Adını Bulamadığım Yazı


 01 Şubat 2021



Taksi, Resim Akademisi’nin yanından yeni asfalt döşenmiş sokağa dönünce içime garip bir telaş düştü. Arabanın iki parmak açık camından yanık kokusunu hissettim. Biraz daha ilerleyince gökyüzünü karabulut gibi sarmış dumandan gözlerim yaşardı. Bina yanıyordu... İnsanlar dışardalardı.    Tahliye olanlar, ucuz kafelerde yüz yüze oturup midesini sağlıksız yemek, beynini dedikoduyla dolduranlar, bu karışıklıkta müşteri peşinde olan taksiciler ve oradaki bütün insanlar yangın yerindeydi. Bütün bu kalabalığın ortasında, yolu kesen turuncu renkli itfaiye aracı sirenini çalıyor, aksiyon film havası yaratıyordu. 

Yeni bir hadise vardı demek? Tercüme merkezinin bir tarafı yanıyordu. 525. Gazet’ in redaksiyon bölümünün yerleştiği birinci kat...Neyseki yangın ana binada değil, yanındaki küçük ambarda başlamıştı. Derhal fark edip itfaiyeyi çağırmasalardı bir facia meydana gelebilirdi.

Taksiden inince daracık kaldırım üzerinde konuşan, olanları izleyen çalışanlarımızı görünce kaygılandım. Henüz ne olduğunu tam anlayamamıştım ama 525. Gazet çalışanlarının yüzündeki garip ve belki o zaman benim için yersiz olan bu rahatlıktan dolayı heyecanım azaldı. Matbuat yıldırım hızıyla “525. Gazet yanıyor.” haberini yayınlayınca telefonların zil sesi, sokağın gürültülü sesiyle de birleşince,  çok sesli bir hâle geldi. 

Reşat hoca bir iki dost endişesini, elinde kağıt kalemle yeni gelen habercilerin şok haber yazma arzusunu temkinli karşıladıktan sonra asabileşmeye başladı... Bir kaç ay önce redaksiyon bölümünün şoförüyle araba kazası geçirince de sorulara böyle sinirlendiğini görmüştük. O zaman, o yüzlerdeki alaycı tavırların da uzak yakın adamların rahatsızlığından, sorulardan doğan gazabın da tam olarak sebebini anlayamıyordum. Aslında orada bu konu hakkında düşünmeye mecalde yoktu.         

... Yangını söndürmüşlerdi artık.  Binaya ve gazetenin arşivine ciddi bir zarar olmamıştı. Sonuçta içerisi simsiyah dumandı, elektrik telleri de zarar görmüştü. Yarınki sayıyı bu şartlarda küçük bir aydınlatma jeneratörünün  yardımıyla çıkarmalıydık. Reşat hoca çoğumuzu eve gönderiyor, kalıp sayfaları okuyup düzeltme arzumuzu bir türlü kabul etmiyordu. “Bu dumanda çalışmak olmaz. Gidin evinize, kendimiz okuruz sayfaları...” diyordu. Yusuf hoca, Seyfettin hoca, gazetenin düzeltme işini yapan Cemile Hanım, gülümseyerek nasıl yapacaklarını müzakere ediyorlardı.

Sonuçta o akşam gazetenin hangi şartlarda çıktığını hiç kimse bilmedi. Ve yanık kokusu da islenmiş duvarın solgun rengi de gazete o binadan taşınıncaya kadar öylece kaldı. O günden sonra her defasında maksimalist genç neslin temsilcilerinin, öğrencilerimin şartların yetersizliğinden şikayet ettiklerini, soğuk ve bakımsız yerlerde oturmak istemediklerini görünce bu hadiseyi anlatıyorum. Ve sonunda Anna Ahmetova’nın şiirinden örnekler de sunuyorum. Çiçeklerin nerelerde büyüdüğünü bilseydiniz... Evet, çiçek yetiştirmek için rahat bir yer mecburi değil.  Ama beklenmedik  bir durumda, herhangi bir kazanın, facianın eşiğinde de temkinli olmak özel bir karakterdir. Daha doğrusu kaderdir. 

Geçen yılın sonuna doğru yaşadığımız tarihî hadiselerin içinde -Vatan Muharebesi, Karabağ Zaferi günlerinde- de düşündüm bunu. O günlerde, yıllardır çalıştığım gazetenin kendine mahsus Karabağlı davranışını hatırladım. Ve tam Arşimet gibi “Evrika!” da dedim... 525’cilerin hem sosyal hayatta hem de gazetenin sayfalarında yansıyan asaletinin sebebi Karabağ imiş. 

Bu takımdaki herkesin o topraklara aidiyeti var, herkesin bir kaybı, ağrısı, hüznü vardı orayla alakalı. Doğduğu köy, şehir, büyüdüğü yerler, okuduğu mektep, duvarlarını kitapla bezedeği evi viran olan insanların küçük bir trafik kazasından ya da küçük bir yangından etkilenmemesini öyle iyi anlıyorum ki... Ve birlikte  çalıştığımız son on yılda kimsenin ağlayıp sızladığını, göçmen statüsünü büyük imtiyaz saydığını, her adım başı birine sitem ettiğini görmedim. Onların Karabağ sızısı ancak küçük detaylarda duyulabiliyordu... Şuşa’nın, Ağdam’ın, Laçın’ın işgâl edildiği günlerde yüzlerine çöken keder, Hocalı Katliamı ile ilgili konu açıldığında konuşamama kompleksi, Google harita programı ile hangi köyün, şehrin görüntüleri yayınlanırsa yayınlansın “Bakamıyorum.” demeleri vs... Çekilen en büyük çilenin hatırasıydı...

Ama bir kere gazetede çıkan makalede Paşa Kalbinur’un (Alzhaimer) demesinden sonra redaksiyona gelince odaya girip garip bir bitkinlik, dağılmışlık (Bu da onların sevdiği sözdür) görmüştüm. Makaleyi müzakere ediyorlardı. Meğer insan çocukluğunda gördüğü, sevdiği, büyüdüğü mekanlardan ayrılınca bu hastalık daha çok ortaya çıkıyormuş, onun için bilim adamları, insanlara doğduğu yerleri sık sık gidip gezmeyi öneriyorlar. Hatıraları tazelemek için... Oysa onların bu imkânı yoktu. Düşman elinde harap olan yurtlara ulaşmak, göze batan dikenli telleri aşmak ulaşılmaz görünüyordu.

Üstüne üstlük alzhaimer hastalığına yakalanmak, hatıralarla imtahan edilmek Karabağ’ı yitirmek demekti. Olmazdı, hayır... “525. Gazet” nasılsa ilmi ihtimallere, tarihin uğursuz sayfalarına, iliklere işleyen bu hatıralara, ölüm sevdası yaratan yürekler acısı gerçeklere, boşluğa sürükleyen ümitsizliklere rağmen Karabağ Savaşı’ndan elini çekemezdi. Ve bana göre gazetenin bütün bu yıllar içinde gerçek sanatın, halkın değer bildiği herşeyin yanında durması, çağdaş zamanın  bilgisi, internet savaşlarına uymaması, kötü haberi temkinle, küçük bir ümit ışıltısını projektörler altında taktim etmesi Karabağ uğrunda mücadelesinin terkibi oldu. Üstelik 2011 yılında, merhum alim,  doktor  Adile Namazova’nın Ağdam’da yapılan jübile gecesinde Reşat Mecit duygulu konuşmasında bu mücadelenin kahrını nefes nefese dile getirmişti.

 “Böyle toplantılar, böyle vefa borçları, böyle saygılar bizi Ağdam’a daha da yakınlaştırıyor. Ağdam sadece bizden uzakta kalan o toprak, o yıkılmış duvarlar, sahipsiz ruhlar, kimsesiz kabirler midir?  Ağdam insanlardı, azizim, Ağdam sizlersiniz...  Ağdam 85  yaşında gurur duyulası bir hanımefendiyi buraya getirip, onu güller arasında karşılamak, ona hoş sözler söylemektir.  Ağdam gurbette Kadir Rüstemov’u sahipsiz koymamak, buradan temsilci gönderip, onun halini, durumunu öğrenmek, onun isteklerini yerine getirmektir, haline yanmaktır Ağdam. Ağdam’ın sembolü olan Tofik Karayev’i sefalet içinden, ölümün girdabından kurtararak yeni kıyafet, beyaz gömlekle, aydın bir yüzle buraya çıkarmaktır.  Yirmi yıllık aradan sonra Şur sanatçı topluluğunu eski hâline getirip çocuk korosunu yeniden oluşturmaktır. Bunlar oldukça muhakkak Ağdam’a döneceğimiz inancı olacak. Biz Ağdam’a döneceğiz!

