YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Yalnızlık
Oğulmaya SAPAROVA
Çeviren: İmdat Avşar


Başını, iyice sertleşmiş, adeta taşa dönmüş yastığa koydu Nargül. Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarından aşağı doğru akınca, birdenbire yüzünde garip bir soğukluk hissettti. O anda elleri, adeta buz kesilen yanaklarına gitti, akan yaşları sildi. Yüzünde karıncalar yürüyordu, sanki bütün bedeni titredi, tüyleri diken diken oldu. İyice ağırlaşan başını güçlükle taşıyan boynunu sağa sola doğru bir kaç kez çevirdi. Yastık sanki boynunu kemiriyordu. Yastığı ters yüz edip bitkin bir şekilde başını yastığa atıverdi. Gözlerini yumup, artık kendisinin bile inanmadığı düşüncelere daldı ve birazcık da olsa hayalleri ile başabaşa kalmak, kendisi ile konuşmak için yorganı başına çekti.

Karanlık...

“Beni, şu anda, bu durumdan çekip çıkaracak tek çıkar yol, yalnızlığım ile başbaşa kalmak. Hatta yapayalnız... Ben ve yalnızlığım... Kâh kendime karşı çıkıp kâh kendim ile uzlaşsam, geceler boyu içimdeki sesi dinleyip yatsam, acaba düzelir mi? Tanrı onun kanına giren şeyi, canı ile birlikte çekip almadan düzelmez ki... O adam olmaz ki! Acaba ihtiyar komşumuzun dediği gibi mi yapsam? Dişimi sıkıp yaşı kırka gelene kadar beklesem, aklını başına toplar mı? Belki...

Yok, olmaz! “Ağaç yaş iken eğilir,” demiş atalar. Binbir ümit ile bekleye bekleye bu günlere gelmedim mi? Yarın sabah erkenden çekip giderim...

Acaba, “Sabreden derviş, muradına erermiş.” dediklerine bu kez inansam mı? “Çekip gideceğim” diye kendime verdiğim söz? İnsan tükürdüğünü yalar mı hiç?

Ne yapsam?...

Eğer gelmezse, yarın çekip gideyim ve bir daha asla dönme... Ah...

Yoksa biricik kızım için, bunca acıya, eziyete katlansam mı?

Anası şad olmayanın, danası şad olur mu? Kızım da benim gibi... Hayır, hayır...”

... Nargül başını iki yana salladı. Beyninin içinden, dökme kurşundan yapılmış ağır bir silindir yuvarlanıp geçti. Daraldı, boğuldu, nefesi tıkandı ve yorganı başından sıyırıp doğruldu, yatağın içine oturdu. Yan tarafında, tombul ellerini iki yana salmış uyuyan küçük kızına baktı. Baktıkça, kızı ondan uzaklaşıyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Kız, sanki Nargül’e: “Benim ne günahım var anne!” diyordu.

Nargül, kızına bakarak içinden konuşmaya devam etti.

“Benim de günahım yok... İkimiz de masum, günahsız... Bizim çocuk kalbimizin, şu anda, annemizin söylediği ninnilere kanmak; anne sütünün tadı damağımızdayken sıcacık koyunlarında uykuya dalma vaktidir. Bizim için her acıya katlandılar mı? Biz saçımızın örüklerine anne ellerinin değmesini istemedik mi? İlk kez okulun basamaklarına ayak bastığımda, anneleriyle beraber, ellerinde çiçeklerle okula gelen çoçukları gördüğümde, benim içimde kopan fırtına, belki de Nuh‘un tufanından daha beterdi…

Annesiz yattığım ilk gece, aklımdan hiç çıkmıyor. Büyük bir aile olduğumuzdan dolayı, erkekler ve kızlar ayrı odalarda, ben ve benden küçük olanlar ise, annem ve babamın yanında yatardık. Taa uyuyana kadar, annem ile babamı dinler, masalların büyülü dünyasında gezerdim...

“Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çoktan da çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Çok eski devirde bir Padişah var imiş. Padişahın da aydan arı yüzlü, günden görklü bir karısı var imiş. Padişah ve karısı çok mutlu ve bahtiyarmış. Günler aylar geçmiş ve Padişahın karısı hamile kalmış. Ayı dolup günü yetenden sonra, nur yüzlü bir kız doğurmuş, ama kızı doğurduktan hemen sonra da ölmüş. Padişah, karısının ölümüne sebep olduğunu düşündüğü kızcağızdan, daha doğar doğmaz yüz çevirmiş...”

Yetim kalan kızcağızın durumuna üzülür, yorganı başıma çeker, ellerimle de kulaklarımı kapatırdım. Hemen uyuklamaya başlar, bir müddet sonra da dalar giderdim... Annem ve babam, kardeşlerimin istekleri üzerine kim bilir kaç kez anlattılar ama ben, o masalın sonuna hiç yetişemedim, sonunu hiç dinleyemedim. Durmuş ise, bu sonunu bir türlü işitmediğimiz masalı, ne kadar istemesek, kulaklarımızı, gözlerimizi ne kadar kapatsak da, anlattı bize… Ancak, asla dinlenilecek bir masal değildi bu...

…Evimizin bir köşesine kurulan urgandan salıncağın çekme ipi düştü aklıma. Önce benden büyükler, sonra ben, benden sonra küçük kardeşlerim bu salıncakta kâh hızlı, kâh yavaş salınıp, ninniler dinleyerek büyüdük. Bazen birbirimizi kıskanır, iki kardeş sıkışarak bu salıncağa yatardık. Biraz büyüdükten sonra, kaç kez kendime ninniler söyleyip kendi kendimi uyutmuştum bu salıncakta.

Benim balamı övmeli
Ön yakası düğmeli
Kekilini okşayıp
Kara saçın örmeli...

Kendi kendime: “Haydi uyu” diyen ninnileri mırıldanıp salıncağın asıl sahibi gelinceye kadar yatardım. Sonra, daha yenice emekleyen kardeşimi salıncağa yatırırlar, salıncağın çekme ipini benim elime tutuşturup giderlerdi.

Benim balam yatıyor
Kızıl güle batıyor.
Kızıl gülün dikeni
Ayağına batıyor .

Eee, eee,eee, e... huu, huu, huuu hu...

Bizler birbirimizin izine basarak büyüyorduk, ama sonraki günlerde, evimizdeki o sımsıcak, mutlu yaşantımıza ne olduğunu hiç anlaymadık. Her şey aniden tersine döndü. Artık sabah erkenden saçımızı sıvazlayarak uyandıran mihriban eller yerine, bizi birbirinden beter, soğuk, kahırlı sesler uyandırıp okula gönderiyordu. Büyüklerin manasız bakışlarından bir şeyler hissedeceğimiz, annem ile babam arasındaki soğukluğa, acı sözlere şahit olacağımız, hiçbirimizin aklının ucundan dahi geçmezdi. Artık onların döşekleri ayrı odalara seriliyordu, biz de kâh babamın, kâh annemin yanında yatıyor, onların yüreğini avlamaya çalışıyorduk. Önceki gibi aynı yatakta yatıp aynı sofranın başına geçmeyi ölümüne arzuluyorduk. Her gün okuldan, o sımsıcak, şirin evimizin başköşesine çekilip oturan annemizi; dirseğini yastığa dayayıp yatan babamızı görmeyi özleyerek eve gelirdik. Ah! Keşke bu gün öyle olsa diye içimizden dualar ederdik...

…O gün, okuldan geldiğimde, ev darmadağınıktı. Evin ortasında, her zaman kilitli duran ve irice anahtarı, daima annemin saçbağında asılı olan agaç sandık vardı ve kapağı da açıktı. “Acaba eve hırsız mı girdi?” diye düşündüm. Aklıma gelen ilk düşünce bu oldu. Hemen sağa sola bakıp bağırdım:

“Babaaaa! Nerdesin? Annecaaaan, çabuk gel...”

Hiçbir ses yoktu. Dışarı çıkıp yüzümü çardağın direğine dayayıp çaresizce oturdum. Bir süre sonra küçük kardeşimle birlikte, ağır adımlarla babam geldi. Beni görünce, babamın yüzü renkten renge girdi, kızarıp bozardı. Bense onu görür görmez ağlamaya başladım. Babamın üzüntü içinde ve kederli bir sesle:

“Ağlama kızım... Gelir... Sizi bırakamaz... Sizden vazgeçemez... Dayanamaz... Gelmezse ben gidip getiririm... Ağlama, sen artık kocaman kız oldun ya!” dediğinde neler olup bittiğini düşünmeye başladım.

Gelir mi?`der gibi babamın yüzüne baktım. Babam ise:

“Hadi benim büyük kızım, şimdi evi toparlayalım... Bu dağınık eşyaları toparlarsak, kardeşlerin geldiğinde, bu korku onların yüreğinden uzaklaşır hiç olmazsa...”dedi.

Ben sessizce babamın arkasına düştüm. Önce içi boşaltılan agaç sandığın kapağını kapatıp, kulpunu taktım ve kilitledim. Evde, dört yana dağılmış eşyaları yerlerine koyup ‘evin annesi’ olmak için ilk adımımı attım. Becerebiliyordum, yemek pişirdim. Kardeşlerimin gelmesini bekleyip onların anasızlığı ne şekilde kabulleneceklerini görmek için acele ettim. Kardeşlerim bu durumu farkededince, kimi sessiz sedasız diğerine ne olduğunu sordu, kimi sessizce cevap verdi, kimi de uğrun uğrun ağladı. Herbirimizin yüreğindeki derdi, dağ gibi büyüten annemiz ise bize: “annesiz esirler” damgasını vurup uzaklara; sevdiği adamın ardından gitmişti. Gitti... Dönülmez bir yola yüz çevirip bizim herbirimizin alnına, ta ömrümüzün sonuna silinmeyecek “kara bir leke” çalıp gitti. Bizi hem “annesiz esir” hem de öksüz koyup herbirimizi, daha çocukluğumuzu yaşayamadan “büyütüp!” gitti...
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN