HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Coşkun Haliloğlu 4
Kardeş Kalemler 5
Ahmet Kartal 6
MARİYA LEONTİÇ 7
Nazan Ekinci: Kardeş Kalemler okuyucuları için kendinizden bahseder misiniz?
Fikret Türkmen: 4 Temmuz 1945 yılında Yozgat-Boğazlıyan ilçesine bağlı Abdilli Köyü’nde doğdum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Boğazlıyan’da okudum. Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nden sonra Kara Harp Okulu’na geçtim.
1963 yılında 20-21 Mayıs olayları -Talat Aydemir’in darbe teşebbüsü- dolayısıyla bizlerin, 1459 Harbiyeli öğrencinin, okulla ilişiğimiz kesildi. Aynı yıl Erzurum Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdim. 1967 yılında mezun olunca, Konya Erkek Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandım.
1968 yılında, Atatürk Üniversitesi’nin açmış olduğu asistanlık sınavını kazandım ve mezun olduğum bölüme “Halk Edebiyatı Asistanı” olarak atandım. Aynı yılın Kasım ayında doktora yapmak üzere, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’ne Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın yanına gönderildim. 1972 yılında “Âşık Garip Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma” konulu doktoramı tamamladım ve Erzurum’a döndüm. Atatürk Üniversitesi’nde bir süre çalıştıktan sonra 1974 yılında Paris’e Sorbonne Üniversitesi’ne Prof. Dr. Pertev Naili Boratav’ın yanına gittim. 1976 yılı sonuna kadar Sorbonne Üniversitesi’nde Alexandre Beningsen, Jean Paul Roux, Louis Bazin ve Pertev Bey’in ders, seminer ve konferanslarına katıldım. Özellikle Folklor Teori ve Metodolojisi bakımından çok faydalandım. Bu arada Bibliothèque Nationale’deki Türkçe ve Türkoloji ile ilgili eserleri görme ve inceleme fırsatı buldum.
1976 yılı sonunda görevime döndüm, 1978 yılına kadar Atatürk Üniversitesi’nde çalıştım ve Erzurum çevresinde folklorik derlemeler yaptım.
1978 yılı başında (3 Şubat 1978), Erzurum’dan hocam olan Prof. Dr. Selahattin Olcay yeni kurulan Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi (şimdiki Edebiyat Fakültesi), Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı’na atanmıştı. Hocamızın daveti üzerine, Eski Türk Edebiyatı Doçenti olarak merhum Harun Tolasa, Halk Edebiyatı alanına da ben, naklen Ege Üniversitesi’ne geldik.
Ege Üniversitesi’nde 1980’de doçent, 1986’da profesör oldum.
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün yanı sıra 1992 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nü kurdum ve ilk müdürü olarak atandım. 2012 yılında emekli oluncaya kadar bu enstitünün müdürlüğünü yürüttüm.
N. E. : Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucusu olarak kuruluş sürecinden bahseder misiniz?
F. T. : Sovyetler Birliği’nin dağılması, özellikle bizim çalışma alanımız için yeni ufuklar açmıştı. 1990’lı yıllara kadar “Demir Perde” olarak adlandırılan ülkelerle ilişki kurmak oldukça güçtü. Hele Türkoloji alanında çalışmak imkânsız denilecek düzeyde idi. Sovyetler Birliği döneminde, 1984’te Moskova İlimler Akademisi’nin daveti ile bir aylık süre için bu ülkeye gitmiştim. O zamanlarda Sovyetler Birliği’nde gidilmek istenen her şehir için özel vize almak gerekiyordu. Ben de şimdiki beş Türk Cumhuriyeti’nin başkentleri için vize istemiştim. Soyadımdan dolayı bana Türkmenistan’ın başkenti Aşgabat’a vize vermemişlerdi.
Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü kanunu çıkınca en önemli sorunumuz bina sorunu olmuştu. Öncelikle geniş çalışma imkânı sağlayacak bir mekâna ihtiyaç vardı. Merhum Bülent Ecevit’in başbakan olduğu dönemde, Ankara’da görüşüp, o zamana göre yetmiş beş milyar liralık bir tahsisat aldım ve şu anki binayı bu para ile yaptırdım. Bu arada yabancılara Türkçe öğretmek üzere “Türkçe Öğretim Merkezi” (Ege Tömer) adıyla bir de merkez kurdum, daha sonra bu merkez enstitüye bağlandı.
Enstitü’deki Anabilim Dalları hem araştırma yapıyor hem de lisansüstü eğitimle, başta Türk dünyasındaki çeşitli ülkelerden gelen öğrenciler olmak üzere, hizmet vermeye devam etmektedir.
N. E. : 1997 yılında başlayan 2008 yılına kadar devam eden, “Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi ”nin yürütücüsü olarak neler söylemek istesiniz?
F. T. : 1997 yılında Türk dünyası destanlarının Türkiye Türkçesine aktarılarak yayımlanması, ortak kültürel mirasımız için bir çıkış noktası olabilir diye düşündüm ve geniş kapsamlı bir proje hazırladım. Bu proje DPT tarafından desteklendi. Projede düşünülen cilt sayısı 140 idi. Ancak işin içine girince bazı destanların daha kısa, bazılarının daha büyük bir destanın parçası olduğunu fark ettik. Bu küçük destanları başka destanlarla birleştirerek yayınladık. Şu ana kadar yayımlanan destan ciltlerinin sayısı 66’yı buldu. Ancak Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan’daki destanlar tamamlanamadı. 15-20 ciltlik bir grup destan da bürokratik engellere takıldı. Ancak daha sonra bu destanlardan bazıları proje dışındaki yayınlarda Türkiye Türkçesine aktartıldı. Özellikle Oğuz grubu destanlarının ayrı bir proje ile ele alınması ve yayımlanmasının faydalı olacağını düşünüyorum.
N. E. : Türk dünyası destanları arasındaki farklı ve ortak motifler nelerdir?
F. T. : Türk dünyası kavramı oldukça geniş bir coğrafyayı ifade etmektedir. Bu coğrafyada teşekkül eden destanlar çevrenin etkisiyle kısmen farklılaşmışlardır. Ancak bu farklılıkların coğrafi çevreyle ilgili olduğu hemen anlaşılmaktadır. Bir de sosyal gelişmenin destanlar üzerindeki etkileri bu farklılıkları yaratmaktadır; mesela, geleneksel gelişme epik destanı, epiko romanesk hale getirmekte, kahramanlık konuları bu gelişmeye paralel olarak aşk ve romantizm ile birleştirilmektedir. Ayrıca epik tür değişerek masal, halk hikâyesi, efsane ve menkıbe gibi farklı türlere dönüşebilmektedir. Mesela, Dede Korkut Hikâyeleri büyük Oğuz destanının değişerek hikâyeleşmiş, daha sonra da âşıklar tarafından çekirdek konu olarak yeniden işlenmiştir. Dede Korkut’taki Bamsı Beyrek boyu böyle bir değişimin tipik örneğidir. Âşıklar arasında “Bey Böyrek ve Akkavak Kızı” adıyla hikâyeye dönüşmüştür. Bu farklılıklar yanında gerek konu, gerek konuyu işleyiş şekli, gerekse dünyayı algılama yönünden inanılmayacak boyutta benzerlikler barındırmaktadır.
Yine Dede Korkut’tan misal verecek olursak, Bamsı Beyrek hikâyesinin adı ve konusu Özbekler arasında Alp Bamsı > Alpamış, Çuvaşlar arasında Alpamşa olmuştur. Ayrıca evrenin algılanması da hemen hemen aynıdır. Mesela, bütün Türk dünyasında, hatta Türk kültür coğrafyasında, Ay ve Güneş algısı aynı olmuştur. Ay erkek, güneş ise dişi olarak düşünülmüş ve algılanmıştır. Bu yüzden Anadolu’da Ay’ın, Aydede olarak isimlendirilmesi bu algının sonucudur. Tarih boyunca Anadolu ile hiç teması olmayan Tuva, Hakas ve Saha Yeri (Yakut) Türklerinde tabiatla ilgili motifler aynıdır. Ata kültü de aynı şekilde destanlara yansımıştır.
Diğer benzerlikler içinde “kadın” algısının özel bir yeri vardır. Destanlarımızdaki kadın algısı tamamen “Alp” tipine uygundur. Etik ve estetik özellikler daha geri planda düşünülmüştür. Evlenilecek kızda aranan özellikler yiğitlik ve fiziki güçle ilgilidir.
N. E. : Çalışmalarınız çoğunlukla Türk Halk Hikâyeleri ve Türk destanları üzerinde yoğunlaşmıştır, özellikle Türk destanlarının önemini nasıl değerlendirirsiniz?