Yukarıda bahsettiğim program konuşması aslında 525. Gazet’in  yıllarca taşıdığı düşüncelerin ifadesidir. Dikenli teller, dünyanın adaletsizliği, talihin ve tarihin sınavları hiçbir şeydir. Savaş meydanında yapılan ateşkes, maneviyat cephesinde savaşmaya engel değil.   Bu yüzden de merhum alim,  Profesör Şirmemmed Hüseyinov gazetenin jübilesinde cumhuriyetimizin ilk geçit törenini hatırlatmıştı. Meğer o zaman şehirde tören hazırlığı yapan çocuklar da ellerine geçen tahta parçalarından silah yapıp askerlerin  arkasından yürüyüş yapıyorlarmış. Bu haber  Mehmet Emin Resulzade’ye ulaşınca çok seviniyor. “Bırakın çocuklar da  kendi yaptıkları silahlarıyla ordunun arkasından geçit yapsınlar.” diyor. Ve belki tarihte ilk kez geleceğe mesaj gönderiliyor. Müstakil, dünya devleti Azerbaycan kuruluyor, yeni nesillerde onun arkasındadır... Şirmemmed hoca  525. Gazet’in yirmi beş yıllık  mücadelesini o eli silahlı çocukların cesareti, mertliği ile mukayese etmişti. Ve bence o silah yani kalem hiç bir zaman gazetenin elinden düşmemiştir. Zamanla 525 rakamı seviyenin, derinliğin, üstünlüğün, zirvenin, yani Karabağ’ ın sembolü olmuştur.     

Üzeyir Bey’in yazılarını, bütün yaratıcılığını, Ahmet Bey Ağaoğlu’nun mücadelesini, Cavanşirler neslinin kadınlarının fevkalade üstünlüklerini, Hakverdiyev’in Karabağ halkını  tasvir eden nesrini tebliğ etmekle, o doğulan yerlerin füsunkarlığını, güzelliğini, karakterini  teslim edebilecek her yazara, her yazıya sayfalarını esirgememekle kendi cephesinde savaşmıştır gazete.  Bu aslında sadece kaybedilmişlerin  geri dönmesi değil,  aynı zamanda bizim olanların elden gitmemesi içindi.  

Aklımdadır, toplantıların birinde Profesör Cihangir Memmedli vasiyetini dile getirdi. “Bunu herkese söyledim, ben öldüğümde, beni defnedince sinemin üstüne 525. Gazet’i koyarsınız.” Şimdi anlıyorum, Ağdam’ına, Novruzlu köyüne eli ulaşamayan aydının vatan toprağı yerine bir gazeteyle o son rahatlığı arzulaması tesadüf müydü? Hayır! İşte insanlar adeta bu dünyadan hüzünle göçünce kabrine vatan toprağı dökülür. Ve bu ürkütücü arzuyla 525. Gazet o toprağın parçası, söze, yazıya çevrilmiş varlığı sayılır...

Vatan muharebemiz başlayınca bütün halk aynı emel, aynı ideal etrafında birleşti. Gerçek bir dayanışma ortaya koydu. Ve bana göre şimdi bu makamda ulaşılmazlığımız -vatanseverlik karakterlerimiz- terbiye olundu. Herkes Karabağlı, Azerbaycanlı oldu. Milli, öz farkındalık sürecinin zirve noktasına ulaştık. Bütün tezatları ve kayıpları ile birlikte masal gibi, rüya gibi günler yaşadık. Köy köy azat olan yurt ve menfur düşmanın mundarlıkları -sivil halkı hedef alması, terör, yalan ve iftira araçlarının susmaması- ve bütün bunlara göğüs germek, bilgi mücadelesini layığınca yürütmek, savaş meydanında güçlü olmak kadar gereklidir.

Elbette kurulduğu günden beri olduğu gibi ilk sayısını takdim ederek büyük mücadeleye dahil olan gazete sadece kendi işindeydi. Lakin Reşat Mecid’in oğlu Mirhacib Mecid’in rehberlik ettiği, 525’in yenilikçi ve hızlı bir devamı olan axşam.az internet sitesinin bu mücadeleye katılması, her zaman şov dünyası ve eğlence konularına ağırlık veren medya organının konseptini tamamen değişmesi -Ali Baş Kumandan’ın halka seslenişi, cephe ile ilgili verdiği haberler, her an hasretle beklediğimiz tivitleri, aydınların rollerini- kısaca Karabağ’a ait her bilgiyi hassasiyetle yayımlaması en etkili durumdu. Büyük bir izleyici kitlesine sahip olan internet sitesi, tarihi-belirleyici bir zamanda, sadece eğlenceli haberlere ilgi duyan binlerce izleyicini  bu mevzulara yönlendirmekle gerçek vazifesine kendi desteğini vermiş oldu. Ordu Şuşa’ya  Prezident dediği gibi,  bir nefes kadar yakınlaştıkça heyecan da artıyordu.  

“Şuşa’yı görmeyen, Şuşa’da bulunmayan genç neslin bu mukaddes şehrimize olan delicesine sevgisi insanı gururlandırıyor ve hüzünlendiriyor. Yıllardır düşmanın arzusu Şuşa’yı unutturmaktı.  Doğrusu bizim de içimizde bir kaygı, bir telaş vardı -yeni nesil beklenmedik bir anda Şuşa’ ya kayıtsız kalır, bir yabancı gibi yaklaşır diye-. Şimdi gençlerimizde Şuşa’ ya karşı bu muhteşem, ilahi sevgiyi müşahade edince insanın yüreği coşuyor, içi titriyor.”

 Reşat hoca “Kalemsiz Yazılanlar” adlı yazısında uzun yıllar Üzeyir Bey’in musikisini işitince bazen kendisininde bilmediği, tam olarak anlayamadığı bir sebepten hıçkırarak ağlayan insan, şimdi Şuşa’ya sevgiden, Şuşa’nın azatlığından, ızdırapların sona ermesinden duygulanıyor, “Şimdi en anlamlı tebrikler, gözyaşlarıdır.” diyordu. Bilmiyorum, belkide bu yıllar zarfında Üzeyir Bey’in musikisi şimdi dünyaya ıspat ettiğimiz hakikati, Karabağ’ın Azerbaycan olmasını ifade ettiği için mukaddes duygular uyandırır. Ve bu gün yaşadıklarımız bu duyguların devamıdır, zirveye doğru giden yoldur.

Evet zirveye ulaşmadan durmak yoktu. Zafer ilan edildi. Şuşa, Ağdam, Laçin boşaltıldı, azat edildi... Yeni bir çağ  başladı ve 525 de yeniden doğdu. Biraz sonra rüzgârlar şehri Bakü’nün havasına alışmış, doğduğu toprakların iklimini unutmuş Aydın Bağırov heyecanla röportaj hazırlayacak Ağdam’dan, sevinerek “Hava soğuktu ama rüzgâr yoktu.” diyecek. Mensum İbrahimov, Ağdam Dram Tiyatrosu’nun önünde Karabağ Şikestesi’ni söyleyecek. Agil Abbas kanat açıp dans edecek orada. Bebek emeklemesi, ilk ürkek adımları gibi görünecek bütün bunlar. Ve aslında yeni mücadelenin esası, başlangıcı olacak. 

Şehitlerin sayısı, kimliği, gazilerin bundan sonraki hayatı, muharebede yaşananlar, kahramanlık destanının boyları, esirlerin azat olması, Karabağ’da yenide yapılaşma işleri, bütün bunlar 525’in sayfalarında çıkan yeni hadiselerdir. Bu yazılarla eski yılı yolcu ediyoruz. Yeni yılın ilk sayısının manşetine, haber başlıklarına bakıyorum, yüreğim sevinç ve ferahlıkla doluyor. 

“Kararlı zafer...”  Teymur Recebov’un Ermeni rakibine galip gelmesi hakkındadır...  

“Prezident Şuşa’ yı medeniyet başkenti ilan etti...” 

“2021 Nizamî yılı ilan edildi...” 

Bütün bunlar zekanın, Şuşa’nın, edebiyatın, sanatın galibiyeti, kültürün kendi beşiğine dönmesi gazetenin ağrısı, arzusu değil mi? 

Aslında bu makamda sadece susmam gerek... Her hangi bir açıklama anlamsız.  Ama ben o günü hayal ediyorum. Şuşa’da bâyiye varayım ve denilsin ki “525’in cumartesi sayısı  bitmiştir.” Bu minvalde birkaç çocuğun yokuş yukarı koşarak gazetede yeni yazısı çıkmış gencin adını seslenmesi “Falanın oğlu şair olmuş.” diyerek çığlıklarını yayması ne güzel olurdu.

Karabağlı yılınız, gününüz, ayınız kutlu olsun, aziz 525’ciler!    

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı