HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
Könül Şükrova. 2
Yıldıray Çavdar 3
İhsan Kurt 4
TANER GÜÇLÜTÜRK 5
Emrah Yılmaz 6
Vahide Fidan Doğan 7
3 Ekim: Aynı Göğün Altında, Aynı Ufka Doğru
Bazı tarihler vardır; takvimde bir gün olmaktan çıkar, hafızanın kapısını aralar. Geçmiş ile bugün arasında görünmeyen bir köprü kurar, insanı nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü düşünmeye davet eder.
3 Ekim, Türk dünyası için böyle bir tarihtir.
Bir anlaşmanın imzalandığı gün olmanın ötesinde, aynı tarihî kökten beslenen halkların çağın şartları içinde yeniden birbirine yaklaşma iradesinin sembolüdür. 3 Ekim 2009'da imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile başlayan kurumsal süreç, bugün Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında farklı alanlarda devam eden geniş bir iş birliği anlayışına dönüşmüştür.
Fakat bir milletler topluluğunu yalnızca anlaşmalar, toplantılar ve kurumlar meydana getirmez. Devletler arasında imzalanan metinler önemli olsa da asıl kalıcı bağ, insanların birbirlerini tanımasıyla kurulur. Bir şairin başka bir ülkedeki kardeşinin şiirini okuması, bir romancının başka bir coğrafyadaki okuyucuya ulaşması, bir öğrencinin kendi tarihinin başka bir Türk topluluğunda nasıl yaşadığını öğrenmesi, bir türkünün sınırları aşarak başka bir gönülde yankılanmasıdır asıl birlik.
Çünkü milletlerin en uzun ömürlü sınırları haritalarda değil, hafızalarda çizilir.
Hafızanın coğrafyası
Türk dünyasının coğrafyasına yalnızca haritalarla bakarsak birbirinden uzak şehirler, ülkeler ve bölgeler görürüz. Oysa hafızanın penceresinden baktığımızda farklı bir manzara çıkar karşımıza.
Anadolu'dan Türkistan'a, Azerbaycan'dan Kazak bozkırlarına, Kırgızistan dağlarından Özbekistan'ın kadim şehirlerine, Tataristan'dan Sibirya'ya, Balkanlardan Doğu Türkistan'a uzanan geniş bir kültür coğrafyasında birbirine dokunan izler buluruz.
Bazen bir kelimede, bazen bir masalda, bazen bir atasözünde, bazen bir destanın mısrasında…
Dede Korkut'un sesi yüzyılları aşarak bugüne gelir. Manas'ın anlatısı bozkırların hafızasını taşır. Nevruz, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde kutlansa da baharın ve yeniden doğuşun ortak sevincini taşır. Köroğlu'nun sesi Anadolu'dan Kafkaslara, Orta Asya'ya kadar farklı anlatılarda yaşamaya devam eder.
Bütün bunlar bize şunu gösterir:
Ortaklık, yalnızca aynı dili konuşmak değildir; aynı hatıraların farklı biçimlerde yaşamaya devam etmesidir.
Türk dünyasını birbirine bağlayan esas güçlerden biri de işte bu ortak hafızadır.
Fakat hafıza, kendi hâline bırakıldığında zamanla silikleşebilir. Onu canlı tutmak gerekir. Bunun yolu ise yalnızca geçmişi anlatmak değil, geçmişten hareketle yeni eserler, yeni fikirler ve yeni kültürel bağlar kurmaktır.
Bir kelimenin taşıdığı dünya…
Türk dünyasında dil, yalnızca bir iletişim aracı değildir. Dil, hafızanın evidir.
Bir kelimenin Anadolu'daki karşılığıyla Özbekistan'daki, Kazakistan'daki veya Azerbaycan'daki karşılığı arasında küçük farklılıklar bulunabilir. Ancak o kelimenin taşıdığı duygu, çağrışım ve tarihî derinlik çoğu zaman ortak bir köke işaret eder.
Bu yüzden Türk dünyası arasındaki ilişkilerin geleceğinde dil ve edebiyatın özel bir yeri vardır.
Bugün birbirimizi anlamanın önündeki en büyük engellerden biri, aslında birbirimizin eserlerini yeterince okuyamamamızdır.
Bir Özbek şairinin şiiri Türkiye'de daha fazla okunmalı; Türkiye'de yazılan bir roman Kazakistan'daki okuyucuya ulaşmalı; Kırgız hikâyeciliği Azerbaycan'da, Azerbaycan şiiri Kırgızistan'da daha çok tanınmalıdır.
Çünkü bir halkı tanımanın en kısa yollarından biri, onun edebiyatına girmektir.
Diplomasi bize devletleri tanıtır.
Ticaret toplumların ekonomik ilişkilerini geliştirir.
Fakat edebiyat bize insanı tanıtır.
Bir romanda bir annenin evladına duyduğu özlemi okuduğumuzda, onun hangi ülkede yaşadığını düşünmeyiz. Bir şairin vatan hasretini anlattığı mısralarda, sınırların anlamı azalır. Çünkü acı, sevinç, aşk, ayrılık, umut ve özlem insanlığın ortak dilidir.
İşte edebiyatın Türk dünyası için taşıdığı büyük güç burada ortaya çıkar.
Edebiyatın açtığı kapı
Türk dünyası edebiyatlarının birbirini tanıması, yalnızca kültürel bir alışveriş değildir. Aynı zamanda ortak bir geleceğin düşünsel zeminini hazırlamaktır.
Bir yazar başka bir Türk ülkesine gittiğinde yalnızca bir edebiyat toplantısına katılmaz. Orada başka bir hayatı, başka bir şehir kültürünü, başka bir tarih yorumunu ve aynı kökten gelen farklı bir yaşam biçimini tanır.
Bir kitabın başka bir Türk lehçesine çevrilmesi de bundan çok daha fazlasıdır.
Çünkü çeviri, bir kelimeyi başka bir dile aktarmaktan ibaret değildir. Çeviri, bir ruhun başka bir ruha ulaşmasıdır.
Bu nedenle Türk dünyasında çeviri faaliyetlerinin artırılması, ortak edebiyat hafızasının oluşması bakımından hayati önemdedir.
Yayınevlerine, dergilere, yazarlara ve çevirmenlere burada büyük görevler düşmektedir. Genç kuşakların Türk dünyasının edebiyatını yalnızca antolojilerden değil, yaşayan yazarların eserlerinden tanıması gerekir.
Kardeş Kalemlerin yıllardır üstlenmeye çalıştığı misyon da tam olarak bu noktada anlam kazanıyor: kalemleri birbirine yaklaştırmak, birbirinden uzak görünen coğrafyaları edebiyatın ortak diliyle buluşturmak.
Çünkü bazen bir derginin sayfaları, bir haritadan daha geniş bir coğrafya taşır.
Ortaklık duygudan projeye dönüşmeli
Türk dünyasında ortaklık fikri güçlü bir duyguya sahiptir. Fakat duygu tek başına yeterli değildir.
Duyguyu bilgiye, bilgiyi projeye, projeyi kalıcı kurumlara dönüştürmek gerekir.
Bugün Türk dünyasının önünde bunun için önemli imkânlar vardır. Üniversiteler arasında ortak araştırmalar yapılabilir. Genç yazarlar için ortak atölyeler kurulabilir. Ortak edebiyat ödülleri ve çeviri programları geliştirilebilir. Dijital kütüphaneler oluşturulabilir. Türk dünyasının farklı bölgelerinde yaşayan yazarların eserleri birbirlerinin dillerine daha hızlı aktarılabilir.
Bütün bunların yanında, gençlerin birbirleriyle tanışması sağlanmalıdır.
Çünkü geleceğin Türk dünyasını bugünün gençleri kuracaktır.
Onlara yalnızca ortak bir geçmiş anlatmak yetmez. Onlara ortak bir gelecek tasavvuru da vermek gerekir.
Yeni neslin Türk dünyası
Bugünün gençliği, geçmiş kuşaklardan farklı bir dünyada yaşıyor.
Bir telefon ekranı, binlerce kilometrelik mesafeyi birkaç saniyeye indirebiliyor. Bir genç, Taşkent'teki bir şairle İstanbul'dan, Bakü'deki bir müzisyenle Ankara'dan, Bişkek'teki bir araştırmacıyla Bursa'dan aynı anda iletişim kurabiliyor.
Bu imkânı kültürel bir avantaja dönüştürmek elimizde.
Türk dünyasının gençleri birbirlerini yalnızca resmî toplantılarda değil; kitaplarda, filmlerde, müzikte, üniversitelerde, sosyal platformlarda ve ortak üretim alanlarında tanımalıdır.
Yeni nesil, Türk dünyasını yalnızca geçmişte yaşamış büyük isimlerden ibaret görmemeli; bugün yazan, düşünen, üreten gençleri de tanımalıdır.
Çünkü ortak gelecek, geçmişin hatırasıyla değil, bugünün üretimiyle kurulacaktır.
Aynı kökün farklı dallarıdır, Türk dünyası geniştir.
Bu genişlik bazen farklılıkları da beraberinde getirir. Lehçeler farklılaşır, gelenekler değişir, tarihî tecrübeler birbirinden ayrılır. Her coğrafyanın kendine özgü bir sesi vardır.
Ancak bir ağacın dallarının birbirinden farklı olması, aynı kökten beslenmesine engel değildir.
Tam tersine, ağacın güzelliği biraz da dallarının çeşitliliğindedir.
Türk dünyasına da böyle bakmak gerekir.
Birbirimizin farklılıklarını azaltmaya değil, anlamaya çalışmalıyız. Ortaklığımızı tek tipleşmekte değil, farklılıklarımızı koruyarak birbirimizi tamamlamakta aramalıyız.
Birlik, aynı olmak değildir. Birlik, farklılıklarla birlikte yürüyebilmektir.
Bu anlayış, Türk dünyasının geleceği açısından da önemlidir.
3 Ekim'in anlamı
Bugün 3 Ekim'e baktığımızda yalnızca 2009'da imzalanan bir anlaşmayı hatırlamıyoruz.
Daha derin bir şeyi hatırlıyoruz:
Birbirimizden haberdar olmanın, birbirimizi anlamanın ve birbirimizle birlikte üretmenin gerekliliğini…
Belki de 3 Ekim'in bize sorduğu en önemli soru şudur:
Aynı tarihin çocukları olarak gelecekte nasıl bir ortak hafıza bırakacağız?
Bu sorunun cevabı yalnızca devlet adamlarının masalarında değil, yazarların kalemlerinde de verilecektir.
Bir şairin yazdığı bir mısra, bir romancının anlattığı bir hikâye, bir akademisyenin yaptığı araştırma, bir öğretmenin öğrencisine anlattığı bir tarih, bir çevirmenin başka bir coğrafyaya taşıdığı kitap; geleceğin ortak hafızasına bırakılmış birer tuğladır.
Bu nedenle Türk dünyasının geleceğini konuşurken kültür ve edebiyatı hiçbir zaman tali bir alan olarak görmemeliyiz.
Ekonomik yollar nasıl şehirleri birbirine bağlıyorsa, kültür yolları da gönülleri birbirine bağlar.
Ve bazen bir kültür yolu, binlerce kilometrelik bir kara yolundan daha uzun ömürlüdür.
Gökyüzümüz bir, ufkumuz ortak
Türk dünyasının bugün ihtiyacı olan şey, geçmişin büyüklüğüyle övünmekten çok, geleceğin büyüklüğünü birlikte inşa etmektir.
Geçmişimiz bize güç verebilir; fakat geleceğimizi geçmiş tek başına kuramaz.
Gelecek; bugün yazdığımız kitaplarla, yetiştirdiğimiz gençlerle, kurduğumuz üniversitelerle, yaptığımız çevirilerle, geliştirdiğimiz bilimsel çalışmalarla ve birbirimize uzattığımız ellerle kurulacaktır.
Bu yüzden 3 Ekim'i yalnızca bir kutlama günü olarak değil, bir hatırlama ve yeniden düşünme günü olarak görmek gerekir.
Nereden geldiğimizi hatırlamak…
Birbirimizden ne kadar uzaklaştığımızı görmek…
Ve yeniden birbirimize yaklaşmak için hangi köprüleri kurmamız gerektiğini düşünmek…
Belki de asıl mesele budur.
Çünkü tarih bize aynı kökten geldiğimizi söylüyor.
Coğrafya, geniş bir alana yayıldığımızı gösteriyor.
Dil, birbirimizi hâlâ anlayabileceğimizi fısıldıyor.
Edebiyat ise bütün bunların ötesinde bize şunu hatırlatıyor:
İnsan, kendisine benzeyeni tanıdıkça değil; kendisinden uzakta gördüğü kardeşinin sesini duydukça zenginleşir.
3 Ekim, işte bu sesi yeniden duymak için güzel bir vesiledir.
Aynı göğün altında yaşayan, farklı şehirlerde farklı hayatlar süren; fakat aynı tarihî hafızanın, aynı kültürel kökün ve aynı büyük coğrafyanın izlerini taşıyan insanların birbirine yeniden seslenme günüdür.
Dileğimiz odur ki bu ses, yalnızca bugün değil, gelecek nesiller boyunca yankılansın.
Daha çok kitapta…
Daha çok şiirde…
Daha çok çeviride…
Daha çok gençlik buluşmasında…
Daha çok bilimsel çalışmada…
Daha çok dostlukta…
Ve en önemlisi, insandan insana uzanan gönül köprülerinde…
Çünkü Türk dünyasının gerçek geleceği, yalnızca haritaların üzerinde değil, insanların gönlünde kurulacaktır.