Adaşlar


 01 Mart 2020



Borges’in hatırasına…

Yine uzun zamandan beri gördüğü aynı rüyayı doyasıya görüp her zaman olduğu gibi akşam saat 6’da uyandı. Öyle ki bu rüyayla sözleşmiş gibiydiler. Her gün saat 2’de – gündüz saat 2’de – geceymiş gibi soyunup yatağına girer, gözlerini yumar, saat 6’da ise gözlerini açıp uykudan uyanırdı. Aynı rüya, aynı hal ve bir de rüyadan sonraki aynı halet-i ruhiye, ağzındaki aynı tat… Neden böyle bir ahenge tâbi olmuştu, bilmiyordu. Gün ortasında yatıp uyuyanlara genelde garip bakardı. Şimdi ise kendisi her gün yapılması elzem bir şeymiş gibi aynı saatte o rüyayı görmek için adeta acele ediyordu. 

Rüya şöyleydi: Çocukluk çağının kısa bir zamanını geçirdiği eski mahalledeki evlerinde kendisini görürdü. Sokağa çıkan bir balkonları vardı, balkonun da önünde dar sokağın öbür tarafında iki dut ağacı –nasıl derler göğe kadar yükseliyordu. Uyku derinleştikçe dut ağaçları aynen o vakitte olduğu gibi canlanır, yeşil yapraklar sıklaşır, dal budak salar ve bu dallar üstündeki dut dolu kolları ile kendilerini balkonun açık penceresinden içeri atardı. Balkondaki eşyalar renklenmeye başlıyordu. Onun küçük yazı masası, bu tabure, bu okul çantası, bir iki kitap, defterler…

Annesi mutfakta olurdu. Bu uykunun özelliği şöyleydi ki o bu uykunun şimdiki halini hiçbir zaman unutmuyordu. Bir rüyada genellikle her şeyi unutursun, oysa yok, kim olduğunu, hangi yaşta olduğunu, hangi merakların ve hırsların içinde olduğunu, bir an bile hatırından çıkarmıyordu. Hem hâlâ o zamanki çocuktu, hem de bugünkü orta yaşlı, hayatını artık iyi kötü kurmuş kalem ehli, edebiyat adamı…

Gördüğü rüya hiç de derin ve karmaşık değildi. Çok sade ve sade olduğu kadar da büyüleyiciydi. Onun için özel bir rüyaydı. Ellerini yazı masasına sürter, hatta bazen adını da tozlu masanın üstüne yazmaya çalışırdı. Kitapları bir bir götürüp dizer, muhabbetle dut ağacının dallarını, yapraklarını okşardı. Böyle yaptığı zaman biliyordu ki rüya görmek için aynı zamanda yerine gidip yatan orta yaşlı adamın kendisidir. Ve birdenbire balkonda zıplamaya başlardı. Sonra o orta yaşlı adam yok olur ve büyük bir coşku ve hevesle o çocuk gelir ve annesinin dediği gibi başına çoraplar örmeye başlardı.

- Ah çocuk, yeter bu kadar şımarıklık ettiğin. Sessiz ol. Kendine acımıyorsan bari bize acı.

Annesinin güya sert sesi mutfaktan, ama aslında uzun yıllar öncesinden gelip yine de çok daha coşkuyla onu ayağa kaldırabilirdi. Balkondaki gürültülü ses en yüksek seviyesine geldiğinde ise annesi durup mecburen mutfaktan balkona gelirdi, yüzüne ve bakışlarına son derece ciddi bir ifade verip korkulu korkulu fısıldardı. Fısıltı şöyleydi:

- Yeter yavrucuğum, bu kadar atlayıp zıplama artık. Balkon çökecek. Sen balkonun çökmesini mi istiyorsun? İşte bu son sözlerdi onu her öğlen bu özel rüyayla buluşmaya mecbur eden kuvvetli sözler. “Balkon çöker.”

Ne de olsa bir rüyaydı bu. Mucize burada ki annesinin bu sözlerinden sonra balkon gerçekten de dut ağaçlarının kesinlikle onu bırakmak istemeyen dallarından silkinir, o yükseklikteki binadan ayrılır (ev ikinci katta idi), helikopter gibi dimdik göğe kalkar ve burnunu denizden tarafa verip uçmaya başlardı. O da balkonun içinde. Annesi evin çöken balkonundan arta kalan, balkon büyüklüğündeki yeni eşiğinde durup onun arkasından baka baka söylenirdi: Yeter, hadi artık, bırak bu hengâmeyi, nereye gidiyorsun?

Her seferinde akşam saat 6’ya kadar, yani uykudan uyanana kadar zevkle uçardı. Saat 6’da ise uykudan uyanmak vakti gelirdi ve o gözlerini açtığı gibi hemen aynı ruh hali, o her zamanki mahrem duygular, endişeli düşünceler yine aklına hakim olurdu. Bu düşünceler öyle canlıydı ki sadece bizim yaşadığımız ve tanıdığımız dünya yoktu, onunla beraber ona biraz benzeyen başka dünyalar da sonsuz gökyüzünde mevcuttular. Hatta bizim her birimiz diğer paralel dünyalarda çok başka başka tarzlarda kendi hayatımızı devam ettiriyorduk. O hatırlıyordu ki, bir zamanlar doktor olmayı istemişti. Nasıl oldu da sonradan gidip filolog oldu, bunu hatırlamıyor. Muhtemelen şu anda öbür dünyalardan birinde doktordur. Bir komşuları vardı, adı Nizami idi, onun ölümünden sonra doktor olmayı çok istediğini iyi hatırlıyordu. Nizami ile aynı mahallede oturuyorlardı. Avlunun yanındaki merdiven doğrudan onların evine çıkıyordu, Nizamiler ise avludan geçip ortak merdivenden yukarı, ikinci kattaki evlerine çıkıyorlardı. O küçük avlu günün çok küçük bir parçasında, bu hep öğlene kadar bir ya da iki saat olurdu, sadece onlara aitti. Komşuların kimi işte kimi çarşıda pazarda… Bazen bu avluya da sığmazlardı. Nizami onu sokağa alıştırdı. Nizami çok daha serbest idi, serazattı ve en önemlisi de kimse onu denetlemiyordu.

O ise bir taraftan annesinin yukarıdan daima onu izleyen endişeli bakışları, diğer taraftan akşam işten geri dönen sert babasına şikâyet edilmek korkusu. Nizami bu korkulardan uzaktı. Onu durduran, gidip gelmesine mani olan hiç kimse yoktu.

Henüz okula da gitmiyorlardı. Nizami’ye babası kırmızı- lacivert renkte iki tekerlekli bisiklet almıştı. Bu, o zaman için bir Mercedes’ti. Elbette avluda onlar bu bisikleti her dakika silip temizler, zilini çala çala dizginlerini tutup ortalarda dolaşa dolaşa ortadaki iri musluğun etrafında gezdirirlerdi. Elbette bunlar Nizami için çok küçük şeylerdi. Sonunda günün birinde bisiklet onları sokağa çıkardı.

Sokak geniş bir dünyaydı. Ucu bucağı yoktu. Hatta bazen, bugün ne kadar garip görünse de, bir iki siyah araba da gelip geçiyordu evlerinin önünden. İnsanlar sağa sola gidiyordu, tanıdık sesler, konuşmalar, gülüşler içinden doğan aziz bir ses de günde bir defa diğer sesleri yarıp yükselirdi, zil sesi gibi bir ses: “Marooojnı!” Dondurmacı böylece mahalleden kendi zafer yürüyüşüyle bu sesin eşliğinde buz parçalarının üstüne toplanan meyveli, kahveli, sütlü dondurmalarla dolu tekerli dondurma arabasını iteleye iteleye geçip giderdi.

Hatırında taşlaşıp kalan bir şey daha vardı. Sıcak yaz günlerinde dallı budaklı, yeşil yapraklı dut ağacının yaprakları arasından sokağa süzülen gün ışığı. Gökyüzünden geçip giden güneş sanki birkaç ışık parçasını düşürür ve sonra onları burada unutup giderdi. Çünkü güneş evlerinin üstünden gidince bile bu ışık parçaları bir süre daha yeşil yapraklar arasından süzülürdü.

Nihayet. Gördüğü rüyalar onu bu geçmişte kalan zamanlara götürüyordu. Evet, bir şey daha hatırladı. Sokağa çıktıkları o ilk gün Nizami birden bisikletine binip uzun süre hızlı hızlı pedala basa basa sağa sola kıvrıla kıvrıla gözden kayboldu, nereye gitti bilinmez ama bir süre sonra yine çıktı geldi; bu defa bisiklet daha ağır hareket ediyordu. Gelip onun yanında aniden durdurdu bisikleti:

- Otur! Dedi. Şimdi de sen sür.

- Yok. Dedi o. Ben beceremem.

- Otur! Nizami kesin bir tavırla tekrar etti.

Zorla onu bisiklete bindirip her iki eliyle dengeyi korumaya çalışarak (o ise yavaş yavaş ondan uzaklaşıyordu):

- İleri, sadece ileri bak, ayaklarının altına bakma. İleri…

Nizami’nin sesi artık çok geride kalmıştı…

O gün yine adeti olduğu üzere akşam saat 6’da gözlerini açtı. Bir an olur, insan bilmez, daha şimdi ayrıldığın, uzaklaştığın uykunun hala içindesin, yoksa değilsin. Yavaş yavaş kendine geliyorsun. İşte böyle bir anda öbür odadan tanıdık bir ses geldi. Ruhu kadar tanıdığı aziz bir ses. Öbür odada hiç kimse yoktu. Ama o yemin edebilirdi ki, bu ses gün gibi aşikârdı. Annesinin sesiydi:

- Kemal, oğlum, nasılsın?

Muhtemelen bir an onu şevklendirdi. Hemen akşam eski mahalleye, vaktiyle yaşadıkları evin yanına gitme kararı aldı. Doğru, oradan taşındıktan sonra bir şey onu sanki bir akarsu gibi kendine çekti. Ama hiçbir zaman bu akşamki gibi dayanılmaz olmamıştı.

Azdrama`nın yanından dönüp başını yukarı kaldırdı. Eski evlerinin yanına geldiğinde artık karanlık çökmüştü. Bütün yolu güneş ışığının çekildiği, karanlığın ise hala tam olarak çökmediği zamanda aşmıştı. Evin önü, sokağın kendisi de (öbür tarafta mağaza olan yerde az bir ışık vardı, o ışığı dikkate almazsak) karanlık içindeydi. Bu karanlıkta ancak iki şeyi seçebiliyordu. Dut ağacının ikisi de yok olmuştu, onları kökünden sökmüştüler. Bir de ikinci kattaki balkonlar artık kapalı değildi, açıktı.

Uzaktan o adamı görünce ona öyle geldi ki birbirlerini tanıyorlar. Garip bir yakınlık hissediyordu. Duruşunda, belki de giyiminde onu çeken bir şey vardı. Ona benzemesi herhalde bir şüphe oluşturmuyordu. Bir müddet uzaktan uzağa birbirilerini seyrettiler. Sonra ikisi de aynı anda birbirine doğru yürümeye başladı. İki dut ağacının kesilmiş olan yerlerinin ortasında yüz yüze geldiler. Birden hangi kattan geldiyse, bir evden ışık geldi. Her ikisi gözlerine, yüzlerine düşen bu ani ışıklardan başlarını çevirip gözlerini kaçırdılar. Karanlık olsa da artık yüz gözleri, saçları, burunları, kulakları biraz daha aydınlık görünmeye başlamıştı. Benzerliğin ne derece olduğu açıkça ortaya çıktı.

- Kibritin var mı? İkinci adam dikkatle bakıp birinci adama sordu. Sesine de bilerek biraz umursamazlık kattı.

O, elini cebine atıp kibrit çıkardı ve karşısındakine uzattı.

O, sigarayı yakmak için acele etmedi. Ceketinin cebinden bir sigara kutusu çıkardı ve içinden birini aldı, sonra kutuyu karşısındakine tuttu:

- Sen de sigara içiyor musun?

Canı istemiyordu, fakat bir sigara da o, aldı. Kutuyu inceleyince üstündeki adı okuyup durakladı, ama çok da üstünde durmadı. Sigaranın adı “Şipka” idi. Bulgar sigarası. Gençliklerinin unutulmaz tatlarından biri.

- Şimdi bu sigarayı bulamıyoruz.

Çakmağın ışığıyla birlikte ikisinin de yüzüne aydınlık geldi. Sigara yakmakla meşgul olsalar da aslında bu ani ışıkta birbirinin yüzünü daha aydınlık görmek istediklerinden alttan alttan aceleyle birbirlerinin yüzüne dikkatle baktılar. Ateş söndü. Sigaraları yakabilmişlerdi. Bir müddet ikisi de susup sigara dumanını ciğerlerine iyice çektiler.

- Neden buradasın, hayrola? Sonunda sordu. Tanıdık bir adama nasıl sorulursa öyle sordu.

- Hiç, öylesine. Yürüyordum…

Onun duman dolu ağzından, dumanın içine alıp getirdiği garip bir ses çıktı. Tahminen “yani” dedi.

- Birini aradığını sandım.

- Yani… Buralarda bir tanıdık vardı.

- Sen de bana tanıdık geliyorsun. Adın neydi?

- Sen de öyle… Benim adım mı?

- Elbette. Burada bizden başka kim var?

- Benim adım… Kemal.

- Gerçekten mi? Adaşız. Ben de Kemal’im. Bizim mahallede mi yaşıyor aradığın adam?

- Yok, hiç kimseyi aramıyorum. Bir tanıdık idi. Sen… Buralarda mı yaşıyorsun?

Cevap onu adeta çarptı.

- O balkon benimdi.

Elini uzatıp karşı tarafta ikinci kattaki tanıdığı, bildiği, ama açık olan balkonu gösterdi. Sigarasını var gücü ile ciğerlerine çektiğinde dumanlar onu böğdü, öksürdü.

- Çoktandır içmiyorsun galiba? Yeni arkadaşı sordu.

- Çoktan, çoktan… diye cevap verdi.

Dikkatle birbirlerini süzdüler. Nasıl böyle bir teklifte bulunduğunu kendisi de pek anlamadı:

- Ben aşağı doğru gidecektim. İstersen benimle gel. Azdrama`ya doğru…

- Gidelim. Hemen razı olmuştu. Buradan uzaklaşmak gerektiğini düşündü. Bu açık balkonun karşısında daha fazla duramayacağını anladı.

Mirza Fatali Sokağı’ndan geri dönüp bir hayli gittiler, Mirza Aliyev Sokağı’na gelince aşağıya doğru yöneldiler.

- Aşağıda, Çadrovida (Mirza Aliye Sokağı’na bu mahallede Çadrovı deniyordu) eski bir birahane var. Ben oraya gidiyordum. Bira içelim mi?

- Gittik.

Aşağı doğru döndüklerinde Azdrama’yı sol tarafta bıraktılar ve uzun yıllar önce burada meşhur olan birahaneye gittiler. O nedense emindi ki bu birahane artık çoktan kapanmış, yerineyse postane dikmişlerdi.

- Burası kışın biranın su ısıtıcısında ısıtılıp içildiği tek yer. İçtin mi? Elbette içmişti. Ama eski zamanlarda.

- İçtim, dedi.

Aynı birahaneydi. Tezgâh, masalar, hepsi yerinde; balık da aynı balıktı ve pişmiş nohut da neredeyse aynısıydı.

- Ben önce öyle zannettim ki... kız için gelmişsin bizim mahalleye. O, gülümsedi. Tebessüm yakışıyordu ona.

- Hayır.

- Ne olacak! Oluyor böyle şeyler. Düşünme sen bunu... Ne olacak…

- Buradan geçiyordum.

- İyi yapmışsın.

- Seni nereden tanıdığımı düşünüyordum. Onun da yüzünde hoş bir tebessüm belirdi. İçinden “galiba bana inanmıyor” diye geçirdi.

- Hatırladın mı?

- Hayır. Peki, sen?

- Ben de hatırlayamadım.

Biradan çok içince rahatlamayla beraber yumuşama hissettiler. Ama balık biraz fazla tuzluydu.

- Çok tuzlu. Diğeri de tasdik etti.

- Sen neredesin? Yani nerede çalışıyorsun?

- Ben mi?

- Burada bizden başka biri mi var? O eski mahallede, balkonun altında aldığı darbeyi iade etti. Ama sevimli bir şekilde. Etrafına bakındı. Diğer masada oturan birkaç kişiye güya şöyle bir baktı ama görmedi.

- Ben yazı çizi adamıyım. İlim, edebiyat…

- Aaaa… Elindeki sigarayı söndürdü, ciddileşti. “Şipka” artık bira bardağı, nohut ve balık kapları arasında ezilmiş bir şekilde gittikçe küçülüyordu. Kutudan kendi gibi ezilmiş bir sigara çıkardı. Parmaklarının arasında çevire çevire:

- Ben de çok istemişimdir yazı çizi adamı olmayı, inanır mısın?! Şiirler de yazardım bir zamanlar. Okulda. Sonraysa… Sonrasını bildiğini zannetti.

- Sonraysa doktor olmaya karar verdim. Sözünü düşünceli düşünceli bitirdi.

Bu sözleri ilk defa karşılaştığı bir adama neden söylediğini kendisi de bilmiyordu. “Yazı çizi” sözü onu etkilemişti.

O ise “doktor” sözüne takıldı. Yine kendi ilk gençlik hayalini hatırladı. Nizami’yi hatırladı. Ölümcül bıçak yarasıyla hastane odasında uzanıp yavaş yavaş can veren ilk çocukluk arkadaşı Nizami’yi. Haman günüydü. O, kesinlikle doktor olmaya karar vermişti.

- Edebiyattan konuşuyorsun. Bu birahaneye vaktiyle kimler gelmiş biliyor musun? Onun gözleri muhabbetle ışıldadı. - Alağa Vahid… Senin kendi kitabın falan var mı?

Onunla sohbet etmek büyük bir keyifti. Neden bilmiyordu ama böyleydi. Unutulmuş bir tat ağızda, dudakta, dilde nasıl olursa bu konuşma da öyle idi. Ama onunla hiç edebiyat hakkında konuşmak istemiyordu. Ne olursa olsun, yeter ki edebiyattan konuşmayalım. Ordan burdan konuşalım. Çocukluktan, büyümekten, mahalleden, şehirden, kızlardan… edebiyattan başka hangi konuyu isterse. Sadece onunla konuşurken değil, edebiyattan ne zaman bahsetse sanki Kerbela felaketi gibi geliyordu. Yok yok, hiç değil. Genellikle edebiyat hakkında konuşmak onun için her zaman meşakkatliydi ve bundan başka da bir şey değildi.

İlk sorusu çok manalı bir tarzda cevapsız kaldı. Mesele halloldu diye düşündü. Ancak bir sonraki soru sanki onu biraz sinirlendirdi.

- En çok sevdiğin yazar kimdir?

Neden samimi ve doğru cevap verdiğini bilemedi. Şimdi kızdığı için olabilir belki. Bilinmez ve alçalmaz bir yüksekliğin soğuk rüzgârı adaşının edebiyata olan özlemini giderir diye düşündü:

- Borges! diye cevap verdi ve bununla edebiyat sohbetini bitirmek istedi.

Onu çok şaşırtan anlık bir şey oldu. Şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Hiç beklemediği halde adaşı gülümseyerek:

- Arjantinli Borges… Jorge Luis Borges! dedi.

Bunu o hiç beklemiyordu. Alağa Vahid’den bir anda Borges’e gelmek… Adaşının yüzüne baktı. Kendisi de gülümsüyordu. Hem garipti hem aklı almıyordu. Nedense birden, karşı konulamaz bir şekilde heveslendi. Edebiyattan konuşmak isteği aklını ve ruhunu sardı. Ve sadece onunla konuşmak istedi.

“Sanırım benim Borges’i bilmem onu hayrete düşürdü.” diye o düşündü.

- Arjantinli Borges… O da tekrar etti. Şaşkınlığı hala geçmemişti.

- Neden özellikle Borges? adaşı soran gözlerini onun yüzüne dikmişti.

- Güzel soru. Biliyorsun, bana öyle geliyor ki Borges hiç kimseye benzemiyor. Diğerlerinin hepsi birbirine benziyor. Borges ise, onlardan farklı. Diğerleri ondan birbirine benzemiyorlar ki onlar benzer kurgu oluşturuyorlar.

Bir iç çekti ve birasından iki üç yudumu hasretle içti, bir sigara yakmak istedi, ama bu düşüncesinden döndü. Onun merak dolu yüzüne bakıp sözlerine hevesle devam etti:

- Evet… ondan birbirine benzemiyorlar ki benzer kurgu oluşturuyorlar. Diğerleri hep birbirine benziyorlar çünkü onlar sadece kurgu oluşturuyorlar.

Yine sigara paketini aldı. Paketteki son sigarayı götürüp yeniden yerine dönmek istedi:

- Bu benim için hiç ilgi çekici değil. “Şipka” kaldı mı?

- Ziyan yok, sen iç, buradan alabiliriz.

Sigarayı yaktı. Derin bir iç çekti. Artık ona çok şey yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Ama soru sormaya korkuyordu. Soracağı sorunun cevabını çoktan biliyor olmaktan korkuyordu. “acaba bir deneme yapmasam mı! Bakalım, doğru bulmuş muyum, bulamamış mıyım?”

- Doktor olmak isteği senin aklına ne zaman geldi, hatırlıyor musun?

Ve cevabı beklemeden:

- Bahse girerim, Bu, hastanede oldu, dedi ve bira kadehini sağlığa kaldıranlar gibi kaldırıp kazanmış adam sevinciyle onun yüzüne baktı.

Yediği nohut az kalsın boğazına duruyordu, “nereden biliyor” diye düşündü. Sonra kalbi ferahladı. “doktorluk adamına aklına nerede gelir, hastanede tabii ki…”

- Nereden bildin? Sessizlikten sonra aniden sordu.

- Hastanede… Nizami’nin ölümünden sonra.

- Sen Nizami’yi tanıyor muydun? O artık şaşırmıyordu. Sonsuz merakını da artık gizlemek istemiyordu.

- Tanıyordum. Sakin ol. Sakin ol ve dinle. Dinle. Ben…

Fakat sözünün devamını getirmedi. “Ne gerek vardı?” teessüfle düşündü. Sanki mecali kalmamıştı. Uçan balkon ve balkonun içinde de kendisi gözünün önüne gelip durdu. Sustu.

- Doğru söylüyorsun, Nizami öldüğü gün ben doktor olmak istedim. Doktor olmak en büyük isteğimdi. Üç kez tıp fakültesine başvurdum, geri çevrildim. Başka hiçbir şey istemiyordum. Neden, bilmiyorum. Arzum gönlümde kaldı, annem de kendisine bunu dert etti.

O, Nizami’nin gözlerini hatırladı. Hazar denizinin suları gibi masmavi gözlerini…

Gözleri açık kalmıştı. O ise hiçbir şey anlayamıyordu, Nizami’nin anne-babası, neden birdenbire ağlamaya başlamışlardı. “O daha ölmedi, ölmedi daha. Gözleri hala açık!” Aklından sadece bunlar geçiyordu. Nihayet, doktorlardan biri eliyle Nizami’nin gözlerini kapadı. Bu mavi gözler son defa ona baktı, çocukluklarında bisiklet sürdükleri zamanlardaki gibi “ileri, sadece ileri bak” sözlerini son defa fısıldadı ve huzurla gözlerini yumdu.

- Ben de bir zamanlar doktor olmak istedim. Ama hiçbir zaman bu derece ciddi düşünmedim. Sınava da girmedim.

- Bense gittim. O, bilinmez bir noktaya gözlerini dikerek düşünceli düşünceli konuştu.

– Belki de bu yüzden hayatım yolunda gitmedi. Biliyor musun, o kalktı, ben sık sık bir rüya görüyorum.

Az kalsın damarlarındaki kan donuyordu.

- Balkonumuzu görüyorum. Dut ağaçlarını, Nizami’yi, onun sarı-kırmızı bisikletini… Küçük bir çocuktum. Balkonda sakin duramazdım, hep atlayıp dururdum. Annem her defasında “ah çocuğum, balkon çökecek, sakin ol” derdi. Artık rüyalarımda her seferinde görüyorum ki balkon hep benim tekmelerimle sokağa dökülüyor. Annem bir hamleyle sokağa koşuyor, beni döşemenin demir parçalarının arasından heyecanla rengi atmış bir halde çıkarmaya çalışıyor. “Kemal, oğlum, nasılsın?” diyor. Sesi kulağımdan hiç gitmiyor.

- Garip rüya, dedi ve düşündü: “Hemen buradan gitmemiz lazım. Burası benim yerim değil.” O hissetti ki, adaşı yoruldu artık. Kendisi de artık garip bir haldeydi. Hastane sohbetiyle mi yoksa birayla mı yudum yudum, cümle cümle gelen sıkıntı içinden hala gitmemişti. Neden, niçin bu sorulara bir cevabı yoktu?

- Gidelim mi? Diye sordu.

- Gidelim. Dedi.

Birahaneden çıktılar. Hüzünlü bir yaz gecesiydi. Şehirde havalar yavaş yavaş ısınmaya başlıyor, insanlar kışlık kıyafetlerinden kurtuluyordu. Hava soğuk değildi ama ağaçların bazıları sıcaklara aldanıp tomurcuklanmaya hazırlanıyordu. Seni senden daha iyi bilen insanlardan nasıl nefret edersen, onlar da aynı onun gibi, kalplerinde birbirine nefret doluydular ve birbirlerinin yüzüne bakmak istemiyorlardı. Her ikisi de selamlaşmadan gitmeyi geçirdi aklından. “Böyle daha iyiydi.” “Elbette böyle daha iyi. Acaba hangimiz diğerinin rüyasıdır” Aniden… “Ah unuttum” dedi içinden.

- Unuttum. Çakmağımı unuttum, şimdi gelirim, diyerek birahaneye döndü.

Nedense o da onun arkasından gitti. İkisi de dönüp yeniden birahaneye girdiler.

Birahaneden çıktılar. Hüzünlü bir sonbahar gecesiydi. Havalar soğumaya başlamıştı, insanlar da yavaş yavaş palto giymeye başlamışlardı. Ağaçlar kederle yaprak ve çiçeklerine baktılar, kendilerini yakındaki donlardan koruyamayacaklarından endişe ediyorlardı. Seni senden daha iyi bilen insanı nasıl seversen, onlar da kalplerinde coşkulu ve anlaşılmaz bir muhabbetle birbirlerinin yüzüne dikkatle ve kaygıyla baktı.

- Bize gidelim. Vallahi doğru söylüyorum, bizim evimiz yakın.

- Hayır, sağol. Geç oldu. Çok hoş bir geceydi. Sağol. Kendine iyi bak.

- Sen de kendine iyi bak.

Yine de aynı dikkatle ve muhabbetle birbirlerine baktılar. Sonra sıkı sıkı tokalaşıp ayrıldılar. Her biri dönüp kendi yoluna gitti…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 159. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 159. Sayı