F. T. : Destanlar tarihleri eski olan, epik dönemi yaşamış milletlerin yaratabildikleri türlerdir. Bu yüzden dünyada destanı olan millet sayısı azdır. Destanlar bir çekirdek olayla başlar. Bu olay toplumu derinden sarsar, halk şairleri bu olayı anlatan şiirler terennüm ederler. Aradan uzun bir süre geçer ve o çekirdek olay unutulmaya ve toplum hafızasında hayal gücü ile zenginleşmeye başlar. Bu yeni şekli de halk şairlerinin şiirlerinde genişleyerek yayılır. En sonunda bir büyük şair çıkar, bu şiirleri derleyip toplar ve kronolojik sıraya sokarak yeniden işler, böylece milli destan oluşur.
Bir milletin klasik milli kültürünü ya da ortak milli kültürünü yaratabilmesi için destanlara ihtiyacı vardır. Destanlar aynı zamanda dilin ve milli kültürün taşıyıcısıdır. Destanlardaki kelime hazinesi, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, dünyaya bakışı, kabiliyetleri ancak kuvvetli bir geçmiş bilinci ile oluşur.
Bugün kullandığımız Türkçe kelimeler, semantik yönden incelendiğinde, destanlar birinci derece kaynak işlevi görürüler. Destanda geçen bir kelime bile ortak kültürümüzün en önemli bağı olabilir. Mesela, “börü” kelimesi kurt demektir. Bütün Türk boylarında da kullanılmaktadır. Bu kelime Türkiye Türkçesinde “börü” olarak kullanılmamaktadır. Ancak “börtü böcek” şeklinde, küçük kurtçuk anlamında yaşamaya devam etmektedir. Buna benzer yüzlerce kelime, deyim, inanç, töre gibi ortak milli kültürümüzün harçlarının destanlarda yaşadığını görürüz.
Destanlar somut olmayan kültürün ambarlarıdır. Sadece kelime hazinesini korumak ve aktarmakla kalmazlar, her yörenin sanatçılarının ilham kaynağı da olurlar. Batı kültürü ve sanatının temellerinde eski Yunan ve Roma destanlarının verdiği ilham bulunmaktadır. Biz de bütün Türk dünyasının ortak kültürünü yaratmak istiyorsak, destanlarımızı değerlendirmeliyiz. Çocuklarımıza ve gelecek kuşaklara “rol model” olacak ideal insan tipini destanlarımızın yardımıyla yaratabiliriz. Biz de ortaokul çocukları için hazırlattığımız 32 ciltlik bir “Destan Romanlar” serisinde, destanlarımızın her birini çocuk romanı için güncelleyip bu ideal için yayınladık.
N. E. : Türk Dünyası Destanlarının Türkiye Türkçesine aktarılması ve yayımlanması kültürümüz için ne anlam ifade etmektedir?
F. T. : Destanlarımızın Türk kültür coğrafyasındaki yayılması şu şekilde olmaktadır: Bazı destanlarımız Türk boylarının yaşadığı hemen hemen bütün coğrafyaya yayılmış ve ortak değerimiz haline gelmiştir. Oğuz Kağan Destanı, Köroğlu ve kolları gibi… İsimlerindeki küçük farklılıklar dışında bu destanlar çok önemli birer kültürel kaynaklar olarak değerlendirilmektedir.
İkinci gruptaki destanlar ise sadece birkaç boyda yayılma fırsatı bulmuş destanlardır. Üçüncü grupta ise sadece tek bir boyda teşekkül etmiş ve başka boy arasında yayılmamış destanlardır. Bizim amacımız bu destanları yayımlayarak bir ortak lehçede destan külliyatı oluşturmaktı. Böylece diğer boylar, kendi boylarına ait destanların yanında, olmayan diğer destanları kendi lehçelerine aktararak bu ortak kültüre katılmalarını sağlamaktır. “Kardeş Kalemler” dergisinin ismi ve amacı da bizimle ortaktır. Yani ortak milli kültüre hizmet etmektir.
Bu konu açılmışken bir hatıramı anlatmak istiyorum. Türkmenistan cumhurbaşkanı Türkmenbaşı sağ idi. Merhum Süleyman Demirel’in başkanlığında, içinde benim de bulunduğum, büyük bir heyetle resmi ziyaret için Türkmenistan’a gitmiştik. Görüşmeler sonunda, akşam resepsiyonu sırasında cumhurbaşkanları protokol konuşmalarını yaptılar. Türkmenbaşı konuşmasında şöyle bir cümle kurmuştu “…Hepimiz aynı atanın çocuklarıyız. Buradaki her şey petrol, doğal gaz, pamuk vs. sizinle ortak mirasımızdır. Gelin mirasınıza sahip çıkın.” Bu cümle hepimizi çok etkilemişti. Türkmenbaşı’nın bu sözlerini somut olmayan kültürel mirasımıza da genişletebiliriz.
TRT Avaz kanalında bir yıl boyunca yayımlanan “Ortak Miras” programı, daha sonra aynı adla prestij kitap olarak yayınlanmıştı. Oradaki her bir makale ortak kültürümüzün ne kadar zengin ve canlı olduğunu göstermektedir.
Son olarak bu destan metinlerinin hem özgün metin hem de Türkiye Türkçesi’ne aktarılmış metninin verilmiş olması, akademik çalışmalar için de bulunmaz değerdedir.
N. E. : Proje çalışmalarınız sırasında sizi etkileyen anınız var mı? Sizi en çok hangi destan etkiledi, neden?
F. T. :O kadar çok hatıram oldu ki, seçmekte güçlük çekiyorum. Bunlardan Kırgızların meşhur Kocacaş destanı ile ilgili anımı anlatayım. İzmir’de Kırgızlar ve Kırgız kültürüyle ilgili bir etkinlik düzenlenmişti. Kırgızistan’ın Ankara büyükelçisi meşhur bir rejisör olan Tölömüş Bey de bu etkinliğe katılmış ve kendisinin rejisini yaptığı Kocacaş filmi Fransız Kültür Merkezi salonunda akşam gösterilmişti. Konu tamamen çevre ile ilgiliydi. Kocacaş’ın kelime anlamı “Koca Genç” demekti. Filmde dünyada son kalan dağ keçisini avlamak üzere olan avcı Kocacaş ile dile gelen keçinin konuşmaları veriliyordu. Keçi; “Beni öldürme, ben ölürsem keçi nesli son bulacak, o zaman senin oban da aç kalacak” der ama avcı onu dinlemeyip keçiyi öldürür. Gerçekten bir süre sonra avcının obasında açlık başlar ve oba Kocacaş’ı suçlayıp onu sürgün eder. Kocacaş ve oğlu ormanda yaşamaya başlarlar. Bir gün Kocacaş, çalılıkların arasında bir hayvan görüp onu öldürür. Yanına gidince hayvan zannedip öldürdüğü şeyin oğlu olduğunu görür. Tam o sırada avladığı son keçinin hayali ortaya çıkar ve “ben sana senin soyunun da tükeneceğini söylemiştim” deyip ortadan kaybolur. Bu destandaki çevre bilinci, Türk boylarındaki doğa sevgisi göstermektedir. Tölömüş Bey’le uzun uzun konuşarak kendi yorumlarını da dinlemiştim.
N. E. : Akademik hayatınız boyunca bilimsel çalışmalarınızın yanı sıra, 25000’den fazla kitap topladınız ve bu kitapları Ege Üniversitesi’ne bağışladınız. 1 Kasım 2018 tarihinde “Prof. Dr. Fikret Türkmen İhtisas Kütüphanesi” adıyla açılışı yapılan kütüphane hakkında neler söylemek istersiniz?
F. T. : Öğrencilik yıllarımdan beri kitap merakım vardı. O zamanki kısıtlı imkânlarımla harçlığımın bir kısmıyla devamlı kitap alırdım. Akademik hayatımda da bu merakım artarak devam etti. Dostlarımın gönderdiği kitaplar da bu kitaplara eklenince, kitaplarımın sayısı iyice arttı.
Türk dünyası ile ilişkilerim arttıkça o bölgelerdeki yayınları da takip etme imkânım oldu. Böylece kütüphanem gittikçe zenginleşti.
Türk boylarıyla ilgili kitaplara ulaşmak özellikle 1990’lı yıllara gelmeden önce, çok güçtü. Bu yüzden o bölgelerde basılmış başvuru kitaplarına çok fazla ihtiyaç duyulmaktaydı. Önceliği bu tür kitaplara verdim. Bugün kütüphane, Edebiyat Tarihleri, Ansiklopediler, Sözlükler, önemli külliyatlar ve periyodikler bakımından oldukça zengindir. Bu kitaplar artık “Nadir Eser” özelliği kazandı. Çünkü bu kitapların büyük bir kısmının bir daha aynı şekilde basılması mümkün olmayacaktır. Bu konuda bir hatıramı anlatmak isterim: 1984 yılındaki Sovyetler Birliği seyahatimde, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ile daha sonra gittiğim Tataristan, Türkmenistan ve Kırgızistan’dan koliler dolusu kitap taşıdım. İlk seyahatimde Moskova’da Aeroflot uçağına fazla yük ücreti olarak 560 dolar ödemiştim. Diğer seyahatlerimde de benzer durumlarla karşılaştım.
Bir başka hatıram da Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgilidir. Türkiye’nin özel davetli olduğu bu fuarda bir konferans vermem için Kültür Bakanlığı beni görevlendirmişti. Konferans sonunda hem Türkiye’den hem de dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yayınevlerinin temsilcileri bana kendi yayınlarından pek çok kitap hediye ettiler. Bu kitapları kolilere doldurup hava alanına gittim. THY yetkilisi kitapları tarttırmamı ve fazla yükün ücretini ödememi istedi. Koliler tartıya yüklenmeye başladı. Ücretin çok fazla olacağını görünce, THY’nin Frankfurt’taki müdürünü aradım ve bürosundan yanıma geldi. Kendisine “Türkiye adına konferans vermek üzere kitap fuarına geldiğimi, konferans sonunda bu kitapların hediye olarak verildiğini, Türkiye’ye gidince de kütüphaneye koyacağımı ve eğer bu kitapları götüremezsem THY bürosuna bırakacağım” söyledim. Sağ olsun müdür; “Yükleyin, hocamı üzmeyin” diyerek kitapları gönderdi. Bu ve benzeri pek çok hatırası olan kitaplarım böyle toplandı.
Bu kitapları üniversiteye vermekle, akademisyenlere ve özellikle de Türk dünyası üzerinde çalışacaklara yardımcı olmak istedim. Faydalanıldığını görmek benim için en büyük mutluluk olmaktadır.
N. E. : Teknolojik gelişmeler ve halk kültürüne akisleri nedir, bu kültürün yaşatılması ve araştırılması hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?
F. T. :Halk kültürü canlı bir kültürdür, çevreye, şartlara ve zamana uyum sağlar. Mesela âşıklar günümüzde sazlarını elektrosaza çevirdiler. Çünkü elektrosaz daha iyi ve kaliteli ses çıkarmaktadır. Diğer taraftan âşıkların doğal ortamı olan açık-dar mekânlar yavaş yavaş yerini geniş-kapalı mekânlara bırakmaktadır. Yani artık köylerde veya Anadolu kasaba ve şehirlerindeki âşık kahveleri, köylerdeki toy ve düğünler âşıkları ekonomik yönden besleyememekte, yeni şartlar âşıkları sahneye doğru itmektedir. Bugün âşıkların biyografilerine baktığımız zaman, yaptıkları plakların ve doldurdukları kasetlerin sayıları dikkati çekmektedir. Bu değişim normal olarak geleneği de etkilemekte ve yeni şartlar yeni gelenekler oluşturmaktadır.
Geçen yıl Özbekistan’da “Dünya Bahşılar Festivali” yapıldı. Türkiye’den jüri üyesi olarak beni de davet etmişlerdi. Orada, Türk dünyası halk şairlerinin sahnede anlattıkları halk hikâyeleri ve destanlar, geleneğin değişerek canlılığını devam ettirdiğini gösterdi. Zira değişimin ağırlıklı olarak şekle yönelik olduğunu, anlatımdaki motiflerin, kalıpların ve konuların ise aynı kaldığını veya çok az değiştiğine şahit oldum. Bunun yanı sıra, teknoloji başka yeni bir imkânı da sunmaktadır. O da yukarıda belirttiğim dar-açık mekânların, geniş-açık mekân haline çevrilmesidir. Bir düğmeye basarak âşığın anlattıklarını çok geniş alanlara yayma imkânı ortaya çıkmıştır.
N. E. : Hocam son olarak, eserlerinizden bahseder misiniz?
F. T. : Nazan Hanım, size çok teşekkür ederim. Sorduğunuz sorular önemli konulara temas etmeme olanak sağladı.
Eserlerime gelince, 23 kitap ve 500’e yakın bilimsel makale ve çeşitli konulardaki yazılarımı burada tek tek saymam mümkün değil, ancak gerek yurt içinde gerekse yurtdışında yayımlanan eserlerimin sadece bibliyografik listesi 25-30 sayfalık bir broşür tutuyor. Sadece benim hakkımda yazılmış kitapların isimlerini verirsem, merak eden okuyucuların bu kitaplardan çok geniş bilgi edinebileceklerini söyleyebilirim.
1. Fikret Türkmen Armağanı. İzmir: Kanyılmaz Matbaası, 2005.
2. Fikret Türkmen Kitabı. İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 2012.
3. Türkiye Türkologları ve Türk Diline Emek Verenler (1800-1950 Türkoloji’nin 150 Yılı). Ankara: Akçağ Yayınları, 2012.
4. Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı. Milli Folklor-Uluslararası Kültür Araştırmaları Dergisi, Özel Sayı, Ankara, s. 101, 2014.