YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Kırık Penceredeki Hayal
Kuvandık TÜMENBAYULI*
Çeviren: Aşur Özdemir


Ölüm döşeğinde son sözlerini söylüyormuş gibi yalvarıp yakardı. Bu vakte kadar hiç böyle küçülmemişti. Uzun boylu, geniş omuzlu, uzun yüzlü, iri yarı yiğidin bu denli yalvarmasından Atibek’in karısının yüzü kızardı.

– Hadi ver, sözünde duran bir delikanlı bu. Kaç defa bostanını suladı, patatesini söktü.

– Babam duyarsa ne yaparım?

Atibek’in karısı önüne baktı.

– Beş bini ne yapacaksın? Ne zaman geri vereceksin?

– İnsanı tengeyle1 bir tutmasana. Paranı veremesem de sevabı Allah’tan gelir.

– Söylediğine bak, dedi mevzun vücutlu, güçlü kuvvetli yiğit ve tekrar karısına döndü.

– Hadi ver Atibek. Yarın kömür almak için de adam lazım bize.

Atibek, iyice buruşmuş, yıpranmış, üstündeki resimler tanınmaz hâle gelmiş eski paranın içinden beş bin tenge alıp sayarak Jaksıbek’e verdi.

– Bugün kömür alıverir misin bize? Ne de olsa hatırlı adamsın.

– Bugün için söz veremem. Yarını bekleyelim.

Saçı sakalı uzamış, beyaz gömleği kirlenmiş, zebella gibi yiğit, entarilerin bulunduğu tarafa yöneldi: Burada, buralarda bir yerde görmüştüm!

– Bu entariyi beş bin mi demiştiniz?

– Evet, beş bin.

Buruş buruş olmuş, iyice incelmiş resimli kâğıtları altın dişli kadının önüne atıverdi. Kadın, göz kamaştıran, kıpkırmızı kadife entariyi uzun sopayla indirerek sarmaya başladı. Bir yandan malının satıldığına seviniyor, bir yandan ise Jaksıbek’in bu cömertliği kimin için yaptığını merak ediyor, biraz da kıskanıyordu.

– Güle güle kullansın!

– Teşekkürler!

“Akayşa kırmızıyı çok severdi. Özellikle kırmızıyı seçtim. Giysin de göğsünü gere gere dolaşsın bir. Hiçbir şey almıyorsun diye suçluyor beni. Şerli’de giydiğini yakıştırmada üstüne yoktur bizim kadının… Arkadaşlarla bir araya gelince otuz iki dişinden yirmi dokuzu altın derdim. İleride kalan üç dişi de altın olacak derdim. ‘Niçin üçünü sonraya bırakıyorsun?’ diye gülerlerdi. Hey gidi günler hey. O günler sadece tatlı bir hatıra olarak kaldı. Aradan aylar, yıllar geçti. İşte ‘Ayşa’ mağazası. Kendi adını taşıyan mağaza. ‘Zaten aksın, sadece Ayşa ismini verelim mağazaya.’ demiştim. Razı olmuştu. Şerli’deki ilk özel dükkân… İşte, ‘A’ harfi uzaktan çok açık görünüyor.” Koltuğunun altındaki gazeteye sarılmış, tavşan derisi kadar paketi iyice sıktı. “Benim suçum ne? Suçum biraz içmek. İçince de evi filan unutuyorum. İçmeyince de olmuyor ki bu devirde. İnsanlar Allah’ın huzurunda ettikleri yemini unutmuşlar. Roller değişmiş, kadın pazarda, erkekse evde çocuk bakıyor. Koyunların kuzuladığı, Kazakların çok rahat yaşadığı o devir nerede? Koyunu kesip yiyerek pazara gidip ticaret yapamam. Babam böyle öğretmedi bana. Geçen seferki olayda ise benim hiçbir suçum yok.”

O gün kalabalık pazarın tam ortasına ağzına kadar un dolu bir kamyon geldi.

– Çuvalı bin beş yüz, dedi beyaz un çuvallarının üstünde kurumlu kurumlu oturarak çıt çıt ayçiçeği çekirdeği yiyen kıvırcık saçlı oğlan.

– Hiç olmazsa bin üç yüze düşür, dedi.

– Hayır, düşüremem.

– Niye düşürmüyorsun?! Beyaz un görmeyeli bir buçuk yıldan çok oldu. Altmış bir senesindeki gibi mısır ekmeği yemeye başlayacağız yakında.

Bembeyaz önlüğü çatlak dudak gibi parlayan erkeksi kadın, gürleyiverdi.

– Düşürürüz, ne olursa olsun düşürürüz, diyerek başka bir kadın arka taraftan bağırdı.

– Bin olsun, dedi Jaksıbek.

– Ağa, bu kaymakamın unu.

– Kaymakamın unu ise bin tengeden alın. Ne de olsa büyüğümüz, halkın isteğini reddetmez her hâlde. Vermezse birer çuval alıp kaçın. Parayı biriniz isim yazarak toplasın, parası olmayanlar ise borç yazdırsın.

Bu zebella gibi adamın sözlerine inanan pazardaki bütün kadınlar, Bastil’e saldırıyormuşçasına un yüklü kamyona saldırdılar. Kıvırcık saçlı oğlan arabadan atladı ve telefona koştu.

– Ölsek de binden düşürmeyiz, diyor birer çuval unu sürükleyen dudakları buruşuk kadınlar: Çoluk çocuğu yaratan Allah, onların rızkını da vermeyi bilir.

Çok geçmeden kaymakam geldi. Jaksıbek, kaymakamın gözlerinin içine bakarak meteliğe kurşun atan halka bir çuval unu bin tengeden pahalı satmanın ihanet olduğunu söyledi. Hazır kaymakamı bulmuşken ekim zamanı akaryakıta zam yaptıklarını, vergiyi çok artırdıklarını da söyledi. Gariban köylünün tek geçim kaynağı olan kara koyunun neslinin tükenmeye yüz tuttuğunu da ekledi. Kaymakam “Bir su içip geleyim.” diyerek sıvıştı. Biraz sonra iki kırmızı yakalı3 ile geri döndü. Jaksıbek on beş gün nezarette yattı. Ondan beri Akayşa’yı görmedi. Karşılaşınca ne derdi acaba? Ne diyecekti? “Niçin kuyruğunu apış arana sokup doğru dürüst dolaşmıyorsun? O, kaymakam, sen ise Jasksıbek’sin.” diyecek tabi. “Koyunun neslini tüketmek bir yana, hepsini gazyağı dökerek bir günde yakmalıydı. Bizi bir nevi koruyan şu tek dayanağımızı da kaybedeceğiz.” diyecek. Karşılık vermeyeceğim. Zaten sinirden dudaklarını ısırarak haddimi bildirecek. Yeter ki milletin gözü önünde beni rezil etmesin. Dükkânda durmaya başlayalı beri değişti bu. Hadi bakalım eve. Kırmızı kadifeyi görünce yumuşar, keyfi yerine gelir. O ânı çabucak görsem bir… ”İşte, ön yüzünde ‘Ayşa’ diye iri iri dört harf yazılı bakkalın kapısını tak diye açarak içeri birisi girdi. “Kimse yokken gireyim.” diyerek biraz bekledi; fakat sonra “Onu mu bekleyeceğim burada? Ben onun helali değil miyim?” diyerek içeri süzüldü. Saçı sakalı uzamış, gömleği kirlenmiş kocasını görünce, beyaz entarili kara kadının beti benzi attı, ağzını açmasına bile fırsat vermeden “Def ol!” diye bağırdı.

– Akayşa, anahtarı ver lütfen. Eve gidip yatayım.

– Anahtar filan yok. Yatıp geldiğin yer rahattır her hâlde. Oraya yerleşsene tamamen. Uyuşuk, kaymakamla tartışıyor!...

– O da pazara un satmaya gelmiş sıradan bir insan.

– O, kaymakam, sen ise Jaksıbek’sin. Zavallı! Nereye gidersen git, dedi. Sonra Jaksıbek’in koltuğunun altındaki tavşan derisi kadar pakete gözü ilişti ve yüzünün siyahlığı hafifleyerek bozarmaya başladı.

– Koltuğunun altındaki şişe mi? Seni hâlâ sayan Şerli’nin adamlarının beyinleri de sulanmış zaten.

– Ne?!

– Senin sayende kaymakamın emri ile mali şubeden geldiler ve her şeyi didik didik ettiler. Hiçbir şey bulamadılar. Bulsalardı ne yapacaktım donumu sıyırmaktan başka…

– Ayşa, ne olur anahtarı ver. Sen de benimle gel lütfen. Eve gidip güzelce yıkanayım. Sonra konuşuruz.

– Al sana anahtar! Yüzü tekrar kararan kadın, tırnağı altına kapkara kir birikmiş başparmağını iki parmağının arasından geçirerek Jaksıbek’in suratına uzattı. Jaksıbek etrafına bakındı. Alacağını alan biri, kapıyı çat diye kapatıp çıktı. “Allah’tan görmedi. Şerli’de benim itibarımı ayaklar altına alan kimse yok Akayşa’dan başka. Boyumun ölçüsünü aldım, gideyim artık. Bekleyecek olursam yeryüzündeki bütün insanları suçlamaktan bile çekinmeyecek. Koskoca pazarın orta yerinde kaymakamlığına bakmadan un satan bahtsızı bana tercih edip… Eğer fazla bir tarafı olsaydı insanlarla doğru dürüst konuşmaz mıydı? Eskiden böyle akılsız değildin, ne oldu sana?! Ah Akayşa! Oğlun iyi ise kılıcın kılağılanmıştır. Aybergen nerede acaba? Kızın iyi ise başın rahattır. Ayajan nerede acaba? Evdeki karın iyiyse hayat cennettir. Demek gelmiyorsun arkamdan Akayşa!” Kapıdan çıktı.

Akayşa o kadar sinirliydi ki üstündeki ağırlık yeni kalkmış olan terazinin sağa sola gidip gelen kırmızı diline bile bakmadı. Kirli beyaz gömlekli, geniş omuzlu adamın, kapıdan kıçın kıçın çıkarken hiçbir tereddüt geçirmediğini de fark etmedi. Yalnızca “Sinirlenerek çıkıp gitti, elinden geleni ardına komasın.” diye söylendi; kapı kolunu koparacakmış gibi çekip kapıyı çarparak çıkıp gitmemesine de hayret eder gibi oldu. Parmaklıklı pencereden bir görünüp bir kaybolarak gitmekte olan Aybergen ile Ayajan’ın babasının silüetine bir insana bakıyormuş gibi bile bakmadı.

Bir an önce sıcak yuvasına varıp yan gelerek yatmak istedi; sıcak suda yıkanıp güzelce taranmak istedi. Kir pas içinde dolaşmak yakışmıyordu Jaksıbek’e. Kendisinin on beş gün haksız yere nezarette yattığını, esas sebebin un satan kaymakama karşı düşüncelerini açıkça söylemesi, halkın derdini anlatması olduğunu vilayet hukuk kuruluna bir bir yazacak inşallah. Yazmak gelir elinden. Hem Rusça hem Fransızca yazabilir. Yabancı Diller Enstitüsü’nün Fransız Dili Bölümü’nü bitirmek üzereyken sudan bir sebeple okuldan atılan Jaksıbek için kırk yıllık hayat şimdi bir düş gibi geliyor. Kırk denen zalim daireyi dört kere dönmüş, hayal peşinde koşan yolcu gibi hissediyor. Gözünün önüne gömgök, dimdik, dört çizgi geliyor tekrar tekrar. “Fakat beni kim dinler? Dinlese şu Şerli’nin kaymakamı dinlerdi. O da adam gibi konuşmadı benimle. ‘Sözümü dinleyecek hiç kimse yok!’ diyen kimdi?” Çok okumuş, çok şey görmüş geçirmiş Jaksıbek, nemli, pis bir odada on beş gün yatmanın verdiği yorgunluk ve çöküntünün etkisiyle bir an evvel güzelce yıkanıp yumuşak döşeğe yatmaktan başka bir şey düşünmüyordu.

Sımsıkı kapalı olan çam kapıyı tekmeleyerek açmak istedi; fakat “Kendi kapımı kırmayayım sonra.” fikrinin ağırlığı ile beyni zonkladı. “Benim gibi cılız bir adama pencerenin bir gözü de yeter.” Pencerenin bir camını söküp içeri girdi. Kırk yaşına gelmiş olmasına rağmen çocuk gibi takla atarak kendini yatağa attı. Kuş tüyü yastığı yeni evlendiği yâri Akayaşa gibi kucaklayarak okşamaya başladı. “Allah, hapsi düşmanımın başına bile vermesin.” diye fısıldadı. Sonra paketi açtı; elbise dolabında Akayşa’nın mavi entarisinin asılı olduğu askıyı boşalttı, yakası gül işlemeli kıpkırmızı kadife entariyi dolabın açık kapısına astı. “Ne kadar da güzel…” dedi, bir kırmızı entariye, bir de üstündeki kirli beyaz gömleğe bakarak. “Ne kadar güzel…” Üstündeki kirli gömleğin kara lekelerle dolu yenine baktı. “Ak gömleği yıkarsan kiri gider, ne de olsa ak aktır.”
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN