YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kasımalı Cantöşev’in Hayatına
ve Sanatına Bir Bakış

Kaçkınbay ARTIKBAYEV
Çeviren: Mayramgül Dıykanbayeva
 

Ünlü yazar ve dram ustası Kasımalı Cantöşev (1904-1968) okumayı ancak 16 yaşındayken öğrenir. Okumayı ilk kez Orozakun İlepes adlı muallimden öğrendiğini, 1920 yılında hayatında ilk kez bir matbu kitabı, Gabdulla Tukay’ın şiirlerini, onun elinde gördüğünü ve 1921 yılında komsomol üyesi olduğunu “Tepkedegi canı mektep” (Tepkede’ki Yeni Mektep) adlı hatıralarında anlatır. 1924 yılına kadar köyünde bulunan okulda, ondan sonra Frunze’deki öğretmenlik yüksek okulunda okumuştur. Buradayken yazarlığa ilk dram eserlerini yazmayla başlamıştır. 1926-1927 yıllarında “Koyçular” (Çobanlar), “Tüştö” (Rüyada), “Biz komsomoledster” (Biz Komsomollar), 1928 yılında “Karaçaç”, “Alım menen Mariya” (Alım ile Mariya) adlı piyeslerini yazmıştır. “Karaçaç” 1929 yılında, “Alım menen Mariya” 1930 yılında tiyatro sahnesinde gösteriye sunulmuştur.

K. Cantöşev, 1930’lu yılların başlarında eğitim bölümlerinde çalışmış, sonradan da öğretmen olarak Kırgızistan’ın güney bölgesindeki kırsal bölgelerde çalışmıştır. Yazar burada çalışırken halkın geçmiş hayatını ve günlük yaşamını iyice öğrenmeye çalışır. Onun bu çabaları sanatında yenilikler bulmaya yardımcı olur. Önceleri “Eki cetim” (İki Yetim) gibi kısa hikayeleri yazan yazar, hacimli eserler yazmaya karar verir. Böylece güney bölgelerindeki kolhozlaştırma zamanındaki zor günleri, birbirlerine karşı koyan iki grup insanların düşüncelerindeki değişimlerini gerçekçi bir şekilde kaleme alıp “Eki caş” (İki Genç) eserini yazar. Eser 1938 yılında yayımlanır ve K. Cantöşev halk tarafından tanınır.

“Eki caş” (İki Genç) adlı uzun hikayesi kolhozlaştırma devrindeki sosyal hayatı anlatmasına rağmen, eserde bahsedilen asıl mesele o zamanın talebine göre insanların düşüncelerindeki değişmeleri, eski ile yeni arasındaki mücadelede yeninin üstün rolünü anlatmaya çalışır. Burada her şeyden önce Aynagül ile onun babası Coldoş karakterlerinden söz edebiliriz. Baktığımızda eserde sadece bir aşk hikayesi anlatılmış gibi görülmektedir.Aslında eserde iki gencin aşkını o zamanın şartlarından soyutlamak mümkün değildir. Eserde aile kurma meselesinin toplumdaki değişimlerle doğrudan alakalı olduğu güzel bir şekilde anlatılmıştır.

İmam Kulu ile Korbaşı Mamat iş birliği yaparak cahil insanların kafasını karıştırır ve onlara: “Ne yapıp edip iki yolu da elde tutmamız lazım, sadece bizi yönetenlere, beylere inanırsak ata babamızdan kalmış örf adet, gelenek göreneğimiz yok olmaz mı?” derler. Diğer taraftan da cahil, saf Coldoş’u “Kızını, Nurmat’a vermezsen, sana ne yapacağımı ben iyi bilirim!” diyerek korkutup uzun zaman onun yanlış yolda yürümesine neden olurlar. Coldoş, hanımını döver; kızı Aynagül’ü, Nurmat ile evlenmesi için zorlar. Kısacası kâtip Ergeş, Coldoş’u bu yanlış yoldan geri döndürür; dost kim, düşman kim, ona anlatmaya çalışır. O zamana kadar cahil Coldoş bildiğini okur. Bu arada 15 yaşını dolduran Aynagül her şeyin farkına varmaya başlar. İlk zamanlar değil babasına karşı konuşmak, dışarıya çıkmaktan korkan, hep evde bir köşede oturan kızdır. Zaman geçince hayatın zor sınavları ile yüz yüze geldikten sonra kendi haklarını düşünür ve babasının karşısına çıkıp: “Ben temiz kalpli bir fakirim. ‘Temiz kalpli bir fakir baba kızını parayla satmaz, kız büyüyünce kendi sevdiğiyle evlenir.’ derdin; fakat söylediğini yapmadın.” diyerek babasının haksızlığını yüzüne vurur ve ne yaparsa yapsın Nurmat ile evlenmeyeceğini, ona hayat arkadaşı olmayacağını zor durumda kalırsa intihar edeceğini söyler. Aynagül kendisinin girişken olmamasından Arzımat’ın dediklerini yapmamakla hata ettiğini, Nurmat’ın tuzağına düştükten sonra anlar. Arzımat’tan özür dileyen bir mektup yazar. Aynagül ile babasının işte böyle zor yollardan geçtikten sonra yeni hayatın değerini anladıklarını, K.Cantöşev gerçekçi bir şekilde anlatmayı başarmıştır.

İnsanların düşüncelerinin yenilenmesine, eski fikirlerin yerini yeni fikirlerin almasına otuzuncu yıllardaki Kırgız topraklarında gerçekleşen sosyalist kuruluşun tesirinin güçlü olduğu malumdur. Bunları yazar, Coldoş’a doğru yol gösteren Ergeş’in, Aynagül’ü değiştiren Arzımat’ı anlatarak güzel şekilde yansıtmıştır. Yazar eserine bu iki karakteri hayattaki güçlü girişken bir şahıs olarak ele alır ve ondan sonraki olayları anlatmaya başlar; fakat yazar nedense Ergeş karakterini ayrıntılı şekilde anlatmayı düşünmemiştir. Önceleri Aynagül ile Arzımat’ın evlenmesi için çaba sarf eden Ergeş, sonradan onların hayatında hiç gözükmez. Eserde Ergeş’in görevi Coldoş’a doğru yol göstermekle kalır.

Açıkçası yazar, eserinde kahramanlarının iç dünyasına fazla dikkat etmemiştir. Arzımat ile Aynagül’ün iç dünyası, endişeleri birbirlerine yazdıkları mektuplardan anlaşılmaktadır. Bunun dışında bunların psikolojik durumlarından hiç bahsedilmez. Çoğunlukla süslü, püslü kelimeler kullanılır; ancak bunları söylemek yazarın kahramanların iç dünyasından hiç bahsetmesi anlamına gelmiyor.

Aynagül ile Arzımat’ın birbirlerine yazdıkları mektuplarındaki ahenkli, kafiyeli cümleler, Kırgız gençleri arasında geniş bir şekilde yayılmış ve âşık olan gençler arasında misal olarak kullanılmıştır; çünkü o dönemler kız ile delikanlının sokakta el ele gezmeleri hoş karşılanmazdı. Bundan dolayı âşık olan gençler duygularını birbirlerine mektupla açmışlar ve mektupla sırlaşmışlardır. “Eki caş” (İki Genç) adlı uzun hikayede mektubun çok kullanılması da o dönemin şartlarına göre tercih edilmiştir.

Eserdeki bazı olayların keskin bir şekilde anlatıldığı dikkat çekmektedir. Özellikle Nurmat’ın Aynagül’ü zorla kirleterek kaçırması ve sonraki olayların net bir şekilde gelişmesi okuyucunun ilgisini çekmektedir.

K. Cantöşev’i ünlü yazar olarak tanıtan eserlerinden biri de hepimizce belli olan “Kanıbek” romanıdır. Romanın ilk iki kitabı 1939-1941 yıllarında, diğer bölümleri ise 1940-1950 yılları arasında yazılır ve önce yayımlanan kitapları yazar tarafından tekrar gözden geçirilir ve 1950 yılında altı bölümden ibaret iki büyük kitap olarak yayımlanır. Roman, Rus diline de çevrilir ve bu dilde iki kere basılır. “Kanıbek” romanının zamanında halk tarafından çok sevildiğini Kanıbek, Anarhan, Alım gibi isimlerin çocuklara çok sayıda koyulduğundan anlayabiliyoruz. “Kanıbek” romanının içeriği yazar tarafından dram olarak yazılıp tiyatroda sahnelenerek halka takdim edildi. 1970’li yılların sonunda da romanın bir bölümü film olarak halka sunuldu. Romanın ilk kitapları yayımlandığından günümüze kadar, eser hakkında çok sayıda fikir ortaya atılmıştır. Özellikle eserin türü ile ilgili bir sürü karşı fikirler, eleştiriler söylenmiştir. “Kanıbek”in sonraki kitapları yayımlanmaya başladığından itibaren halkın hayatını gerçekçi, tarihi bilgilere dayanarak yazılan eser olarak değer veren fikirler (Tokombayev A. Tunguç dramaturg // Sovettik Kırgızstan, 1955, No: 1. 81-b; Saliyev A. Kırgız sovyet adabiyatının abalı cana mildetteri // Sovyetskaya Kirgiziya, 1954. 15-sentiyabr) söylenmiştir. Sonradan eserin türü ile ilgili değişik görüşler ortaya çıktı: “Kanıbek bir taraftan olağanüstü olaylarla kurulmuş bir romanın başkahramanı, diğer taraftan da keskin sosyal mücadelelerin esasında yazılmış sosyal-hayat romanının kahramanıdır (Asanaliyev K. Kırgız sovyet prozasının oçerki. I. 1957, 36-b). “Romanın gücü folklora dayanmasındadır.” (Asanaliyev. K. Ördön Örgö.-F. : Kırgızstan. 1977. 13-b.). Bunların dışında “Kanıbek” sosyal, tarihî bir eserdir. (Suvanberdiyev C. Kasımalı Cantöşev.-F.: 1964, 36-b.; Abdıldabekov K. Söz çeberi.-F.: 1970, 18-b), veya sosyal hayatı anlatan romandır (Beyşenaliyev Ş. Kalk kastarlagan “Kanıbek” // Leninçil Caş, 1964, 20-dekabr) gibi fikirler söylenmiştir.

Aslında eseri, sosyal hayatı anlatan bir roman olarak gören ve eserde folklorun etkisinin güçlü olduğunu dile getiren fikirler gerçeğe yakındır; fakat eser bazı yazarların dediği gibi baştan sona kadar masal veya genel olarak sözlü edebiyatın kültür ruhunda yazılmamıştır. Eserin vücuduna sindirilmiş olan bazı efsaneler, şecereler, atasözleri esere tamamen sözlü edebiyat eseri dememize yol açmaz. Kahramanın iç dünyasına derin bir şekilde girmemek, iç dünyayı açıp göstermemek Kırgız folklorunun eksiği değildir. Aksine folklor eserlerindeki kahramanların psikolojik durumları sözlü edebiyatımızda, özellikle destanlarımızda çok sayıda karşımıza çıkmaktadır. Buradaki asıl mesele yazarın psikolojik meselelere fazla dikkat etmemesindedir. Gerçekten de K. Cantöşev eserin olaylarla dolu olmasını istemiştir. İçeriği süslemeyi ön plana çıkarmış; onu keskin, dinamik epizotlarla kurmaya çalışmıştır. Böylece yazar, eserdeki kahramanların psikolojik durumu üzerinde az durmuştur. Bunun aksine hareketlilikle alakalı açıkça belirtmemiz gerekirse Alay, Oş, Kakşaal, Kaşgar, Sibirya, Kazak ovaları gibi yerleri ve onların kaderine, hükümdarların acımasızlıklarına, ona karşı mücadelelere daha çok dikkat etmiştir. Eserdeki kahramanların hayatı, yani sosyal hayat yeterli bir şekilde anlatılmıştır.

Başkahraman Kanıbek’in çile dolu kaderi ilk olarak neyle anlatılmalıydı? Yazarın anlatmasına göre onun bu zor duruma düşmesine o dönemlerdeki hayat şartları sebep olmuştur. Kırgız topraklarında, o dönemler feodal beylerin üstün olduğu bir devirdi. Memleketin ücra köşelerinde kölelik ve nökerlik hâlâ devam etmekteydi. Kanıbek’in babası Sansız, köle olarak o zenginden o zengine satılır, ezilir; en sonunda acımasızca dövülür ve vefat eder. Babası öldükten sonra bu köleliğin kafesine bu sefer de Kanıbek düşer ve o da bir zenginden diğer zengine satılır. Aslında Kanıbek’in sesini çıkarmadan gönderilen yere gitmesi gerekirdi ya da Kanıbek insan gibi yaşamalıydı. Kanıbek küçüklüğünden beri uyanık biriydi. O, ikinci yolu tercih etti; fakat o, bu yola düşene kadar köleliğin zor günlerini geçirdi. Önce o, dedesi ile ninesinin yaşadığı Alay’ı cennet olarak gördü, oralarda kölelik anlayışı yok diye düşündü. O, çocukluk hayallerinde de oralara kaçmayı, kölelikten kurtulmayı istemişti. Sonunda Kanıbek annesi Acar ile Alay’a kaçmayı da denedi; fakat Tülkübek’in elinden kurtulamadılar. Babası Sansız gibi at yarışında önde gelen atın sahibi Zunnahun’a ganimet olarak verildi ve Kaşgar’a memleketinden uzaklara, gurbete gitmeye mecbur kaldı.

Yazar, Tülkübek’i kurnaz, zengin, kötü niyetli, doyumsuz biri olarak tarif etmekle, dış tüccarlarla alışverişlerinin sıkı olduğunu, para yerine eşya vererek ticaret yapmasını ve emri altında çalışan kölelerinin ve kullarının olmasını anlatmış, ayrıca Zunnahun’un altmış dükkânını, emrinde altı bin kişinin çalıştığını göstererek tüccarların en zengini olarak belirtmiştir. Demek Zunnahun için hiç ücret ödemeden çalıştırılan Kanıbek gibi kölelere iş yaptırmak faydalıdır. Bundan dolayı o, Tülkübek, Aydarbek gibi Kırgız feodal beylerine mal gönderir gibi yapıp onlarla yakınlaşır; kız alıp verir, dostluğunu pekiştirmenin yolunu arar.

Küçüklüğünden beri uyanık, dik kafalı olarak büyüyen Kanıbek, köleliğin tuzağında ömrü boyunca kalamazdı. O, Zunnahun’a gelene kadar annesinin yanında, hayatın zorluklarını fazla çekmemiştir; artık onun için hayatla tek başına mücadele etme zamanı gelmiştir. Tabiat kanunu böyleymiş. Büyümeye başlayan Kanıbek, Anarhan ile yakınlaşmaya başlar; fakat bundan sonrası onun için iyi olmaz. Onu, ölümden Zunnahun’a kayınpederi Aydarbek Datka’nın gönderdiği mektup kurtarır ve Aydarbek’e köle olarak gitmek zorunda kalır. Kısacası Kaşgar’dan Alay’a gönderilir. İşte burada Kanıbek’in hayata bakışı değişir ve adaletsizliğe, haksızlığa karşı düşünceleri derinleşir. Büyür, delikanlı olur, güçlenir ve her çeşit hüneri öğrenir. Kanıbek’ın böyle hünerli, konuşkan, kararlı olarak yetişmesine oradaki sade halkın, özellikle Komuzcu Cuma’nın, Çoñ Çoban’ın, Rus kültüründen haberi olan önder insan Akmat’ın tesiri güçlüdür. Kanıbek’in onlarla olan ilişkisi romanda gerçekçi bir şekilde verilmiştir.

Zengin hükümdarlara olan nefreti her geçen gün artan, iyi ile kötüyü daha iyi ayırt etmeye başlayan Kanıbek, kendini ezenlere karşı mücadele etmeye başlar; ancak Kanıbek bu dönemler sadece kendi özgürlüğü için mücadele eder. Aydarbek’in Ak Cal isimli atına binerek kaçar. Ezilenlerin ve ezenlerin birarada olduğu bir toplumda, bir dönemde ferdin özgür olmasının mümkün olmadığını henüz anlayamaz. Ak Cal’a binip kaçarak ormanlara, yüksek dağlara gizlenmesine rağmen kurtulamaz. Önce Tülkübek’e yakalanır, sonra da Zunnahun’un kafesine düşer ve hapishaneye gönderilir. Elbette bunların hepsi gerçekçi bir şekilde anlatılmış olaylardır; fakat yazar olayların ilgi çekici olması için fazla çaba sarf ettiğinden, bazı olaylar mantıklı olmaktan uzaklaşmış ve okuyucuyu şüphelendirmektedir. Örneğin Ak Cal’a binerek kaçan Kanıbek hemen yakalanır; onu bir eve kilitlerler; fakat Kanıbek tekrar kaçar. Kapalı bir yerde tutulan Kanıbek’e, Aydarbek’in adamlarının bakmaması şaşırtıcıdır. Kısacası Kanıbek, Ak Cal’a binerek iki kere kaçar; ikisinde de yakalanır. Olayların böyle gelişmesi, roman kahramanlarını, onların durumunu iyice anlatmış olsaydı o zaman diyecek bir şey olamazdı; fakat böylelikle aniden gelişen olaylar, romanın sağlam olması için herhangi bir rol oynamamıştır. Aksine olaylara gereksiz eklemeler olarak havada kalmıştır. Yazarın folklorda olduğu gibi gereksiz olağanüstü olayları çok kullanması açıkça fark edilmektedir.
....

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN