HaftanınÇok Okunanları
Kardeş Kalemler 1
NURBEK NURZHAN 2
ŞAKİR SELİM 3
Nebiye Akbıyık 4
Muhittin Gümüş 5
Cabbar Eşankul 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Hasan Onbaşı sabah tekrar karargâha çağırıldı. Kendisinden yaşça büyük Şamil’le tanıştırıldı. Birlikte gün boyu Anapa’yı gezecekler, istedikleri gibi vakit geçirecekler, akşam olmadan karargâha döneceklerdi.
Çıktılar.
Birbirlerini sadece adlarıyla tanıyorlardı. Atların doyurulup bakıldığı çadırlara doğru yürürlerken önce Hasan Onbaşı kendini tanıttı. Çorumluydu. Yatağan cinsi kılıçlar, süngüler yapan iyi bir ustanın üç oğlundan en büyüğüydü. Demir döğmeyi, ata binmeyi, avlanmayı, yüzmeyi, güreşmeyi, koşmayı, kısaca bütün sporları severdi. Babası onu, “Hayat acımasızdır, hazır olmalısın!” diye, zorlukların üstesinden gelebilmesi için her bakımdan iyi yetiştirmeye çalışmıştı.
Sonra Şamil kendini tanıttı. Anapa’nın Adige (Çerkez) halkından, at yetiştiricisi bir babanın şehirde esnaflık yapan tek oğluydu. Rus askerleri tarafından yağmalanıp yakılıp yıkılmadan önce şehir dışında at çiftlikleri, şehir merkezinde at koşum araç ve gereçlerinin imal edilip satıldığı güzel bir dükkânları vardı. Demir dövmek ve güreş tutmak dışında Hasan Onbaşı’nın sevdiği, yaptığı sporları Şamil de yapıyor, seviyordu. Şamil ayrıca balık tutmayı da çok seviyordu. Anapa çıkarmasının yapıldığı ilk günden beri Türk askerlerine gönüllü kılavuzluk yapıyordu. Anapa ve çevresini, hatta bütün bölgeyi avucunun içi gibi biliyordu. Hasan Onbaşı’ya esaslı rehberlik yapacak, akşam birliğine Anapa’yı tanımış birisi olarak teslim edecekti.
Eğitimli atlar eyerlenmiş, dizginlenmiş iki erin yedeğinde hazır bekliyordu. Doru at Hasan Onbaşı için, kır at Şamil için hazırlanmıştı. Şamil ve Hasan Onbaşı önce atlarıyla tanıştılar. Boyunlarını, yelelerini sıvazlarken onlara güzel sözler söylediler. Eyerlerini, dizginlerini kontrol ettiler. Kısacık bir süre içinde atlar ve biniciler sanki birbirlerine alışıverdiler. Sonra atlarına atlayan biniciler şehre doğru atlarının sarsmayan, rahvan yürüyüşleriyle yol almaya başladılar.
Şamil Anapa’yı tanıtmaya kaleden başladı. 1781’de Osmanlı Devleti tarafından yapılan kalenin büyük bir kısmı yıkılmıştı. Şamil, kalenin yetmiş dört yıllık hikâyesini birkaç cümleyle anlatıverdi. Sonra Liman’a geçtiler, limanı ve limanın Osmanlı açısından önemini anlattı. Şehrin kuruluş dönemlerinden kalma eski semtleri; yakılmış, yıkılmış semtleri gezdiler. Osmanlı’nın yaptırdığı hanları, hamamları, medreseleri gördüler. Abaza, Nogay, Tatar, Başkurt mahallelerini ziyaret ettiler. Şamil bilgili, kültürlü bir insandı. Her gittikleri semt ve sakinleri hakkında doyurucu bilgiler veriyordu.
En son Adige semtlerini gezdiler. Şamil, Adigelerin tarihleri, yaşayışları, mücadeleleri hakkında daha geniş bilgiler verdi. Çünkü kendisi de bir Adige’ydi. Anapa, çoğunluğunu Adigelerin oluşturduğu bölgenin başkenti sayılıyordu.
Daha çok at sırtında dolaştıkları için kendileri fazla yorulmamışlar fakat acıkmışlardı.
Atları yorulmuş, acıkmış, susamış olmalıydı.
“Anapa bu kadar Hasan Onbaşı’m!” dedi Şamil. “Şimdi Adigelerden bir aileye konuk olacağız. Atlarımız yemlenecek, sulanacak, dinlenecek… Biz de ikram edilenlerle karnımızı doyuracağız, çayımızı içeceğiz. Dinlendikten sonra da birliğe döneceğiz.”
Hasan Onbaşı anında itiraz etti:
“Bu olmaz! Ben yokum!”
“Neden?”
“Kimseye rahatsızlık vermeyelim.”
“Hasan Onbaş’ım! Adigeler konuk ağırlamaktan rahatsızlık duymazlar. Göreceksin çok memnun kalacaklar. Hem siz, Anapalı bir Adige ailesini yakından tanımak istemez misiniz?”
“İsterim ama rahatsızlık vermekten çekinirim…”
“Konuk ağırlamayı yük gibi görecek, rahatsızlık duyacak, bir aileye ben de gitmek istemem. O konuda rahat olun ve bana güvenin!”
Hasan Onbaşı “Tamam!” anlamına gelecek biçimde boynunu büktü. Sabahtan beri hiçbir açığını göremediği kılavuzuna güveniyordu. Onda takdir ettiği insan özelliklerinin çoğunu görmüştü. Yiğitti, mertti, korkusuzdu. Korkusuzluğu, akılcılığından ve inancından besleniyordu. Tıpkı Hasan Onbaşı’da olduğu gibi…Tek zayıf noktası, Rus askerlerinin yaptıkları zulümden, yıkımdan dolayı içinde büyüyen intikam duygusuydu. Bu konuda da hiç haksız sayılmazdı. Adım adım gezdikleri Anapa’da her yeri nasıl yağmaladıklarını, yakıp yıktıklarını Hasan Onbaşı gözleriyle görmüştü. Şamil’in tarihler vererek anlattığına göre Anapa’ya ne zaman Rus askeri girmişse hem işgal sırasında hem çekilirlerken aynı zulmü ve yağmayı yapmışlardı.
“Tamam Şamil Bek!” dedi Hasan Onbaşı. “Sen ne dersen o…”
“O hâlde beni takip et!”
Şehrin derinliklerine doğru peş peşe ilerlediler. Rus askerlerinin yağmalayıp ateşe verdikleri iş yerlerinin önlerinden geçtiler. Aradan iki gün geçmesine rağmen bazı büyük yıkıntılardan hâlâ ince dumanlar yükseliyordu. Pek fazla zarar görmemiş binaların bulunduğu bir mahalleye ulaştılar. Bütün şehirde olduğu gibi burada da insanlar çoluk çocuğunu evlerine kapatmıştı. Dışarılarda fazla kimse görünmüyordu.
Bir sokağın başında atlarından indiler. Atlar yedeklerinde yürüyüp iki kanatlı yüksek, ahşap bir kapının önünde durdular. Şamil, iki kapı tokmağından büyüğüyle üç kez vurdu, bir nefeslik süre bekledi iki kere daha vurdu. Az sonra kapının sağ kanadını yaşlı, beyaz sakallı, temiz yüzlü bir adam açtı. Güven veren bakışlarından Şamil’i yakından tanıdığı belliydi. Hiçbir şey sormadan, söylemeden “Buyurun” anlamında içeriyi işaret etti.
Önce atıyla birlikte Şamil, arkasından Hasan Onbaşı girdi.
Kendilerini oldukça geniş bir avluda buldular. Avlunun üstü yüksek çatılı, tabanı taş döşeliydi. Evden tarafında tahıl ve kuru gıda saklamaya yarayan kalın tahtalardan yapılmış ambar, karşı tarafında iki atın birlikte koşulduğu bir at arabası ve çeşitli tarım araçları vardı. Hemen bitişiğinde avluya ve sokağa açılan iki kapılı hara vardı. Haranın devamında çeşitli meyve ağaçlarının, farklı sebzeler yetiştirilmiş ocakların bulunduğu geniş bahçe yer alıyordu.
Çat kapı gelişlerine hiç şaşırmayan yaşlı adam kapıyı kapatıp sürgüledikten sonra memnuniyetle gülümseyerek yanlarına geldi. Hasan Onbaşı’nın gözlerine bakarak bir şeyler söyledi. Onbaşı bir kelime bile anlamadı. Yardım isteyen bir yüz ifadesiyle rehberi Şamil’e döndü.
“Ne dedi, anlamadım Şamil Bek!”
Şamil yüzünde hoş bir gülümsemeyle konuştu.
“Önce sizi tanıştırmalıyım!”
Yaşlı adamı göstererek iki kelime söyledi.
“Babam, Betaşe!”
Hasan Onbaşı şaşırmış hâlde sordu:
“Ev, sizin eviniz mi?”
“Evet, burası bizim evimiz. Yani bir Adige evi.”
Sonra babasının söylediklerini tercüme etti.
Babam size “Hoş geldiniz, hanemizi şereflendirdiniz.” dedi.
Hasan Onbaşı saygıyla gülümseyerek “Hoş bulduk!” dedi.
Yaşlı adamın elini öpmeye kalkıştı fakat adam izin vermedi.
“Lütfen söyleyin. Bizde adettir, yaşlılara saygımızı ellerini öperek gösteririz.”
Şamil söylese de babası Hasan Onbaşı’ya elini öptürmedi. Adige dilinde bir şeyler söyledi. Muhtemelen “O âdet bizde yok.” dedi.
Atlarını haraya çektiler. Şamil bir iki dakika içinde dizginlerini çıkardı, terli olup olmadıklarını kontrol etti. Atlar terli değildi. Sırtlarından eyerlerini aldı. Önlerine saman ve bolca arpa döktü. Atlar arpalarını iştahla yerlerken Şamil ve Hasan Onbaşı avluya çıktı. Avluda onları bekleyen Betaşe bir şeyler söyleyerek Hasan Onbaşı’ya evin giriş kapısını işaret etti. Şamil söylediklerini tercümeye gerek duymadı. Çünkü eve buyurunuz dediği çok açıktı.
Ambarla evin duvarı arasında serçe parmak kalınlığındaki suyu devamlı akan küçük çeşmede ellerini yıkayıp içeriye geçtiler. İki sedirli, iki gömme dolabı olan geniş bir odaya alındılar. Ceviz ağacından yapılmış dolap kapakları üzerinde göze güzel görünen oymalar vardı. Oda; halı, kilim, kabarık yün minderler, işlemeli yan yastıklarla döşenmişti. Ocağın önünde perde, üstündeki raflarda kandiller vardı. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı.
Başköşeye konuk oturtuldu. Yanına hane sahibi baba Betaşe oturdu. Karşı sedirin kapıya yakın tarafına da Şamil oturdu. Şamil aralarına giren sessizliğin derinleşmesine fırsat vermedi, konuşmaya başladı:
“Burası bir Adige evi. Annem, babam, eşim, çocuklarımla birlikte yaşarken, eniştemi Rus askerleri vurunca ablamı ve yeğenlerimi de yanımıza aldık. Böylece mahallenin kalabalık ailelerinden birisi olduk. Bizim buralarda kalabalık aileler daha itibarlıdır.”
Odanın kapısı açıldı, içeriye peş peşe iki hanım girdi. Biri üzeri yiyeceklerle dolu genişçe bir tepsi, diğeri tepsi altlığı ve sofra örtüsü taşıyordu. Biri Şamil’in eşi diğeri ablasıydı. İkisi de Hasan Onbaşı’ya güler yüzle ve saygıyla “Hoş geldiniz!” dedi. Ortadaki halının üstüne çabucak örtü serildi, üzerine tepsi altlığı, onun üzerine de tepsi konuldu. Tepsinin eksikleri hızla tamamlandı. Sonra iki hanımdan biri suyu kaynayan, büyükçe bir semaver getirip ocağa yerleştirdi. Öteki elindeki demliği semaverin üzerine oturttu. İki hanım semaverin iki yanına oturdular. “Hadi buyurun!” diyerek çay servisine başladılar.
Sofrada askerlerin hiçbir zaman bulup yiyemeyeceği Adigelere özgü şelame, velibah, haluj, haliva gibi hamuru yağda kızartarak ya da kaynar suda haşlayarak hazırlanan yiyecekler vardı. Kimi patatesli, kimi kıymalı, kimi boştu. Hepsi sıcak, çayla yemeye uygun yiyeceklerdi. Ortalıkta görünmeyen evin büyük annesi mutfakta hamur kızartmaya devam ediyor olmalıydı. Çünkü tepsidekiler azaldıkça hanımlardan biri kalkıyor, bir dakika geçmeden sıcak kızartmalar getirerek tepsiye bırakıyordu. En sonunda Adige tatlısı yine çayla birlikte verildi. Sofradan kalkılıp eller sabunlu havluyla silinip, normal havluyla kurulandıktan sonra da çay servisine devam edildi. Gelin görümce iki hanım sürekli hizmet ettiler.
Hasan Onbaşı çocukluğundan beri mayalı, mayasız hamurdan yapılmış bütün yiyecekleri severdi. Adige evinde yapılan hamur işi yiyeceklerin de her çeşidinden iştahla yedi. Hepsini çok sevdi. Adige tatlısına bayıldı. Ayıp olacağından çekindiği için içinden geçenleri söylemedi. Bu tatlının tarifini almak, terhisten sonra memleketine varınca annesine anlatmak, aynı tatlıdan ona da yaptırmak geçiyordu içinden. Emindi ki babası da çok sevecekti.
Hasan Onbaşı, baba Betaşe’den izin isteyip “Kalkalım!” diyeceği sırada içeriye Şamil’in annesi girdi. Sıcak bir gülümseyişle “Hoş geldin evladım!” dedi. Eşi Betaşe’ye yakın oturdu. Peşinden Şamil’in ablası, ondan sonra da Şamil’in eşi çocuklarıyla birlikte geldiler. Çocukların hepsi Hasan Onbaşı’yı saygıyla selamladı, ayrı ayrı “Hoş geldin!” dediler. Sedirlerin kapıya yakın yerlerine, halının üzerine oturdular. Kulaklar Şamil’in söylediklerinde, gözler Hasan Onbaşı’nın üzerindeydi. Özellikle çocuklar Hasan Onbaşı’ya büyük bir hayranlık duyarak bakıyorlardı. Sanki herkesin Hasan Onbaşı’ya soracağı, söyleyeceği çok şey vardı da dilini bilmedikleri için soramıyorlar, söyleyemiyorlardı. Şamil’den başka Türkçe bilen olmadığına göre onun anlattıklarıyla yetinmek zorundaydılar.
Şamil’in anlattıkları gösteriyordu ki, bugün konukları olan, evlerini, sofralarını şereflendiren bu adam bir kahramandı. Gözleve’den Rus askerinin sökülüp atılmasında büyük pay sahibiydi. Kerç Boğazı’nın, Yenikale’nin Ruslardan kurtarılmasında ön saflarda savaşmıştı. Burada, Anapa’da koskoca bir topçu bataryasını tek başına susturarak onlarca, belki yüzlerce askeri ölümden kurtarmıştı. Bu adam korku bilmeyen yiğit bir Türk askeriydi. Yakın zamanda birliğiyle beraber İstanbul’a dönecekti.
Şamil konuşuyor, Hasan Onbaşı kendisini en güzel hizmetle, en derin saygıyla ağırlayan, ona hayatı boyunca unutmayacağı lezzetleri tattıran hanımları izliyor, çocukların yüz ifadelerinden neler düşündüklerini çıkarmaya çalışıyordu.
Şamil’in sözleri arasında “İstanbul” adı geçince “Ablam!” diye tanıttığı, aslında Şamilden daha genç gösteren kadın önce ağlamaya ardından konuşmaya başladı. Hem söylüyor hem ağlıyor, arada bir kardeşine baksa da sürekli Hasan Onbaşı’nın gözlerinin içine bakıyordu. Hem yalvarıyor hem beddua ediyor gibiydi. Hasan Onbaşı söylenenleri anlamadığı için yalvarıyor mu, beddua mı ediyor, çıkaramıyordu. Belki de kadın vurulan kocasını hatırlamıştı, bu ağlayış ve söyleyişleri onunla ilgiliydi.
Hasan Onbaşı’nın isteğiyle Şamil bire bir tercümeye başladı:
“İstanbul! Ah İstanbul!.. Benim ikizim Gupse var orada. Gupse bizim canımız ciğerimiz… Onu çok özledik. İtibarlı bir paşanın konağındaymış. Hangi paşadır, hangi konaktır, ne kadar itibarlıdır bilmeyiz. Hizmetinde bulunduğu paşa ve ailesi ona nasıl davranır, bilmeyiz. Aç mıdır, susuz mudur; rahat mıdır, huzursuz mudur, bilmeyiz. Hasta mıdır, sağlıklı mıdır, hayatta mıdır, hatta ölü müdür, yaşıyor mudur, bilmeyiz. Canım ikizimin adını da değiştirmişler, hangi adı verdiler bilmeyiz. Ben Denef’tim, o Gupsey’di; adımız ayrı olsa da görüntümüz aynıydı. Birbirimizin tıpkısıydık. Kaşıyla gözüyle, boyuyla posuyla ben oydum, o bendi… Bana iyi bakın lütfen. Yüzümü; kaşlarımı, gözlerimi, ağzımı burnumu aklınızda tutun, beni unutmayın lütfen. Allah büyüktür, dünya küçüktür… Hayattaysa sizi karşılaştırabilir. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur denilmiştir. Olur da bir gün onunla karşılaşırsanız benimle yeniden karşılaşmış gibi olacaksınız. İşte o zaman ‘ikizin Denef’in selamı var’ deyin. Annenizin, babanızın, ağabeyinizin, yeğenlerinizin herkesin selamı var, deyin. Hepsi iyiler, huzur içindeler, varlık, bolluk içindeler deyin. Senden başka düşünceleri yok, senin iyiliğin için dua ediyorlar, deyin. Sakın ola ki ona eniştesinin Ruslar tarafından vurulduğunu söylemeyin. İkizim, Gupse’m üzülmesin… Üzülüp ağlamasın…”
Denef ağlayarak konuşurken annesi de sessiz sessiz gözyaşı döküyordu. Çocuklardan da ağlayanlar vardı. Denef’in sesi öylesine etkiliydi ki evin büyükleri olarak Şamil ve babası bile duygulandılar. Gözleri dolsa da taşırmadıkları için duygusal durumlarını hâne halkından ustalıkla saklayabildiler. Abla susunca ortalık derin ve ağır bir sessizliğe gömüldü.
Gubse’nin bütün aile tarafından çok sevildiği, çok özlendiği belliydi.
Ancak adı değişmişken, hakkında hiçbir şey bilinmezken, onunla karşılaşmak, selamları iletmek mümkün olabilecek miydi? Belki on bin de milyonda bir ihtimal… Hasan Onbaşı bazı bilgilere sahip olursa belki karşılaşma şansları azıcık da olsa yükselebilirdi.
“Gupse İstanbul’a nasıl ve kiminle gitti?” diye sordu.
Şamil acı acı yutkunduktan sonra başını iki yana salladı.
“Boş ver onbaşım!” dedi. “Geçmişte kalmış, uzun, karışık, sıkıcı, kahredici bir hikâye! Şimdi anlatmak için ne zaman var ne mecal… En iyisi kalkalım biz! Geç kalıp komutanlardan azar işitmeyelim!”
Şamil, ablası Gupse’den daha fazla söz edilmesini istemiyordu. Hasan Onbaşı bunu anlayınca ısrar etmedi. Evin sahibi kalkalım diyorsa konuğa kalkmak düşerdi.
Kalktılar.
Hasan Onbaşı, bugünü ve bu hanede yaşayan cana yakın, güzel insanları ömrü boyunca unutmayacak, saygıyla sevgiyle hatırlayacaktı. Herkesle ayrı ayrı vedalaştı. Sonsuz teşekkürlerini bildirdi. Ailedeki üç anneden ve iki babadan helallik aldı.
Avluya çıktılar. Şamil atları hazırlayıp haradan çıkarıncaya kadar Hasan Onbaşı ile hane halkı dilleriyle değil duruşlarıyla, bakışlarıyla konuştular. Tekrar tekrar vedalaştılar. Denef Hanım ıslak kirpikleri arasından herkes gibi değil, daha derin, daha anlamlı, daha dokunaklı bakıyordu. “İkizimi bul Hasan Onbaşı! Gupse’mizi bul ve selamlarımızı ilet!” der gibi bakıyordu. Hasan Onbaşı bu gözleri, bu bakışları istese de belleğinden silemezdi.
Atlara avluda bindiler.
Betaşe avlu kapısının iki kanadını da açtı.
Atlılar başlarını hafifçe eğerek sokağa çıktılar.
Atlarını topukladılar.
Anne elindeki bir büyük tas suyu dualarla arkalarından serpti.
İki atlı gözden kayboluncaya kadar herkes arkalarından baktı.
İçeriye geçtiler, Betaşe avlu kapısını kapattı, sürgüledi.