YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Taş Köprü
Necmettin BAYRAKTAR


Önce hafif bir yel esti, sonra rüzgâra dönüştü, şimdi fırtına olarak esip yayılıyor. Sesi sancı çeken hasta gibi ince ve keskindi. Eserken küçük, sivri çakılları, hafif ve yumuşak kumları uçuşturuyordu sonra harman gibi savuruyordu gelen gidenin kafasına. Döne döne bir hortuma dönüştü, uzaklaştı, yakınlaştı, sürükleyerek geldi ve kuma saplandı. Hasa Deresi’nde ne varsa hepsini uçurdu. Mukavva, sarı kâğıtları ve paslanmış boş yağ tenekelerini bile. Yüksek bir dalga oluşturdu, göklere yükseldi. Siyah renkli, toz topraktan oluşan dev bir yaratığa dönüştü, kuyruğunu sallayarak aşağıya indi ve kuru Hasa Çayı’nın bağrına şimşek gibi çarptı. Hortumun şişkin başı dolanarak döndü, çadır kahveye saldırdı, bir silindir gibi her şeyi ezip geçti.

Taşköprü kalıntıları yanında kurulan çadır kahve darmadağın olmuştu. İçinde sağlam bir şey kalmamıştı. Yıkılan hasır duvarlar, devrilmiş tahta oturaklar, yuvarlak küçük masalar, birkaç çay bardağı ve sönen çay ocağı… Kahvenin çırağı Ziya köşeye sığınarak olanları şaşkınlıkla izliyordu. Hortumun gücüne karşı çaresiz kalmıştı. Kahvenin öte köşesinde yalnız bir adam oturmuştu; elinde kalem bir şeyler yazıp çiziyordu. İşine öyle dalmış ki hortumun kahveye vurduğunu ve kahveyi yerle bir ettiğini önemsememişti. Dışarıda gün batmak üzereydi. Bu yakadan o yakaya geçen ayaklar kesilmişti artık; ama ayak izleri kum üzerinde halen taptaze duruyordu…

Ziya devrilen çadırı düzeltti, ocağı yeniden yaktı, çaydanlığı üstüne koydu. Yere düşen, dağılanları topladı ve kahveyi bir düzene soktu. Gözleri yalnız oturan adamın üstündeydi, onun ne yaptığını anlamak istiyordu…

Karanlık bastığında lüksü yaktı ve kahvenin orta direğine astı. İnce belli bardağa demli çay doldurdu, alıp yalnız adamın masasına koydu ve başında bekledi. Adam yazıyordu: Vura vura baltanın sapı koptu, kayalar arasından ince uzun kan damlıyordu. Bilmem nerden şeytani bir tekme geldi, işçileri paçavraya çevirdi. Aksak eşekle yüksek dağlara çıkılmaz. İşte biz böylece avare avare üç ay dolaştık…

Durdu, derin düşündü. Yazdıklarını yeniden okudu, bir daha okudu. Pek beğenmedi. Yazıları, bir kalemle çizdi ve yenisini yazmaya koyuldu.

Bu arada kahvenin sahibi Mustafa Aluş kapıda göründü. Kılıfı içinde bir ud taşıyordu. İçeriye girdi, ocağın olduğu yere yöneldi. Ziya’yı bulamayınca etrafa bakındı. Üstadı görünce şaşırdı, Ziya’yı yanında görünce şaşkınlığı daha da arttı. Elindekini bir yana bıraktı, üstada doğru yöneldi. Delikanlının arka yakasından tuttu, geriye şiddetle çekti. Delikanlı geriye çekilerek yere yıkıldı. Başına ne geldiğini anlamak için etrafa şaşkınlıkla bakındı. Ustasını görünce sessizce ocağa çekildi. Mustafa Aluş geldi, üstadın yanında oturdu: “Hoşgeldiniz üstadım!” dedi. “ Sizi hangi hoş rüzgâr bize getirdi?” diyordu; ama yüzündeki ifadeler tersini söylüyordu.

“Merhaba!” diye mırıldadı üstat, kâğıttan başını kaldırmadı.

Mustafa Aluş gözlerini kâğıda dikip yazıları okumaya çalıştı; ama üstat ona fırsat vermedi, kâğıdı hemen kapattı.

“Ne hizmette bulunabilirim size?” doğrusu başımıza hangi belayı açmaya geldin demek istiyordu; ama söyleyemedi.

“Yarım kalan bir işi tamamlamak için geldim.” Onun ne kastettiğini pek anlamadı Mustafa. Ona soru sorarcasına baktı sessiz sessiz.

“Taş Köprü” diye üstat Mustafa’nın sessiz sorusunu kavramış gibi cevap verdi.

“Şimdi göründüğü gibi o bir yıkıntıdır.” dedi Mustafa ve Taş köprüyü gösterdi “Onu bir daha mı yıkacaksınız?

“Ben yıkılmağa direnen şeyi yıkarım.”

“Neden?

“Ben yıktığım şeyi ayakta görmek istemiyorum.”

“Yani bir şey mi yapacaksınız?”

“Aynen öyle!” dedi “Eeeh sen yapıyorsun?”

“Biraz iş biraz müzik.”

“Bu gece programınız ne?”

“Sanatçı Reşit Küle Rıza.”

“Size hayırlı işler dilerim.”

“Sizi yarım kalan işlerinize bırakayım.” dedi

Mustafa ve kalktı uzaklaştı

Üstat tekrar yazıya döndü: Baltayı taşa vurayım derken ayağına vurdun, kan gövdeyi götürdü. Bataklığa gömüldün. Uzun zaman habersiz kaldın. Elini ayağını dünyadan çektin. Binbir geceden sonra harabeyi buldun…

Kalem elinden kendiliğinden düştü. Derin bir boşlukta kaldı. Ne kalemi tekrar tutabildi ne de kendine gelebildi.

“Size bir maruzatım var efendim.”

Başını kâğıttan kaldırdı, Ziya’yı karşısında buldu: “Ne istiyorsun?”

“O istiyor… Ben değilim efendim.”

“O kim?”

“Bir turist.”

“Sen deli misin?”

“O kadın benim aklımı başımdan aldı.”

“Güzel mi? “

“Güzeller güzeli.”

“Sonra?”

“Aslında onu Taş köprünün yıkıntılarında buldum.”

“Ne yapıyordu?”

“O bir arkeologdur.”

“Ne yapmak istiyordu orda?”“

Tarihi eserlerinizi neden yıkıyorsunuz, güzel geçmişinizi neden yok ediyorsunuz?” diye durmadan soruyordu.

“O şimdi nerde?”

“Gitti.”

“Nereye?”

“Ülkesine, İngiltere’ye.”

“Sonra?”

“Olacak bir şeyden söz ediyordu.”

“Ne olacak?”

“Çok korkunç bir şey.”

“Neymiş?”

“Taş Köprü efendim.”

“Bu mu korkunç şey?” dedi kahkaha atarak “Gerçekten beni korkuttun.”

“Korkunç şeyi ben daha anlatmadım.”

“Anlatsana.” ve kahkaha atmaya devam etti.

“Anlatmadan önce sizden bir ricam var.”

“Ben hiçbir şart kabul etmem! “dedi. “Bunu bilmelisin.”

“Lütfen efendim.”

“Peki peki.”

“Biraz uzundur efendim.”

“Amma da uzattım.”

“Anlatıyorum.”

“Çabuk ol.”

“Kalenin harabelerine, köprünün yıkıntılarına el sürülmez.”

“Neee?

“Bildiğimizden meçhule, bilgelikten cahilliğe, köprü kurulmaz.”

“Bu bir bulmaca mı?” dedi öfkeyle. “Sen amma da aptal bir çocukmuşsun.”

***

Davudî sesiyle Bayat makamını okuyordu sanatçı Reşit Küle Rıza. Kahve tıklım tıklım doluydu. Dışarıda rüzgâr hızını kesmişti. O güzel ses kahveden dışarıya çıkarak tâ Taş köprünün yıkıntılarına ulaşıyordu. Bayat makamının ocağında pişen nağmeler, ruhu okşatan, kulakları çınlatan sözler. Aynı makamdan çıkan hoyratlar gökkuşağı gibi rengârenktir. Nağme yanında nağme, önce ayrılır sonra akan bir ırmakta birleşir. Okunan ezgilerin yankısı damda yatan Kerküklülerin kulağına bile ulaşıyordu. Eğlence yanı başındaydı üstadın. O ki kahvenin dış kısmında oturmuş yapayalnız, rakısıyla demleniyor ve karanlığa sırrını açıklıyordu. Dağ üstünde dağ hem de yapayalnız ve akıntıya karşı. Şakaklarını oynatan kâbuslar. Başına saplanan baş ağrısı kurşun yarası gibi sızlıyordu. O eğlenceden uzak, çılgınlığa yakın. Çırağın yaptıklarını hatırladıkça kan beynine sıçrıyordu. Sonunda dayanamadı, Mustafa’ya gözüyle gel diye işaret etti. Mustafa koşarak geldi, eğildi üstadın kulağına bir şeyler fısıldadı; ama üstat anlamamış gibi kafasını salladı: “Söylediklerini gür sesle bir daha söylesene!” dedi Üstat “Ne dediğini ben pek anlamadım.”

“Çocuğun kusuruna bakma efendim.” dedi ve onun sessizliğinden cesaret alarak “Belki sizi iyi tanımamış… İnsan bilmediğine, tanımadığına düşmanıdır efendim.”

“Başındaki camadaniyi düzelt Mıçı.”

Mustafa titrek elle başındaki sargıyı açtı, yeniden sardı: “Onun adına özür diliyorum.”

“Çocuk kimdir? “
Kölen Ziya.”
“Benim aptal olduğumu sanma Mıçı.” dedi, iri gözlerini sonuna kadar açarak. Kafasındaki şapkayı aldı, masaya koydu. Elini bir süre kel kafasında gezdirdi: “Kahveye yeni bir çırak getirmişsin. Hem de hain birini. Bana ne. Bu senin işindir.” Öfkeden boynundaki kabarmış damarları titriyordu.

“Benim anlamadığım şey, çocuk size ne halt etti.”

“Buyur yanımda otur Mıçı.”…
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN