeri ve sivil güvenlik elemanları, uçuşu ve inişi sağlayan teknik memurlar ve yolcuları taşıyacak birkaç taksi ve özel izinli küçük otomobillerden başka kimseyi sokmuyorlar. Onlardan başka etrafta in cin yok.

Irak’ı tanımlamak için başka kelimeler aramaya gerek yok. Irak: Yasaklar Ülkesi... Ülkeye çöl fırtınası gibi gelen kaos ve kargaşa sanki bütün memleketi kilitlemiş. Böyle bir gerçekliği, poetik ifadesi bile acıdır:

Daha esmez bahar yeli,
Külekler yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli
Anahtar Tanrı’da kaldı.

Bağrıma Bastığım O Ses

Kontrolden çıkmış dünya! Ne yasaklar ne de azatlıklar birbirine benziyor. İstanbul havaalanındaki yasaklardan dolayı tam 12 saat sigara içemiyoruz. Yasaklar bize mecal vermiyor. Bağdat havaalanında ise sigara içmenin serbest olduğunu polisin bize uzattığı çakmaktan anlıyoruz.

...Bavullarımızı ve diğer eşyalarımızı sürüye sürüye yolcuların arkasına düşüp çıkış kapısına doğru yol alıyoruz.

Dışarı çıkar çıkmaz 60 dereceyi bulan sıcaklık bizi adeta boğuyor. Dışarda, sıcaktan gözlerini kısmış, yüzünü gözünü ekşitmiş olan biz misafirleri, yüzündeki mis renkli tebessümle bir taksi sürücüsü karşılıyor. Arapça ve İngilizce konuşarak bizimle anlaşmaya çalışsa da olmuyor. Taksicinin bizimle anlaşabilme umudu yerini hüzüne bırakıyor; ama daha sonra, “ahraz dili” imdadımıza yetişiyor...

Bağdat’ta yaşayan Türkmen şair, Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı’nın telefon numarası yazılı kağıdı sürücüye uzatıyorum. Sürücü bu labirentten çıkış yolunu bulduğu için seviniyor ve kendi telefonu ile Mehmet Bey’i arıyor.

Mehmet Bey ile Arapça konuştuktan sonra cep telefonunu bana uzatıyor. Bilinmezliğin ve endişenin labirentlerinde yittiğim yerde, bu yakın, dost ve tanıdık sesi duyunca rahatlıyorum. Birden bana öyle öyle geliyor ki gideceğimiz yerler, göreceğimiz manzaralar ve hadiseler bu sesten yoğrulmuş: Mehmet Ömer Kazancı’nın sesinden! Galiba ses tanıdık, dost sesi olunca, onu kucaklayıp bağrına basabilirsin. O anda ben de bu dost sese sarıldım...

Toz ve Dil

Farklı dili konuşanlar birbiriyle konuşurken ortaya üçüncü bir dil çıkıyor. O dilde insanların, şehirlerin, sokakların adını söyleyebiliyorsun; hatta zamanı ve günü de tayin etmek mümkündür. Biz de o üçüncü dili sanki mecburen sahiplendik. Öğrendik ki savaş şartlarını yaşayan, üstü başı toz toprak, bu kırık dökük; ama özünü şah tutan taksi sürücüsünün adı Nasir’dir.

Nasir’le yol boyunca el işaretleri ile havada garip harfler çize çize, şirin şirin sohbet ediyoruz. Nasir, söz arasında parmağını teybin düğmelerine götürüp tuhaf sesler çıkarıyor: ”Lehlü-lü-lü-leh-lü...” ve biz de kemali edeble anlıyoruz ki müzikten bahsediyor. O bizden müzik dinlemek isteyip istemediğimizi soruyor. Böyle bir yerde ağır ya da hafif terane hakkında düşünmeye bile değmez.

Sonra sigara değiş tokuşuna başlıyoruz...

Sonra iyiden iyiye anlaşmaya başlıyoruz. El, ayak, baş, göz... dünyanın bütün alfabeleri ve dilleri... Her şey karma karış olup birbirine giriyor...

...Sonra sohbete biraz ara veriyoruz...

Taksinin, toza bürünmüş camlarından Bağdat’ın kirli manzaralarını seyrediyorum. Kadim savaş Tanrılarının heykeli gibi yol boyunca sıralanmış, üstünde dikenli telleri birbirine dolaşan beton duvarlar, şehri dilim dilim doğrayıp bölüyor. Yolun iki yanı beton duvarlarla çevrilmiş, her yere set çekilmiş... İnsana öyle geliyor ki bir hapishanenin duvarları arasındasın ve azatlığın ulaşılmaz, göz görmez bir yerlerdedir...

Sonradan bu gözlemlerimi kızıma nakledince, o bana anlatmıştı. Dünyada siyasî ve askerî sebeplerden dolayı inşa edilen ve çağımızın üç büyük duvarından biri de bu duvarlarmış. Bunlardan ikisi demokrasinin beşiği sayılan Avrupa’da, iki Almanya arasındaki beton duvar ile İngiltere’de Katolikler ve Protestanlar’ı ayıran beton duvarmış. Üçüncüsü ise Irak’ta, Şiileri ve Sünnileri birbirinden ayıran beton duvar... Bu duvarlardan biri tarihe karışsa da ikisi hâlâ duruyor...

Bu gördüklerimiz, bizim Nasir’le hem de dünyanın Irak’la konuştuğu üçüncü dilin aynısıdır. Hele binaları, yolları, ağaçları ve belki de adamları yutan toz da sessiz sedasız gelip bu memleketi zapt etmiş, her şeyi kendi kontrolüne almış, hükmetmeden idare ediyor.

Savaş ise hepimizin gözleri önünde, gürültüsü patırtısıyla, tankı silahıyla, kini nefretiyle Irak’ın bütün coğrafyasını kuşatmış...

Savaş bütün kızgınlığını, ateşini toplayıp çekip gidecek. Hırsı öfkesi geçtikten sonra...

Ama toz kalacak. Gidecek ve tekrar dönecek.

Savaşın tahtı, tacı aşikârdır..

Tozun hakimiyeti ise gizli...

Zahirde kurduğumuz bütün kudret alametleri, kabına sığmayan emperyalistler gibi sükuta uğrayacak; ama toz? Toz yine bu insanların üstünde hükümranlık kuracak. Aklımızın en yüksek haddi olan kitaplarımızın, azametin ve kudretin nişanesi olan kasırlarımızın üstüne hep toz bulutları çökecek.

İnsan, gör ne kadar da saf kalplidir! Bu savaşta toza mağlup olduğunu asla kabul etmek istemiyor.

Allah, gizli gelen sevgilerin hakiki manasını, insana aşikâr etmediği gibi, galiba tozun hikmetini de hiçbir zaman bizlere söylemeyecek...

* * *

Arabamız karşıdan gelen bir aseri konvoyla karşılaşıyor. Nasir arabayı yavaşlatıyor. Az sonra yolun her iki tarafında da trafik tıkanıyor. Amerikalı askerlerin yola çıktığında bütün araçların durduğunu sonradan öğreniyoruz. Askeri konvoyu geçip gitmek, yazılı olmayan kanunlara göre yasak! Arada bir bu kuralı ihlal edenlere de daha oracıkta dersini veriyorlar; ama bu, hangi zavallınınsa, ömür mektebindeki son dersi oluyor...

Hele, daha sonra Irak’ta olduğumuz günler içinde, ülkenin her yerinde, insanların “kurtarıcılarını!” görür görmez kaçıp gizlendiklerini, beladan korunmak için taşın, duvarın dibine kısıldıklarını sık sık göreceğiz.

Askeri konvoy ile karşılaşan insanlar sanki ecelleri ile boğaz boğaza geliyorlar. Zırhlı tanklar ve maskeli askerler uzaklaşır uzaklaşmaz, oradaki insanlar, kelimenin tam anlamıyla birkaç defa ölüp ölüp diriliyorlar. Yok, öyle oldu. Yok, böyle oldu... Birden “barış getiren kardeş” makinalı tüfeğini denemek istedi! Bunda ne var ki? Zaten onun gözünde bu yerli insanlar, Irak adlı vitrinde duran bahtsız, ruhsuz ve cansız mankenler değil mi?

