YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Saksı
Hacı Firidun GURBANSOY
Çeviren: Ömer Küçükmehmetoğlu


Köyden son göç de çıkıyordu. Arabalar, taşıyabilecekleri ağırlıktan çok daha fazlasını yüklenerek bir bir köyden ayrılıyorlardı. Kapısı açık avluda, elleri koynunda çapraz bir şekilde bağlanmış, bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen adamı gören sürücü, aniden frene bastı. Damperli kamyon, emir almış bir asker itaatiyle durdu. Sürücü günahkar bir edayla yanında oturan, başı fotör şapkalı, kravatlı, şişman, ihtiyar adama bakarak:

-Mamed Bey, yazıktır, gel şu deliyi de alıp götürelim, dedi. Adam cevap verdi:

-Tamam, alalım; ama fazla eyleşme, köyden çıkan son araba bizimkidir... Sürücü başını camdan dışarı çıkardı:

-Hey, Allah’ın delisi, ne bekliyorsun, kıymetli neyin varsa, al da gel; çabuk, haydi tez ol, atla arabaya.

Ne yapacağını bilemeyen deli, şaşkın şaşkın arabaya baktı. Sürücü tekrar seslendi:

-Hey! Koyun gibi ne bakıyorsun, düşman tankları geliyor! Haydi... O sırada Mamed Bey de seslendi:

-Çabuk ol, şimdi akıl danışacak vakit yok... Ne yapacağını tam bilemeyen Deli, aceleyle içeri koştu. Bir dakika bile geçmeden, bir elinde eski bez bir çantaya sarılı kitap, diğer elinde bir saksı, evden çıkıp arabaya doğru seğirtti. Arabanın arkasına geçmek istediğinde, sürücü onu uyardı:

-Gel, gel, içeri geç, kabinde otur; soğuktan donarsın orda, ölürsün.

Mamed Bey, gönülsüzce geri çekilip, adamın yanına oturmasına razı oldu. Kapıyı kapatıp yola koyuldular. Deli, arkasını dönerek kabinin penceresinden geriye doğru bakmak istedi. Arabanın kasası lüzumlu lüzumsuz ev eşyalarıyla dolu olduğundan hiçbir şey göremedi. Sonra dikiz aynasına baktı ve sanki aynada bir şeyler keşfetmiş gibi gözünü kırpmadan bu dört köşeli aynaya bakmaya başladı. Ayna televizyon ekranı gibiydi, ona sadece bakılabilirdi; içerisine girip yaşamaksa imkansızdı elbette.

Kamyon, ardında koyu bir toz bulutu bırakarak ilerliyordu. Üçü de susuyordu. Tekerlerden yükselen boz toz bulutu, elvan renkli dağ köyünün manzarasını kapatıyordu. Aynadan akseden ve hâlâ canlı olan köy, ölümünü mertçe bekleyen bir pir-i fânî gibiydi.

Onlar uzaklaştıkça, sanki bu köy de aynaya yakaşıyordu. Her bir ev, her bir duvar... Küçük, dört köşeli aynaya yerleşmek için adeta can atıyordu... Uzaklardan motor gürültüleri, tank paletlerinin şakırtıları, otomatik silah ve patlayan mermilerin sesleri geliyordu. Köydeki birçok yerden boz dumanlar gökyüzüne doğru yükselmeye başladı.

-Alçaklar köyü yakıyorlar, dedi, sürücü sol eliyle alnını silerek:

-İyi ki köyde kalan olmadı... Köyümüzün bahtı yaver gitti de, ahali geçen ay tehlikeyi sezip terk etti köyü. Çok şükür ölen yiten olmadı.

Mamed Bey’in, köy öğretmenine mahsus kesin hükümlü sesine, Deli, güçlükle sezilen kinayeli bir tebessümle karşılık verdi. Gerçekten de köy ahalisinden hali vakti yerinde olanlar, ülkenin çeşitli şehirlerine göçmüşlerdi. Onlar genellikle başkente yerleşmişlerdi. Her şeyi halleden paranın hüküm sürdüğü memlekette, birçok şey parayla alınıp satıldığından, yeni bir hayat kurmak onlar için çok da zor olmamıştı. Bazıları hısım akrabalarının evlerindeki yaşayışı biraz zorlaştırdılar. Fakir fukaralar ise rastladıkları her boş yerde, kendilerine sığınacak bir yer buldu. Mamed Bey, taşınması mümkün olan her şeyini, damadının -içinden defalarca söverek- boşalttığı eve götürüyordu. Üçüncü kez göçüyordu. Sürücünün yoksul ailesi, bir pansiyona yerleşmişti. Son ana kadar kendisi köyde kalmış, bölgenin düşman işgaline bırakılacağı söylentisinin, asılsız çıkmasını beklemişti. Köydeki askerlerle aynı yerdeydi. Saçları vaktinden çok önce dökülen bu orta boylu, zayıf, çevik, kara oğlan, sahibi olduğu köyü bırakarak gurbette başkasının eline bakacağını bir türlü düşünemiyordu.

-Hey, Deli! Bütün günah sendedir. Bu köyün düşmana bırakılmasının günahı sende ve senin gibilerdedir.

Mamed Bey söylediğinin kesin doğru olduğuna inanarak konuşuyordu. O, Deli’nin demin kinayeli tebessümünü sezmişti, şimdi karşılığını vermek istiyordu. Sürücü şaşkınlıkla, biraz da merhametle:

-Mamed Bey, alan almış, satan satmış, zavallı Deli ne yapacaktı? diye sordu.

-Bak, dedi Mamed Bey. Biz bunu adam sanıp buradan askere gönderdik. Onbeş gün sonra sallana sallana köye döndü. Neymiş? Başına tabureyle vurmuşlar, beyin sarsıntısı geçirmiş. Eğer adam olsa da kendini taşıyabilseydi; orada buna, savaş sanatını öğretirlerdi. Adı sanı belli olmayan, hiçbir şeye saymadığımız bu Ermeniler de şimdi bizi yurdumuzdan sürmeye kalkmazlardı.

-Evet, bu doğrudur; ama Ruslar bize savaşmayı öğretmiyordu ki. Güya biz, Orta Asya Türkleri ve Tacikler askerlik için elverişli değilmişiz. Böyle bir söz çıkarmışlardı. Bir de, bütün bu oyunları başımıza açan Ruslar değil mi?

Mamed Bey o anda sabredemedi:

-Zavallı, biliyor musun Ruslar nasıl adamlardır? Siz Rıyazan’a, Kaluga’ya hiç gittiniz mi?... Rus kızları ne kadar merhametlidir, biliyor musun?

-Biliyorum...

-Ede, sus! Onu demiyorum. Ne kadar temiz kalplidirler? Canlarından geçerler insan için. Onlar da uluslararası güçlerin elinde oyuncaktır.

-Mamed Bey, bu dediklerini biraz düşün...

-Çok derine gitme, nefesin yetmez.

Mamed Bey, bu sevimli, veciz sözünü söyledi ve bu köyde, bu veciz sözünü ilk defa Deli’nin askere gideceği günün arefesinde söylediğini hatırladı:

-Hey, Deli! Seni askere uğurladığımız günü hatırlıyor musun? diye sordu.

Deli, gözünü arabanın aynasından çekmeden başını yavaşça salladı. Sanki aynada, o geçmiş zamanı görüyordu.

-Rahmetlik baban Mustafa, çok güzel bir sofra hazırlamıştı; ancak masada içki yoktu. Baban çok cimriydi.

-Hayır, Mamed Bey, cimri değildi. Allah yolunda, namazında niyazında mümin bir adamdı.

-Neyse, biz de içip gelmiştik o gün. Hey, Deli, hatırlıyor musun? Seni kenara çekip ne demiştim? Sözümü dinleseydin, şimdi sen de adam olmuştun.

Mamed Bey, o zamanlar askere giden herkese nasihat ederdi. Deli aynada, kendini 18 yaşında bir delikanlı olarak gördü... Gündüz, sevgilisi utana utana demişti ki: “Sağ git, selamet gel. İki yıl nedir ki? Yirmi yıl da olsa, seni bekleyeceğim...” Akşam veda meclisi kurulmuştu...

-Hey Deli, ne oldu sana? Niye ah çekiyorsun? Odada, ikimizin başbaşa kaldığını hatırlıyor musun?

Deli tamı tamına hatırlıyordu... Mamed Bey usta talebelerine nasihat ettiği bir ses tonuyla konuşuyordu:

-Hey, bana bak, “tvoyu mat” askerlerin en sevimli sözüdür. Hiç umursama, korkma bir şey olmaz. Yavaş yavaş alışacaksın. Bu söz sana şeker gibi tatlı gelecek.

-Ben o şekeri yemem!

Mamed Bey filozof edasıyla yavaşça devam etti:

-Çok derine gitme, nefesin yetmez..

Deli, dört köşeli aynada, onbeş gün süren askerlik hayatına yeniden döndü. Askerlerin yemin etme töreni... Bazı askerlerin anne babaları da gelmişti. Aynı gün asker yemekhanesinde bayram payı olarak bir yumurta, bir iki bisküvi; hatta elma verildi. Yemekhaneden çıktığında, usta askerlerden biri, asteğmenin yanında yüksek sesle:

-Evlatlar, yemin ettiniz, şimdi size urgan gerekiyor, dedi. Urganın neye lazım olduğunu anlamasa da, herkes gibi o da güldü.

Yemin töreninden sonra düzeni, intizamı artırmak bahanesiyle askerlere karşı daha amansız oldular. Altı aydır askerlik yapan usta erlerden biri, ortada hiçbir şey yokken, ona bir yumruk vurup öyle bir küfretti ki! Senin... Gözüme görünme, cehennem ol. Deli de, onun şakağına o anda bir yumruk indirdi. Yumruğu yemesiyle yere yığılması bir oldu. Hemen ayırdılar. Akşam içtimasından sonra ışıklar söndürüldü. Yeni askere gelen çömezlerin koğuşunda kim varsa kendi için övünülecek bir şey olduğunu düşünen herkes, yerde ilk darbeden sonra baygın ölü gibi uzanan zavallıya hiç vurmadıysa bir tekme vurdu.

Deli gözünü hastanede açtı. Beyin sarsıntısı geçirdiği için bir hafta içinde terhis evraklarını hazırladılar. Askerî mahkemeden zabıt tutmaya gelen görevli, az kalsın onu suçlu çıkaracak ve yargılatacaktı... Kısacası, askerliği tamamlayamadan eve döndü. Köyde onu Deli olarak karşıladılar. O, itiraz alameti olarak bilge lafları ezberleyerek söylüyordu. Bir keresinde bir toplantıda Sedr Söyün’ün yüzüne dedi ki:

-Ne o parazitler, haşeratlar gibi halkın kanını içiyorsun. Bit, pire gibi dadanmışsın halkın malına. Şeyh Sadi’nin dediğini duymadın mı? Öbür dünyaya bir arşın bezi götürüp götürmeyeceğin belli mi?

Toplantıda herkes birbirine dürttü. Üşüştüler onun üstüne. Sedr Söyün sıcak bir tebessümle cemaati sakinleştirdi.

-Hey cemaat, ne beklerdiniz bu zavallıdan. Bilmiyor musunuz, o askerden sakat döndü; bırakın, delidir o, deeee-liiii!

Asıl adı unutuldu. Herkes ona “Deli” dedi o günden sonra. Sevdiği kızı da başkasına verdiler, buna bile tahammül gösterdi, sabretti. Lal oldu, çok az konuşuyordu. Gözünü meçhul bir noktaya dikerek saatlerce çıtını çıkarmadan bekliyordu. Kırk yaşında olmasına rağmen evlenmemişti. Daha doğrusu, ona kız vermiyorlardı. Köyde bir sürü kız dururken o, yalnız yaşıyordu. Annesi, babası bir yıl içinde bu derde, çileye dayanamayıp ebedî âleme göçtüler.

Babası Mustafa’nın, son namazını kıldıktan sonra ettiği duayı hatırladı. Adam ellerini göğe açarak: “Ey ulu Hâluk, bizim millete merhamet et! Allah’ım, milletimin akıllısını deli, delisini akıllı yerine koyma!” dedi ve akşama doğru vasiyetini söyledi.

-Oğul, ölmek korkulacak bir şey değil. Fuzulî nasıl diyor bunu? Heyratî makamında terennüm etti:

“Anıp tenhalığı kabr içre, ikrâh etme ölmekten,
Tariki üns tut kim, her avuç toprak bir âdemdir.”

Ah çekti; yani ey oğul, korkma, kabirde yalnız kalmayacaksın. Her avuç toprağın bir insan olduğunu unutma! Gör ne kadar insanla kaynayıp karışacaksın? Bunun için de insanlara yakın ol. Çalış, hiç kimseden nefret etme. İnsanları imtihan edersen, hiç kimsenin insan olmadığını görürsün. Öylece sen de onların içindesin... Rahmetli son sözlerini hırıltıyla söyledi ve ebedî sustu...

Karşıda bir kamyon yanıyordu. Sürücü endişeli bir şekilde:

-Yanan Sedr Söyün’ün yüküdür.

-Bu, bir ay içinde, yandığını götürdüğüm sekizinci yüktür. Mamed Bey kamyonun yandığını tasdikledi:

-Görebiliyor musun, neden yanıyor? İçindekiler sağ selamet mi?

Sürücü arabayı hızlandırdı. Bir mermi vınlayarak geçti ve şoförün oturduğu taraftaki aynadan sekerek arabanın ön camını parçaladı. Soğuyan mermi çekirdeği içeri düştü. Sürücü bağırarak başını direksiyonun altına soktu, iyice pustu.

-Aşağı eğilin, keskin nişancılar ateş ediyorlar!

Ya Allah, Ya Peygamber! Sen bizi sağ selamet kurtar!
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN