Acil Servis


 01 Şubat 2015

Hastanedeki acil servis ve kan merkezinin birlikte yer aldığı bodrum katının pencereleri, duvarın tavana yakın hizasında yapılmıştı ve bu sayede odaların biraz ışık alması mümkün olabiliyordu. Pencerelerin bahçeye bakan kısmından insanların ayaktan dize kadar olan kısımları zaman zaman görülüyor, bahar gelince topraktan yeşil otların fışkırdığı fark ediliyordu. İki afacan oğlan çocuğu pencerenin önündeki  çimenlerin üzerine uzanıp, kafalarını merakla pencereye soktu, acil serviste ne yapıldığına meraklı gözlerle bakmaya başladı. Ellerini yumruk yapıp, dirseklerini pencerenin pervazına, yumruklarını da çenelerine dayadılar. İçeriyi bir süre merakla seyrettiler. İlk olarak yüzü çilli olan sarı oğlan konuştu: 

-             Adama bak, ağzı açık uyuyor. Hiç kımıldamıyor. Kolundaki boruda giden kırmızı şey kan mı?

-             Kan herhalde. Kapının üstünde kan merkezi ve acil yazıyor ya! 

-             Kolunda kan şişesi olan adamın hiç kımıldamadan yatması mı lazım? Acaba koluna iğne batırırken acımış mıdır? 

-             Herhalde acır oğlum. Bana aşı yapılırken bile nasıl acımıştı. 

-             O kanları nereden buluyorlar? Eli kesilenlerin kanlarını mı topluyorlar? 

-             Yok oğlum, o kan yetmez. Bak koca bir şişe var hortumun ucunda. Bence kasapta satılan koyunların kanlarını veriyorlardır. İneklerin kanları da olur bence. 

-             Keçi kanı takılanlar, keçiler gibi inatçı olurlar mı ki? 

-             Annem geçen gün hastaneden çıkan dayıma “Sen ameliyattan sonra huy değiştirdin.” diyordu. Ona da kan takmışlar, hem de beş şişe. Oğlum çok acayip. Öküz kanı takılanlar öküz gibi çalışkan, koyun kanı takılanlar koyun gibi uslu olurlar herhalde. Ben ameliyat olursam bana aslan kanı taksınlar. Aslan gibi güçlü olurum o zaman. Mahallede kimse beni yenemez. 

-             Oğlum, burada hayvanat bahçesi yok ki. Aslanı nereden bulacaklar. Afrika’ya gitmek lazım. Hem onu yakalarken o bizi yer bi kere. 

-             Iyyyy, ne korkunç. Bu arada, içeride beliren beyaz kıyafetli hemşireye dikkat kesildiler. Hemşire gelip hastayı hiç rahatsız etmeden serum borusunun ucundaki kan şişesini hafifçe salladı, yatan adamın nabzını saydı, tansiyonunu ölçtü, bir kağıda not aldı ve gitti. … Muğla’ya, baktığı arazi davasının avukatı olarak Ankara’dan gelmek zorunda kalmıştı Şükrü Bey. Haziran’ın sıcağında davaya girmiş, buram buram terden yapışan gömleğini, yanında taşıdığı çantasındaki yedek gömlek ile bir lokantanın lavabosunda değiştirmişti. Muğla’ya uçak yok, kara yolu ile ancak Ankara’dan akşamüstü kalkan otobüs ile gelebilmiş, sabah inmiş, mahkemede davaya katılmıştı. Şimdi terminale yakın bir kahvehanedeydi. Akşam yakındı. Dönüş otobüsü gelince hemen yola çıkacaktı. Dün gecenin uykusuzluğu, gündüz mahkemenin yorgunluğu, tepede yakan güneş… Perişan vaziyette üst üste içtiği maden suları onu hiç rahatlatmadı. Aksine midesi iyice gaz ile dolmuş, rahatsızlığı artmıştı. Yorgunluk her tarafından akıyor, “Otobüs gelse, binsem de hemen kestirmeye başlasam!” diye dua ediyordu. Kolundaki saate baktı, daha epeyi vakit vardı otobüsün kalkmasına. Oflayarak oturmaya devam etti. Arkasına kaykıldı biraz daha. Tahta sandalyede kestirmek hiç mümkün değildi. … 

-             Bu adam hiç kımıldamadan nasıl yatıyor öyle. Kolunun acısını hiç hissetmiyor mu? Ben olsam kıyameti koparırım. 

-             Ben de. Baksana hemşire geldiğinde bile sesini çıkarmıyor. 

-             Adam yoksa ölmüş mü? 

-             Oğlum öyle olsa, hemşire nabzına niye baksın? Hem öyle olsa burada ne işi var. Onu   morga götürürler. 

-             Morg ne lan? 

-             Ölüleri koydukları yer. Bak teee arkadaki küçük teneke kapı var ya, onun arkasında. Ben bir kez oradan çıkarırlarken gördüm. İçerisi buz gibiydi. 

-             Niye soğuk oluyor? 

-             Ne bileyim, ben hemşire miyim? 

-             Tabi hemşire değilsin. Hemşireler kız olur bi kere. … Hemşire yeniden geldi, kolunda kan takılı olan adamın başına. Nabız, tansiyon iyiydi. Adamın kilosu ve genel görünümü de yerinde görünüyordu. Kan şişesini yeniden eli ile biraz çalkaladı ve miktarına bakıp masasına geri döndü. … Adam kendini günlerdir hissetmediği kadar iyi hissediyor ve tatlı hayaller kuruyordu. Çiçekler içindeki bir bahçede, mis kokular arasında beyaz bir şezlonga uzanmış, elindeki soğuk limonatanın kenarına konup konmamakta tereddüt eden kelebeği seyrediyordu. Başının arkasındaki ağacın dal ve yaprakları arasından sızan güneş ışıkları bardakta renkli dalgalanmalar yapıyor, kendini ve belki kelebeği de şaşırtıyordu. Tüm eklemleri gevşemiş olarak şezlongda biraz sağa sola kımıldadı. Kelebeğin uzaklaşmasını seyretti. Kirpiklerinin arasından sızan renkli güneş huzmelerini hissederek gözlerini kapadı ve kestirmeye başladı. Rüya içinde rüya görüyordu şimdi de. … Hemşire sedyede yatan adamın yanına geldiğinde adam hala kımıldamadan yatmaya devam ediyordu. Nefes alışları daha düzenli hale gelmiş, o huzursuz hali de geçmeye başlamıştı. Geldiğinden beri bu şekilde kımıldamadan yatıyor olması önce doktoru da hemşireyi de huzursuz etmiş olsa bile şimdi geldiğine göre daha iyi durumdaydı. Dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti hatta. Rüya görüyordu herhalde. 

“-İyi ki başka bir hasta yok şu anda meşgul olacak.” diye sesli düşündü hemşire kendi kendine. Odanın sessiz olması da işine gelmiş, işini rahatça yapmasına, Şükrü bey ile ilgilenmesine imkân sağlamıştı. Cam ile ayrılmış olan kayıt masasının olduğu yerden gelen telefon sesi ile oraya yöneldi hemşire. 

-             Evet doktor bey. Şu an kolundaki kan numunesi yeterli miktara ulaştı. Daha mı gerekli? Bir kontrol edeyim. Uygunsa dediğinizi yapayım. Ancak adam hala derin uykuda. Sorularıma cevap almam imkânsız gibi görünüyor. Bu hali ile imza filan da alamam. Ne yapayım? Telefonun karşı tarafını biraz daha dinledi. Başını, onaylar gibi aşağı yukarı salladı. 

-             Peki, denerim. Olmasa kendine geldiğinde durumu anlatır ve sonra imzasını alırız. Tamam, Doktor Bey. Yanındaki teknisyenin kendine merakla bakan gözlerini görünce açıklamada bulundu. — Ameliyathaneden arıyorlar. Bu kan yetmezmiş. Daha da gerekliymiş. İkinci şişeye başlamam lazım. Artık imzasını sonra alırım. Masasının arkasındaki dolaba gitti. Yeni bir kan şişesi çıkardı. Şükrü Bey’in yanına gitti. Serumun hortumunu kolundaki iğneden çıkarıp yeni serum borusunu taktı ve işleme devam etti. Şükrü bey hala hiçbir şeyden haberi olmadan yatıyordu sedyede. … Saat on altıda hemşire Fatoş, yavaşça Şükrü Bey’in omzuna dokundu. 

-             Şükrü Bey, uyanın artık. Nasılsınız? Bir şey yemek veya içmek ister misiniz? Gözlerini yavaşça açtı Şükrü Bey. Etrafına biraz garipçe baktı. Nerede olduğunu, neden bu sedyede yattığını hatırlamaya çalıştı. Sonra sedyeden doğrulmaya çalıştı. 

-             Acele etmeyin, hemen kalkmayın, başınız  döner, düşersiniz. Şükrü Bey gülümseyerek baktı hemşireye ve etrafına. Rahatladığını, ağrıyan eklemlerinin gevşediğini hissetti. Hafif bir baş dönmesi vardı ama olsun. O da geçerdi birazdan. Hemşirenin getirdiği, üzerinde limonata ve bir dilim kek bulunan tepsiyi aldı. Teşekkür etti. Üzeridekileri tüketip tepsiyi kenardaki ilaç dolabının üstüne bıraktı. Ayaklarını sedyeden aşağı uzattı, ayakkabılarını giydi. Serum askısına asılmış halde duran ceketini ve kravatını aldı. Yerde bıraktığı çantasını da aldıktan sonra yavaşça ayağa kalktı. Hala hafif bir baş dönmesi vardı. -   Kolunuza girmemi ister misiniz Şükrü Bey? 

-             Hayır teşekkür ederim. İlginiz ve limonata için de teşekkürler... Rüyamda da limonata içmiştim. Hoşuma gitti bu ikram. 

-             Asıl biz size teşekkür ederiz. 

-             Nasıl işe yaradı mı? 

-             Tabi yaramaz mı? Hem size soramadan ikinci şişeyi de kullandık. Kızmazsanız size sormadan yaptığımız bu iş için bir de imzanızı alacaktık. 

-             Tabi veririm. Şükrü Bey imzayı attı ve hastaneden ayrıldı. Bir taksiye bindi ve yeniden otobüs terminalinin yolunu tuttu. Giderken kendi kendine konuşuyordu. 

-             İyi ki akıl ettim bunu. Tahta sandalye üstünde perişan olacaktım. Hem bana yaradı, hem o hastaya. Şöför merakla sordu müşterisine: 

-             Ne yaptın beyim? İşe yarayan ne? Şükrü Bey keyifle cevap verdi: 

-             Sıcaktan ve yorgunluktan bunalmış halde otobüs beklerken belediye hoparlöründen acil bir hasta için kan anonsu yapıldı. Benim kanım da tutuyordu. Hastaneye gittim taksi ile kan verdim. Bu arada da iki saat kestirdim sedyede.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 98. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 98. Sayı