YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Türkiye’de Adil Yakupoğlu
ve Roman Dünyası
Orhan SÖYLEMEZ
 

Modern Özbek Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından Adil Yakubov (Yakuboğlu) 83 yaşında vefat etti. Yazarın Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayınlanmış “Buzkaymak” adlı anı şeklinde yazılmış bir hikâyesinin yanı sıra Köhne Dünya ve Uluğbey’in Hazinesi adında iki de romanı vardır. Son günlerde bunlara bir de yazarın ilk eserlerinden olan Mukaddes isimli uzun hikâyesi veya kısa romanı eklendi.

Yazar, Kazakistan’ın güneyindeki Türkistan şehri yakınlarındaki Karnak (şimdiki Atabay) kışlağında 1927’de doğdu. U. Nurmatov’un ifadesine göre “halkın muteber ananelerinin, geleneklerinin saklandığı, güzel bulakları, doyumsuz bağları, ayak değmemiş yaylaları, yemyeşil kırları gönülleri meftun eden bu kışla” yazarın edebî hayatının oluşmasına derin tesir etmiştir. Babası Egemberdi Yakubov, 1916’da işçi olarak gittiği Belarusya’da bir taraftan ağaç keserken diğer taraftan Rusça öğrendi. Bolşevik olarak yurda döndü ve Sovyet hükümeti için faaliyetlere katıldı, sorumluluk isteyen önemli görevlerde bulundu.

Bütün Sovyetler Birliği coğrafyasında olduğu gibi, 1937’deki facia, Yakubov ailesini de vurdu. Fedakâr komünist ve halk dostu olan Egemberdi Yakubov, “kişiye tapınma” devri kurbanı oldu. Cahil ve şefkatsiz kişiler “halk düşmanı” ilan edilen Egemberdi’nin ailesini ve çocuklarını aşağıladılar, onlara hakaretler ettiler; fakat iyiliksever kimseler ise aileyi koruyup kolladılar. O sırada on bir yaşında olan Adil Yakubov için bu bir son değil, başlangıçtır. Savaş başlamıştır ve eli silah tutan erkekler cepheye gönderilmektedir. Adil de eğitimini yarıda kesip savaşın son yılında cepheye alındı. Uzak Doğu’da Japonlara karşı savaştı. Nihayet 1950’de askerî görevini tamamlayıp Taşkent Üniversitesi Dil Fakültesi’nde eğitime başladı. Okulu bitirdikten sonra yaklaşık on yıl kadar Literaturnaya Gazeta’nın Özbekistan muhabiri olarak çalıştığı yıllarda yurdun hemen hemen her tarafını dolaşma ve halkın hayatını gözlemleme fırsatı buldu. Daha sonra Özbekfilm film stüdyosunda, Gafur Gulam adındaki Edebiyat ve Sanat dergisinde yazar, Özbekistan Edebiyatı ve Sanatı gazetesinde başyazar, 1987’den itibaren de Yazarlar Birliği başkâtibi olarak çalıştı.

Yazarın anı tarzında yazılmış hikâyesi “Buzkaymak” aslında otobiyografik bir eserdir. Yakubov ailesinin başına “felâket” geldiğinde hikâyenin isimsiz kahramanı henüz on yaşındadır. Polis teşkilatı NKVD’nın adamları eve geldiklerinde baba Egemberdi evde yoktur. Annesinin talimatıyla çocuk koşturup babasına haber verir. Babası ne zamandır ablası dışında erkek çocuklarının en büyüğü olan bu oğluna buzkaymak yani dondurma almak istemektedir. Geçmişten kalan acı bir hatıra vardır ikisinin kalbinde de. Fakat bütün dükkânlar kapalıdır ve babası bu dileğini gerçekleştiremez. Bu hadise hikâyenin layt-motifi, izleği gibi aşama aşama tekrarlanır. Evi aramaya gelenler aslında babanın üniversiteden arkadaşlarıdır. CAKU yani Orta Asya Komünist Üniversitesi’nde birlikte okumuşlardır. Hepsi de rejime sadık insanlardır. Baba önce Kazakistan’da çalışır, Kazakistan Halk Komiserleri Sovyeti (Bakanlar Kurulu) halk komiserliği yapar. Çimkent Sayram İlçesi birinci kâtibi daha sonra da Kazakistan Demiryolu Siyasî Başkanlığı’nda birinci başkan yardımcılığı görevlerinde bulunur.

Her ne kadar hikâyenin sonunda küçük çocuğu rejimin elinden kurtarsa da Stalin’in “Çocuklar babalarının yaptıklarından sorumlu değillerdir.” sözü, babayı kurtarmaz. Çocuğun dedesi bir köy camisinde müezzindir. 1916’da iç savaş sırasında Çar ordusunda görev yapar. Gerçi Bolşevik olarak döner; ama iş işten geçmiş, oğlu düşman saflarında yerini almıştır. Egemberdi, bu gerçeği gizlemiştir veya açıklama ihtiyacı duymamıştır. Aradan geçen yirmi yıllık süre bile devletin hafızasındaki bu bilgiyi sil(e)memiş; bilakis bu başarılı Bolşeviğin karşısına çıkarmıştır. Tenzil-i makam ile oradan oraya sürülen Egemberdi nihayet Türkistan ilçesi maliye bölümüne müdür tayin edilmiştir. Çocuk, burada doğar, büyür, burada okula gider, tıpkı yazar gibi.

Evdeki aramada kilitli sandıkta bulunan kitaplar ve kitaplardaki yüzleri mavi mürekkep ile boyanmış, bunların daha sonra rejim tarafından yakalanıp hapsedildiği de hikâyede anlatılıyor, gözleri oyulmuş kişiler vardır. Bunlar babayı alıp götürmek için yeterli sebeplerdir; fakat rejim sadece “halk düşmanı” olarak alıp götürdüğü kişileri hapsetmekle yetinmez, onların aileleri de tutuklanır. Tutuklanmayanlar da halk tarafından dışlanır veya kimse onlarla konuşmaya, onlara yardım etmeye cesaret edemez. Cesaret edenler de geceleri duvar diplerinden yürüyerek gelip giderler.

Türkistan şehri adetâ hapishaneler şehrine dönüşür. Yazar veya hikâyenin kahramanı yıllar sonra öğrendiği bir gerçeği şöyle anlatır:

Yıllar sonra öğrendim ki o devirde her yerde olduğu gibi Türkistan’da da her gün her dakika pek çok insan yakalanmış hapse atılmıştı. Validem ve ablam o olaylardan haberdar oldukları için askerleri görünce çığlık atmışlardı. (s. 158)

Hapishanede uzunca süre sorgulanan babanın sürgün vakti gelmiştir. Aileye on beş dakikalık bir süre verilir. Bu sürede baba, eşi, kızı ve çocuk ile vedalaşır. Sürgün yerinde ihtiyacı olacağını düşünerek eşinin verdiği elli somun beşini çocuğun cebine koyar ve gözleri yaşla dolarak: “Ah maalesef! Sana ömrümde ilk defa buzkaymak yedirmek istemiştim. Bunu da beceremedim ya oğlum!..” der. Bu veda anı aile için son görüşmedir. Daha sonra haber alamazlar.

Hikâyede bir iki izlek daha dikkati çekmektedir. Bunlardan biri, babanın fizikî özellikleridir. Çocuğun gözünden betimlenen bu pasajlarda babanın tutukluluk zamanı ve sonunda hapishanede sürgüne gönderilmeden önceki hâli karşılaştırılabilir. Bu fizikî betimlemeler, alegorik olarak düşünüldüğünde rejime son derece bağlı, onun için çarpışan ve onun için çalışan halkın sonunda ne hâle geldiği çıkarılabilir: “…ezelden iri yapılı, uzun boylu bir adam olan babam bir iki ay içinde çöp gibi olmuş, yanakları çökmüş, gözleri küçülmüş, büyük burnu ortaya çıkmıştı.” (s. 170)

Bir diğer izlek, Stalin ve rejim ile doğrudan alâkalıdır: - Bırak ağlama kızım, ağlama Gülşen! dedi iç çekerek. Partinin gözünde ufacık bir günahım dahi yok. Yoldaş Stalin sağken beni bu suçlamalardan kurtarabilir.” (s. 169) derken veda anında bu konuda hiçbir şey söylememesi çocuğun dikkatinden kaçmaz:

Bu defa çeyrek saat devam eden vedalaşma sürecinde babam bir kez olsun Stalin’in adını ağzına almadı, hapsedildiği günlerdeki gibi: “Ben parti nezdinde günahkâr değilim! Yoldaş Stalin sağ iken beni ayaklar altına aldırmaz!” demedi. (s. 170)

diyerek tespitini gözler önüne serer. Yıllar geçer, Kruşçev dönemi gelir. Stalin kurbanları bir bir aklanır, hakları iade edilir; fakat gidenleri geri getirmek mümkün değildir. Moskova’dan baba Egemberdi’nin Uzak Doğu’da bir yerlerde ağaç keserken öldüğünü belirten mektup gelir.

Hikâyede döneme ait çok çarpıcı, aydınlatıcı, bilgilendirici bölümler vardır. Dikkatli bir okuyucu pek çok konuya açıklık kazandırabilir, pek çok eski soruya yeni cevaplar bulabilir.

Yakuboğlu, edebiyat sahasına hikâyeci olarak başladı ve çalışmalarında devrin sosyal meselelerini ele aldı. Yazar olarak tanınmasını ise 1960’ta kaleme aldığı ve 1961’de basılan, “sevgi destanı” olarak nitelendirilen Mukaddes adlı uzun hikâyesi sağladı. Nurmatov bu konuda; “Bu eser iki gencin aşk hikâyesinden ibaret değildir, onda aşk ve sevgi bahanesiyle insanın insan ve ülke karşısındaki borcu, helallik, adalet, diyanet gibi meseleler ele alınmıştır.” diye yazıyor. Ona göre bu eserde yazar, “Mukaddes sözüyle sadece kahramanın adını değil, aynı zamanda güçlü bir ihtiras ile vicdan, borç, diyanet, iman-itikat” meselelerini sorgulamıştır.

Yavuz Bülent Bakiler, aşağıda bir parçası verilen “Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki nemsin…” şiirinde şöyle diyordu:

…

Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle
Öldür bendeki beni
Sonra dirilt kendinle
Çarpsam kara sevdayı
En azından yüz binle
Nasıl bağlandığımı
Anlarsın kemendinle

…

Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin

İşte böyle bir aşk, Şerif ile Mukaddes’inki de. Gökçe Fırat da Ekim 2009’da Mukaddes kitabına yazdığı sunuş yazısına “Mukaddes’e âşık olacaksınız!” diye başlamış. Mukaddes, klasik bir ifadeyle ilk görüşte aşk hikâyesi. Gençlik yıllarında herkesin yaşadığı türden, iletişimin olmadığı, iki tarafın da duygularını, düşüncelerini davranışlarıyla, hal ve hareketleriyle anlatmaya çalıştığı türden bir hikâye. Yakuboğlu böyle bir macera yaşamış mıdır, bilinmez. Fakat olaylar gerçek hayatın parçası, çok sık yaşanabilen veya yaşanabilecek türden. Hikâyenin iki kahramanından Şerif, üniversitede okumak için çalışan bir genç. Sınavlar için hazırlanırken kendisini enstitü koridorlarında bulur. Bir anda yanına sessizce oturmuş güzeller güzeli Mukaddes’i fark eden Şerif’in hayatı değişir. Amacı sınavları kazanmak iken, Mukaddes ilgi odağı oluverir birden bire. Kimdir, nedir, nereden gelmiştir ne Şerif bilir ne de okuyucu. Şehir dışından gelmiştir ve onun da amacı sınavları kazanıp okumaktır.

Şerif’in babası öldükten sonra annesi yeniden evlenmiştir. Üvey baba enstitüde çalışmaktadır, kıt kanaat geçinmektedirler. Şerif, okumakla fabrikada çalışmak arasında bocalarken bu defa okul, fabrika ile Mukaddes arasında bocalamaya başlar. Bununla da bitmez onun çilesi. Annesi, babasının vasiyeti ile oğlunu okutmak istemektedir. Fabrikadaki şefi ve arkadaşları da onu aralarında görmek isterler. Sovyetler Birliği içindeki işçi dayanışması bu eserde çok güzel ve özel olarak verilmiştir. Çalışmak, en başarılı olmak, en fazla üretmek, sosyalist rejimde devletin işçilerden beklentisidir. Onlar da bu beklentiyi boşa çıkarmak için durmadan çalışırlar, ödülü almak için aday olurlar. Planın bir parçası da Şerif’tir; fakat o okumaya niyetlidir.

Sınavlara birlikte hazırlanmaya başlarlar. Her şey iyi giderken sınavlardan birinde Şerif düşük not alınca enstitüye girme şansını azaltır; hatta tamamen kaybeder. Mukaddes’in ise girme şansı hâlâ devam etmektedir. Kazananların listesi asılmadan önce, annenin ısrarı ile üvey baba devreye girer ve Şerif’in kötü giden sınav kâğıdını eve getirip verilen cevabı düzelttirir. Hileyle alınan bu puanlar Şerif’i enstitüye alınanlar listesine sokarken Mukaddes hakkıyla aldığı puanlara rağmen listeden düşer. Gençler bu durumu öğrendiklerinde iş işten geçmiştir. Romanın veya hikâyenin de düğüm ve çözüm noktası burasıdır. Üzerinde durulması gereken mesele Şerif’in bilmeden, istemeden Mukaddes’i elemesi midir, yoksa o dönemde yani Sovyetler Birliği zamanında eğitim sisteminde böyle şeylerin olması mıdır? Şerif, Mukaddes’in olmadığı eğitimi ister mi? Tam tersi, Mukaddes, Şerif’in olmadığı yıllarda okurken mutlu olacak mıdır? İşte okuyucuyu böyle sorularla baş başa bırakıyor kitap.

Yazara en büyük şöhreti getiren eseri Uluğbey’in Hazinesi’dir. Bu kitap, yazarın Türkiye Türkçesine aktarılan ilk romanıdır.8 Birinci bölümde Uluğbey’in (1394-1449) dünyaca meşhur rasathanesindeki olaylar, ikinci bölümde de Uluğbey’in öldürülmesinden sonra Semerkand’a hâkim olan karışıklık ve onun katline karışan insanların başlarından geçenler anlatılmaktadır. Her iki bölümde de olaylar zincirinin odak noktası, Uluğbey’in Semerkand’daki rasathanesi ve bu rasathanenin kütüphanesine dünyanın dört bir yanından toplanan ilmî ve edebî kitap ve risalelerdir. Bunlar Uluğbey’in hazinesidir. O dönemde, ilim ve âlimlere düşman olan din adamlarının asıl gayesi, Uluğbey’in dedesi Şahruh Mirza’nın vefatıyla kaybettikleri güce ve dolayısıyla da Emir Timur’un çok zengin kıymetli taşlardan vücuda gelmiş hazinesine sahip olmaktır. Uluğbey’in korkusu, oğlunun kendisini öldürmesi durumunda rasathaneyi yıkması ve bütün astroloji kitaplarını yakmasıdır. Uluğbey, talebesi Ali Kuşçu’ya kütüphanesini teslim ederek hac yolculuğuna çıkar. Fakat bu yolun dönüşü yoktur. Bir başka Özbek yazar Pirim Kadirov, Son Timurlu II kitabında bu durumu izah eder.9 Babür’ün büyük oğlu Hümayun’un üvey kardeşi Kamrân Mirza ağabeyine karşı isyana kışkırtılır. Bahaneleri hazırdır; çünkü Hümayun büyük bir mağlubiyet almıştır. Şöyle der Kamrân:

- Ağabeyimiz gerçekten çok hatalar işledi. Eğer günahlarından temizlenmek istiyorsa, Mekke’ye hacca gitsin.

Bir padişahı tahttan indirip hacca göndermek, ölüme göndermekle aynı şey kabul edilirdi. Çünkü hac yolunda korumasız kalan padişahdan intikam almak isteyenler mutlaka çıkardı. Kamrân Mirza’nın kendi ağabeyine karşı böyle bir muameleyi reva görmesi, gönlündeki üvey kardeşlik düşmanlığının ne kadar acımasız bir noktaya geldiğini Hanzâde Begim’e çok iyi anlatmıştı. (s.) Romanda gerek din adamları ve gerekse Uluğbey’e karşı olan karakterlerin hepsi Orta Asyalıdır ve aynı zamanda oldukça muhafazakârdırlar. Buna şüphe yoktur. Uluğbey ve yanında yer alanlar ise devrine göre hem dindar hem de ilme ve gelişmeye açık insanlardır. Yazarın bu dönemi romanına konu olarak alması bu açıdan bakıldığında çok önemlidir. Yazara göre, muhafazakârların din elden gidiyor şiarıyla iş başına gelmelerinden ve iktidarı ele geçirmelerinden sonra, Orta Asya’da ilmî çalışmalar durmuştur. Yazar dönemin aydınlarının, Uluğbey, Ali Kuşçu ve öğrencileri, çok değerli kültür hazinesini muhafaza etmek için gösterdikleri gayreti bugünün Özbekistan ve belki de Orta Asya insanlarına mesaj olarak ulaştırmaya çalışmıştır.
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN