YIL: 4  /  SAYI: 38  /  Şubat - 2010
Avrasya Yazarlar Birliği tarafından yayımlanmaktadır.

 

Zincirli Yolculuk
Turhan RASİEV
Tercüme: İslam Beytullah Erdi


Nasrettin Hoca, Edirne yakınlarında öteden beri yapılagelen yağlı güreşleri bu yıl da kaçırmadı. Tribünlerin resmi kişilere mahsus bölümüne kurulup seyre daldı.

Üçüncü gün, kendini güreşlere iyice kaptırdığı bir sırada, Hoca’nın yanına postacı üniforması giyinmiş kibar bir genç sokuldu ve koluna nezaketle dokunarak:

-Sayın Hoca, dedi, yerde gökte sizi arıyordum! Size bir telgraf getirdim. Balkanlar’da Gülmece ve Yermece Sorunları konulu bir sempozyuma katılmak üzere sizi acele Bulgaristan’a çağırıyorlar…

Gözlerini bir türlü yarışlardan ayıramayan Nasrettin Hoca, postacıya adeta çıkıştı:

-Beni rahatıma bırak delikanlı, dedi. Sahte telgraflarla beni bu güzelim güreşlerden ayıramazsın!..

-Telgraf sahte değil; Hoca Efendi, gerçek. Yemin ederim ki, sahici bir haber. İşte bakın, Gabrovo Gülmece ve Yermece Evi’nden yollanmış bir de davetiye var. Deliormanlı bir göçmen vatandaşın yardımıyla metni Türkçeye de çevirdik; hatta Edirne Bulgar Konsolosu’nun imzası bile var…

Nasrettin Hoca kuşağından çıkardığı gözlüğünü takarak telgrafa şöyle bir göz attıktan sonra hemen delikanlının avcuna danadili kadar bir kayme sıkıştırdı. Postacı kaymeyi yalabık çenesine sürdükten sonra hemen oracıktan sıvıştı.

Gözünü gittikçe kızışan güreşlerden ayırmıyorsa da Hoca’nın aklı çatallanmıştı. Avcundaki davetiye bir kere zihnine saplanmıştı.

Başpehlivanlığı kimin kazanacağı artık geri planda kalmıştı. Bir bahaneyle yerinden kalkıp dışarı çıktı, güreş meraklılarının naraları arkalarda kaldı. Doğruca eski ahbabı Kara Mustafa’nın kahvesine gitti. Zaten güreş günlerinde hep onda kalıyordu. Telgrafı ona da kapıdan savurarak gösterdi. Davetiyeyle telgrafı masaya sürerek Kara Mustafa’ya döndü:

-Sen söyle bakayım, bu durumda ben ne yapmalıyım? Kara Mustafa mektupları masadan alarak evirip çevirdikten sonra kestirip attı:

-Gitmelisin Hocacığım, dedi, böyle bir davet geri çevrilmez. Böyle bir fırsat varken Gabrovo’ya gitmemek yazık olur!

-Öyle; ama benim param yok, Kara Mustafa! Sonra görüyorsun ki üstüm başım böyle bir geziye hiç uygun değil…

Kara Mustafa kısa kesti:

-Sen bu geziye razıysan, gerisini düşünme. Bütün masraf bize ait!..

Nasrettin Hoca sakalını sıvazlayarak iskemleye çöktü. Derken kahvede Kara Mustafa’nın gür sesi çalkalandı:

-Ey cemaat, bir dakika, lütfen! Muhterem Hocamıza Bulgaristan’dan bir davetiye geldi. Gabrovo’da yapılacak bir gülmece sempozyumun çağrılıyor; ancak her yaşlımız gibi, onun da bu yolculuğa yetecek parası yok. Bulgar komşularımızın karşısında sevgili Hocamızın sıkıntı çekmesine izin verir miyiz?

Kahvenin daimi ziyaretçileri bir ağızdan karşılık verdiler:

-Asla!

-Öyleyse Hocamızı Bulgaristan’a gönderecek özel bir Organizasyon Komitesi kuralım!

Kara Mustafa’nın bu önerisi oy birliğiyle kabul edildi. Garsonların en genci davetiyeyi kavradı, fotokopisini çektirmeye koştu. Bir başkası mahallenin en ünlü terzisini, şapkacısını ve kunduracısını çağırdı. Özene bezene Hoca’nın boy, baş ve ayak ölçülerini alıp hemen işe koyuldular. Potur, kavuk ve papuçlar hazırlanadursun, öte yandan Organizasyon Komitesi üyeleri, ellerinde davetiyenin fotokopileri olduğu halde Edirne içine dağıldılar. Hoca’nın Bulgaristan gezisini üstlenecek bir sponsor aramaya başladılar. Kara Mustafa ise vize için Hoca ile birlikte Bulgar Konsolosluğu’na gitti. Üç gün ve üç gece harıl harıl sürdürülen bir ön çalışmadan sonra Nasrettin Hoca geziye hazırlanmıştı.

Dördüncü gün herkes erkenden Kara Mustafa’nın kahvesi önünde toplanmıştı. Bir ağaca bağlı olan eşek de uslu uslu sırasını bekliyordu. Semeri, çulu ve yuları yepyeniydi. Bir kenarda da ağzına kadar dolu bir heybe vardı.

Organizasyon Komitesi üyeleri Hoca’nın etrafını sarmış, ona boyuna öğüt veriyorlardı. Sınırı geçer geçmez gözünü dört açmalıymış, hele eşeği hiç boşlamamalıymış, boşlarsa hayvan anında köfteye dönüşerek önüne sürülebilirmiş; yatıp kalkarken heybesini hep yanı başında bulundurmalıymış… falan filan. Bu öğütlerin her biri için Hoca başını eğerek teşekkür ediyordu. Sabah kahvesini de bu durumda ayakta içtikten sonra Hoca çevresini kuşatmış olanlara seslenmeden edemedi:

-Ey cemaat, vakit geldi, beni uzun yol bekliyor. Gösterdiğiniz yardım için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Üç hafta sonra burada, inşallah, yine buluşuruz. O zaman Bulgaristan’da gördüklerimi sizlere bol bol anlatırım…

Sonra eşeğine giderek semerini yerleştirdi. Uzun kulaklı aracına bineceği sırada Kara Mustafa yanına sokularak bir kez daha sordu:

-Aman Hoca, acaba bir şeyler unutmadın mı?..

Bunun üzerine Hoca birden belinledi. Bir şeyler hatırlarmışçasına elini alnına öyle çırptı, az kalsın kavuğu yere yuvarlanıyordu.

-Eyvah, dedi, eşeğime uzun bir zincir alacaktım! Zincirsiz onu orada nasıl bağlayıp otlatabilirim!...

Birkaç erkek hemen ortaya atıldı:

-Sen merak etme. Hoca, şu karşıdaki demirciden hemen bir zincir alırız.

-Sağolun, çok memnun oldum; ancak kendi eşeğimin zincirini kendim seçmek istiyorum. Siz onun huyunu bilmezsiniz de…

Ve Nasrettin Hoca karşıdaki demirci dükkânına daldı. Dükkâncı güzel ve sağlam bir zincir seçip onu Hoca’ya bedava verdi.

Aynı zamanda, kaşla göz arasında, Hoca’nın avcuna kendi vizit kartını da sıkıştırdı: “Eğer Bulgaristan’da bu zinciri nerden aldığını soran olursa, lütfen bu adresi gösteriver.” dedi.

Nasrettin Hoca bir elinde zincir, diğer elinde vizit kartı olduğu halde demirci dükkânından çıktı. Zinciri heybeye yerleştirip eşeğine atladı. Hayvan ağır yükün altında ilk adımlarını atmada biraz zorlansa da sonra kendini toparladı ve tırsa kalkarak uğurlayıcılardan uzaklaştı.
...

 »»  Devamı Kardeş Kalemler 38. sayıda...

 

DERGİDEN