Adem ile Havva’nın Odası


 01 Mart 2021



Önce göz açmışım, sonra da dil. Gözüm de, dilim de Kuzey Azerbayca’ın eski ismi Karabulak, şimdiki adı Füzuli olan şehrin Yağlıvend köyünün Kohalı obasının Murathanlı mahallesinde açılmış; dilimin acılması, ondan epeyce önce açılan gözlerimden öğrene öğrene olmuştur.

Gözümü ilk kez açtığımda taşla yapılmış iki katlı evimizin duvarını gördüm. –ilk kez gördüğüm vatan duvar oldu- Benim vatanım bu duvardan ibaretti. Bu önce vatandı, sonra evimizle karşılıklı olan Karakuzey, sonra yedi obadan ibaret Yağlıvend köyü, sonra ilçemiz ve onun köyleri, Bakü, Azerbaycan... Kısacası ben büyüdükçe vatan da büyüyordu. 

Önce vatan olmasa büyük vatan olmuyor, sadece yaşanacak yer oluyor. Bu böyledir.

Bu cümleden sonra kalemi sayfanın üzerine bırakarak yazdıklarımı okudum ve düşündüm ki filozofluk etmenin yeri değil. XXI. aslın bitmesine toplam seksen yıl kalmış, bunlar kime lazım olabilir ki. Konuya geçelim.

Füzuli ilçe idari bölge birimi olarak 10 Eylül 1827 yılında kurulmuştur. Yukarıda bahsettiğim gibi bölgenin adı önce Karabulak olmuş. İlçe olması ise 8 Ağustos 1930 yılında teşkil olunmuş. Ve Karyagin olarak adlandırılmış.  1950 yılının nisan ayında Muhammet Füzuli’ nin  400. Yaşı şerefine Karygın adı değiştirilerek  Füzuli konmuştur. Ve benim nüfus cüzdanımda da  değişiklik ettiler. Sahi ben yukarıda dediğim gibi Füzuli de değil, Karyagın ilçesinde doğmuşum. Karyagın  adı lağv edilince ben büyümüştüm. On üç yaşındaydım. Neyse bu başka bir sohbetin konusudur. Füzuli de mühtelif zamanlarda Karaköpektene de, Karabulak Kurganlarında, Güneştepe de, Kuruçay sahillerinde ve başka yerlerde arkeoloji tatkikatlar yapılmış. Azerbaycanın kadim köklere sahip olduğu burada ispat edilmiştir. Azıhantrop adamının alt çenesinin kemikleri Füzuli şehrinden 15 km mesafede olan Azığ mağarasında bulunmuştur.  Azerbaycan arkeoloji ilminin büyük kazanımı olan bu abide Karabağ’ın Füzuli arazisinde tarihi  paleolitik devrinin mevcutluğunu aşikâr etti.

 Azığ mağarası 60 yıl önce, 1960 yılında Muhammetali Hüseynov tarafından keşfedildi. Deniz seviyesinden 900 metre  yükseklikte olan Azığ’ın arazisi 800 m2’dir. Kuruçay’ ın sol sahilinin 3 km. uzağındadır. Kuruçay kültürü eski SSCB topraklarında en eskiydi. Elverişli şartlar taş devri insanlarının burada meskunlaşmasına sebep olmuş. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, Kuruçay kültürü Azerbaycan da 1.200.000 yıl önce şekillenmeğe başlamış, 700 yıl önceye kadar ise gelişmeğe devam etmiş. Karaçay deresinde avcılıkla meşgul olan Azığ sakinleri Kuruçay dan aldıkları taşlardan yaptıkları aletlerden istifade ediyorlardı. Kuruçay kültürü arkeoloji kültürüdür. 

Füzuli de Acemi mimarlik okulunun etkisi ile inşa edilmiş çokca abideler vardı. Bunların çoğu XIII. asrın sonundan bu günlere kadar  yapılmış  abidelerdir ki ermeni vandalları tarafından mahvedilmiştir.

1988 yılında başlayan  Ermenistan tecavüzüne karşı mücadelede Füzulililər de bütün canı, kanı ile dövüşmüş, 1100 den fazla şehit vermiştir. 113 esir, 1450 nefer ise muhtelif dereceli engelli olmuştur. Birinci Karabağ müharebesinin esas yükünü Füzuli şehri, Yağlıvend, Dövletyarlı, Yukarı ve Aşağı Veyselli, Karadağlı, Üçbulak, Arış, Koçahmetli, Cuvarlı, Güzdek, Gorazıllı, Cemilli, Dilağarda, Govşad, Helefşe, Mollaveli, Hatunbulak ve Kacar köyleri çekmiştir. 23 Ağustos 1993 de Füzuli Ermenistan ordusu tarafından işkal olunmuşdur. 17 Ekim 2020 de ise Azerbaycan’ın muzaffer ordusu Füzuli’ yi ermeni faşistlerinden azad edilmiştir.

Ben bu otuz yıl içinde her zaman inanmışım, inana inana beklemişim, bekleye bekleye günü güne eklemişim, günü güne ekleye ekleye farkında olmadan 27 Eylül’ü beklemişim. Her zaman inandım ki, Karabağ’ı ermeni vandallarından dünya çapında, uluslararası taban yalayanların ayakları altından kurtaracağız. 

Ben bu günleri bekleyerek yaşadım. Bizim başka çıkış yolumuz yoktu. Zira Karabağ Azerbaycan’ ın  bel kemiği ve omurgasıdır. Karabağsız Azerbaycan, omurgası çıkarılmış insan gibi olurdu. Bunu halkımız da Ali Baş Kumandanımız  da, askerimiz de çok iyi biliyordu. 

Bu dünyanın en kadim halklarından biri olsak da, aşıp taşan samimiyetimiz, saflığımız, herkese itibar ederek inanmamız bir halk olarak bize siyasi olgunluğa ulaşma imkanı vermiyordu. Tarih boyu başımıza gelen büyük belaların esas inkar edilemez sebebi tam da budur. Bu ağrılı sebep için koşulları yaratan, onu koruyup kollayan ise unutkanlığımızdır. Sözün özü hatırlama problemidir. Unutkanlığımızdandır ki, geçen yüzyılda Ermenistan’ ın halkımızın başına getirdiği felaketlerden sonra, tahminen bundan otuz yıl önceye kadar “Kür, Aras, Ararat, güzeldir bu hayat, kardeş olmuş hayastan, Azerbaycan” mahnısını okumazdık. Hocalı soykırımı... Bu da bizim unutkanlığımızın neticesidir. Biz bu neticeden ders çıkarmalıyız, çıkardık da... Üstelik inanıyorum ki. Ömürlük ve ebedî ders... 

Bu otuz yılda Karabağ’ ın anahtarını hali hazırda dünyada faaliyet gösteren uluslar arası teşkilatlarda (BMT de. ATET de, Avrupa Şurasında, Avrupa İttifakında,) ne bileyim dünyanın lider, nüfuzlu devletlerinde arayıp duruyorduk. Bu arayış yıllarında Karabağ’ ın kaybolmuş anahtarını bulmak bir yana, inancımızı da yitirmiştik. Sonuçta her yerden ümidimiz kesildi. Sadece Karabağ’ ın anahtarını değil, bu anahtarın yedeğini bile bize vermek isteyen bulunmadı. İnancımızın da…

Meğer Karabağ’ ın anahtarı Azerbaycan askerinin cebindeymiş. Ali Baş Komandanın önderliği ile Azerbaycan askeri 44 günlük muharebede ermeni ordusunu, onun mağlup edilemezliği hakkındaki mitolojiyi darma dağın etti. Yerle yeksan ederek “İti kovar gibi kovdu.” Sonra da altın bir tepside Karabağ’ ın anahtarını Azerbaycan halkına takdim etti.

 Bu konuda halkımız hakkında yakın ve uzak çevrelerde, hatta dünyada yaratılmış (gözükapalı, savaşmayı beceremeyen, korkak, beceriksiz halk.) görüşünü darmadağın ederek yok etti. Neticede bu tür düşünenler karşılarında savaşçı, cesur,  modern askeri bilimine yenilikler getiren yetenekli ve kararlı bir ulus gördüler. Gördüler ve artık bizimle hesaplaşmaya başladılar. İkinci Karabağ muharebesinde askerlerimizin cesaretini yalnız işkâl altında olan toprakların iadesi ile sınırlamak olmaz. Ordumuz halkımızın işkâl olmuş inancını da geri aldı. Ve bu inanca bundan sonra bin yıllar geçse de hiç kimse kem bakamaz, ihanet edemez.  

Füzuli halkına gelince en başından beri, aklımdan çıkmadan şunu söyleyeyim ki, dünya da önemli Kuruçay kültürünün,  coğrafi olarak en yakın varısi bu halktır. Kuruçay Füzuli şehrinin tam ortasından geçip gidiyor. Belki de bundan dolayı Füzuli de üretken, görkemli ilim ve sanat adamları yeşermiş, büyümüş halkımızın iftiharına sebep olmuş.

Şöyle bir deyim var  “mizahî becerisi olmayan adama sakatlık vesikası verilmeli.” Kısacası mizahsiz adam zelildir. Bu manada 145 binlik Füzulu halkından birinin bile sakatlık ve zelillik vesikası yoktur, muhtemelen de asla olmayacak, çünkü temelden, yaratılıştan böyledir.

Benim samimiyetime inanın nasıl ki ermeni ordusu Azerbaycan askerinin karşısında duramadı, Şeki, Kabrava hatta dünya mizahı Füzuli mizahı karşısında duramaz. Mizah meselesinde asrın şampiyonu yeri doldurulamaz kaptanı Anar Memmedhanov’ un varlığı benim bahsettiklerime şüphe ile bakanlara en tutatlı cevaptır. Şunu da demeliyim ki 30 yıllık göçkün, kaçkın hayatı bile onlara engel olmadı, mizah hissi onları terketmedi.  Onlar topraklarını geçici olarak terk etmiş olsalarda... Bu gün füzulililer yüzünü Kuruçay’ a taraf çevirmişler, herkes bekliyor. Bu otuz yılın beklentisi değil, Füzuli’ ye dönme gününü beklemektir. Böyle beklemek insan ömrünü uzatır. Benim de yüzüm Kuruçay’ a dönüktür. Bende gideceğim, ömrümün kalan kısmını halkın arasına karışıp orada yaşayacağım. 

Yeri gelmişken; Bakü'de, Fuzuli'nin mülteci dönemindeki mizahıyla ilgili bir hikâye vardı. Evet, Füzuli şehrinde yaşayan, adını söylemek istemediğim bir muallim vardı. Mülteci zamanı Zığ kasabası tarafında yaşıyordu. Çok hastalanmıştı. Herkes onu ziyarete gitmişti. Tabii ben de gitmiştim.  Ancak onun yüksek rütbeli, zengin akrabası gitmemişti. O adam bir gün bana “Herkes gitti, ben gidemedim. Rica ediyorum birlikte gidelim. Yalnız gitmeğe cesaret edemiyorum, belki de kovar beni.” dedi.  Birlikte gittik. Muallim zengin akrabasını görünce yüzünü çevirdi. Zengin akraba şaşkın bir halde elini önce cebine, sonra da hasta akrabasının yastığının altına soktu. Hasta yüzünü bize çevirince zengin akraba cesaretlendi,

- Allah aşkına bağışla beni. Benim herkesten önce gelmem gerekiyordu. Ama işim öyle çok ki başımı kaşımaya fırsat bulamıyorum.

Hasta gülümseyince zengin akraba biraz daha cesaretlendi,

- Beni affet, dedi, işim öyle çok oluyor ki, belki de sen ölünce de gelemeyeceğim. Hasta istifini bozmadan dedi ki: 

- Ben öldükten sonra senin gelmen benim ne işime yarayacak. Şimdi çıkar beş yüz manat daha ver, öldüğümde de gelme. 

Gülüştük. Zengin akrabanın eli  az önceki gibi önce cebine, sonra da hastanın yastığının altına girdi çıktı. Böylece gerginlik de ortadan kalktı.

Muharebeden konu açılmışken; 1941-1945 ikinci dünya muharebesi döneminde son derece bereketli olan Füzuli toprağında mahsuller, sanki muharebenin inadına en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Yetişen kehribar gibi Füzuli buğdayı, o zamanların açlık yıllarında tahminen 250-300 kilometre yarıçapında ki insanları açlığın uzanmış ellerinden kurtarmıştı. Bunu herkes biliyor. Sadece tahıl üretimi üzerine o zor yıllarda  yüksek üretim nedeniyle Füzuli şehrinden 33 kişiye Sosyalist Emek Kahramanı unvanı verildi. Bu, benzeri görülmemiş derecede nadir bir gösterge olarak kabul edildi.

Füzuli den Şuşa’ya Nasrettin Hoca yolu var. Aşağı yukarı 45-50 kilometredir. Bu yoldan bin yıl gidip gelsen ne gözün yorulur, ne de gönlün; dağlar, dağ çayı, meşeler, ormanlar, cırcır böceklerinin nağmesi Şuşa’ ya kadar insana yoldaş olur, sonra da yolcu ederler. Şuşa’ya varmak üzereyken cırcır böceklerinin asil korosunu, Karabağ hanendelerinin sesini taştan süzülüp geçen bal gibi hissedersiniz. Şuşa’nın güzelliği karşına çıkıyor ve bu güzelliğin esiri oluyorsun.  Şuşa’nın sıradışı olan benzersiz güzelliği ile alakalı, hayatıma Şuşa’ nın kendi eli, kendi kalemi ile yazılmış bir hatıramı dede malı gibi sizinle paylaşmak istiyorum.

Tahminen bundan elli yıl önce beş-altı arkadaş toplanarak Füzuli den Şuşa’ ya gittik. Cıdır Düzünden, Ermgediden bakınca bütün Azerbaycan görünürdü. Bakü çok yakındaydı, sonra Tebriz, Derbent, İrevan, Borçalı. Muhtemelen korunaklı Şuşa’ nın temeli atılınca öyle bir yer seçilmiş ki, bütün Azerbaycan görünsün, oradan bütün Azerbaycan’ ı seyretmek mümkün olsun. Bu çok akıllıca, eşsiz bir seçim ve karardır. Bu bir Panahalikhanvari seçimi ve karardır.

Görülüyor ki şehirlerinde sesi sedası oluyor. Bu bağlamda Şuşa sestir, tıpkı Cabbar’ın, Seyid’in sesi gibi. Cabbar’ın Seyid’in sesi de Şuşa gibi deniz seviyesinden 1500 metre yüksekliktedir…

Bencillik edip biraz konudan uzaklaştım. Sohbetimizin öncesine dönelim. Hepimiz bir arada geziyorduk. Yürürken de susuyorduk. Şuşa’ nın güzelliğini seyrederken, o güzelliği dinliyorsun da. Belki de bundandır herkesin susuşu.  Güzelliğe kulak kesilirken bir de baktım ki yalnız kalmışım. Uykudan değil, güzellikten ayıldım o an, etrafıma bakınca gördüm ki arkadaşlarımın hepisi bir tarafta tek başına geziyorlar. Ve ben anladım ki arkadaşlarımın hepisi bu güzellikle başbaşa kalmak istemişler. Farkında olmadan birbirlerinden ayrılmışlar. Güzellikle beraber kalmak insanın canında candır. 

Düşünüyorum da, payıtahtı, yüceliği, Şuşa gibi şehiri olan Karabağ’ ın, bel kemiği, ana omurgası Karabağ gibi topraği olan Azerbaycan’ ın yolunda ölmek ne kadar kolay ve güzel. 

Şükürler olsun ulu Tanrıya ki, ikinci Karabağ muharebesinde Azerbaycan uğrunda öldürmek, ölmekten kat kat kolay oldu. Bundan dolayı da bu müşkülü kolay eden Azerbaycan askerinin gözlerinden öpüyorum.

Ben yer yüzünde doğmuşum. Bu tam bir adres değil; Beni bu adreste kimse bulamaz. Bu nedenle şunu belirtiyorum: Ben yeryüzünde, başkenti Bakü, kültür başkenti Şuşa olan Kuzey Azerbaycan’ ın Füzuli şehrinde dünyaya gelmişim.  Daha doğrusu Azerbaycan’ a gelmişim.

Yetmiş beş yaşındayım. Bunun otuz yılını Karabağsız, Füzulisiz yaşamışım. Karabağsız, Füzulisiz geçen günlerimi ömürden saymıyorum ve böyle hesaplayınca da benim yaşım yetmiş beş değil, kırk beş oluyor. Birden bire otuz yıl gençleşiyorum. Sadece ben değil, bütün Karabağ halkı, bütün Azerbaycan gençleşme devrine adım atıyor.  Bu gençlik aşkını, helal himmet bu gençlik aşkını bize geri getiren Azerbaycan askeri, Azerbaycan Ali Baş Komandanı İlham Aliyev’dir. Bir televizyon kanalında dediğim gibi Azerbaycan askerini de, Ali Baş Komandanı da Allaha emanet ediyorum. Zira Allah hiç bir zaman emanete ihanet etmez…

Bundan yaklaşık on onbeş sene önce bir televizyon kanalında bize sitemle dediler ki “yazarlar, şairler Karabağ hakkında niye az yazıyorlar?” Ben de o zaman cevap olarak dedim ki “muhterem sunucu, romanla, şiirle Karabağı almak mümkün ve gerçekçi değil. Bana eserde alınan Karabağ değil, toprağını yüzüme sürebileceğim, üzerinde gezebileceğim Karabağ lazımdır.”  Ve ilave ettim “Karabağ hakkında en muhterem ve vacib eseri Ali Baş Komandan yazmalıdır.” Kalemine kuvvet yazdı da, hemde ne güzel yazdı. 

Son 200 yılın en güzel eserini yazdı. Son 200 yılda toprakları vere vere gelmiştik. Şimdi isa almaya başladık ve bu iki asırda  bir başlagıç ve ilkdir. İlkin mübarek olsun Azerbaycan…

Teklif ediyorum, Ali Baş Komandan İlham Aliyev’i Yazarlar Birliğine üye edelim ve ona son 200 yılın en güzel, en önemli eseri mükafatını takdim edelim. Bu elli milyonluk bütün Azerbaycan’ın da gönlünce olurdu. 

Nedense, yukarıda bahsettiğim adres şu anda bana çok uzun geldi. Şimdi yeni ve çok kısa halini söyleyeceğim: Dünya, Azığ mağarası.

Benim aslım Azerbaycan’dadır...

Azığ mağarası Adem ile Havva’ nın yatak odasıdır... 

Beşeriyet Azığ mağarasından çıkmış sepelenmiş yeryüzüne...

 

17 Ocak, 2021, Merdekan.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 171. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 171. Sayı