... 55-60 derece sıcaklığın yakıp kavurduğu asfaltın üstünde, bu tıkanıklıkta, camları da bahtı gibi kilitlenip açılıp kapanmayan köhne taksinin içinde, dışarıda gördüğümüz hakikat insana göz dağı veriyor.

Birden içimi deli bir gazap titretiyor. Deli gönül: “Kalk, çık bu arabadan, kes bu konvoyun ve askerlerin önünü!” diyor ve onlara de ki: “Ey zavallılar! Siz daha işlediğiniz günahların farkında bile değilsiniz. Sizin şimdi oynadığınız bu oyunu, ben tam 25 yıl evvel Afganistan adlı sahnede oynadım. O ayağı yalın, başı kabak, çaresiz insanların gözleri önünde oynadım. Bu zavallı insanlar için benim o zamanki zaferimin ve sizin şimdiki galebenizin beş kuruşluk bir değeri yoktur. Unutmayın, şeytan karıştırmak, insan barıştırmak ile yazacaktır kendi tarihini...”

Aynı Rüyayı Gören İki Kişi

Yorgun argın gelip Bağdat’taki Türkmen Kardeşlik Ocağı’na ulaştık. Bizi, burada bekliyorlardı. Az sonra Mehmet Bey de geldi. O, bizleri görüyordu, Bakü’den Bağdat’a kadar yol boyunca defalarca da telefonla konuştuğumuz halde hâlâ gözlerine inanamıyordu.. Üstelik bizi getiren sürücüye de adresi kendisi vermişti; ama sanki Mehmet Bey gördüklerine inanmamakta haklıydı. Bu görüşmemizde ne olduğunu bilmediğimiz bir olağanüstülük, bir tuhaflık vardı. Mehmet Bey de ben de bir rüya gördüğümüzü, üstelik aynı rüyayı gördüğümüzü zannediyorduk.

Önce kapıda bana sarıldı, beni bağrına bastı Mehmet Bey, “Hoşgeldin!” dedi.

Sonra onun bürosuna çıktık, kapının önünde bir daha sarılıp öpüştük.

Odada sohbet esnasında bu sahne yine tekrar edildi.

Biraz sonra, öğle yemeği için aşağı inerken yeniden kollarını açıp “canım gardaşım” diyerek beni bir daha bağrına bastı.

Yemekten döndükten sonra gördük ki koridorda bir hayli adam: Erkek, kadın, oğlan, kız bizi bekliyor. Şüphesiz bizim geleceğimizi Mehmet Kazancı söylemişti onlara. Hepsi bir ağızdan “Can gardaş!” deyip etrafımı sardılar. Yabancı bir adama has olan şaşkınlık içinde ben ev sahipleri ile tek tek görüştüm. Epey sonra Mehmet Bey’le yeni görüşüyormuşuz gibi bir daha sarıldık..

Etraftakiler hayretle sordular:

- Mehmet Bey, siz de misafirimizi yenice mi görüyorsunuz?!

Mehmet Bey yüzündeki saf tebessümle, tekrar tekrar görüşün ve hoşgeldinlerin manasını açıkladı:

-Ben evvelce Zakir Bey’i hanemize gelen misafir olarak selamladım.

Sonra “Türk” deyiben bağrıma bastım;

“Azerbaycan!  çağırıp yüzünden öptüm;

“Gardaş!” görüp kucakladım;

“Dostum!” bilip bağrıma bastım...

Bu oldu beş...

Arkadaşlar! Ben hele altıncı hoşgeldini borçluyum. O benim hem de yazar meslektaşımdır.

Mehmet Kazancı’nın bu kendine has misafirperverliğini etraftakiler canı gönülden alkışladılar.

-Can gardaş, canım gardaş diyerek yeniden
birbirimize sarıldık.

Bu defa her ikimizin de gözleri doldu...

Galiba, her ikimiz de hâlâ aynı rüyayı görüyorduk...
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN